Onlar, Utanmakta(!) Haksız da Değillerdi! / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '18

 
Kategori
Sosyoloji
 

Onlar, Utanmakta(!) Haksız da Değillerdi!

Onlar, Utanmakta(!) Haksız da Değillerdi!
 

Onlara her gün yürüyüş yaptığım parkta rastlıyorum. Bazen elleri koynunda tek bir kadın, bazen başı önüne düşmüş yalnız bir erkek, bazen de soğukta birbirine iyice sokulan kediler gibi sıkıca yan yana oturan orta yaş üstü karı-kocadır onlar.  Her ne kadar ben onları baştan aşağıya süzsem de onlar benim varlığımdan çoğu zaman pek haberdar değiller. Boşluğa mı bakıyorlar yoksa parkta bulunan ağaçlara mı , bilmiyorum.  

Kim bilir, belki de ağaçların hiçbir derdinin olmayışına, parkta hafif rüzgârda kimseye aldırış etmeden dallarıyla aheste aheste dans edişlerine imreniyorlardır. Belki de çıkardıkları hafif hışırtı ile Rablerine yaptıkları zikre onlar da iştirak ediyorlardır.

Sözünü ettiğim park, hastanenin arkasında bulunuyor.

Malum, bizde randevu sistemi var olsa bile yine de sıra beklemek, olmadı tahlil sonuçlarını beklemek, o da olmadı hekimin gelmesini beklemek alışkanlık haline geldi.  Huyumuz kurusun, bazı huylarımızı değiştirmemekte inanılmaz inatçıyızdır. Bu alışkanlığımızın kurbanı olan hastaları bazen dakikalarca parkta öylesine sıra beklerken görürüm.

Önceleri merak ediyordum. Bu hastanenin parkı, kafeteryası yok mu diye. Çünkü hastaneye gelenler, beklemek için bu parkı seçiyorlardı.  Aslında vardı, ancak hastanenin açık alan bahçesi yerine, bu arka parkı tercih etmişlerdi. Çünkü ancak yanlarında getirdikleri yemek poşetlerini burada açabiliyorlardı, gizlice ve gözlerden uzak…

Onlar, hastanede kalacakları sürenin uzun olduğunu bildikleri için hazırlıklı gelmişlerdi. Evden, hazır ne varsa, poşetlerine koyup yanlarında getirmişlerdi.  Yemek için de arka parkı seçmişlerdi. Çünkü hastane bahçesine göre, bu park daha kapalıydı. Ağaçlarla çeviriliydi.  Bu da onların saklanmasını kolaylaştırıyordu.

Kısmen daha az görülen ağaçların kapattığı bir bankın üzerinde oturuyor, gece uyuyanları uyandırmaktan çekinenlerin yatak odasına sessizce girdiği gibi, usulce ve dikkat çekmeden poşeti açıyorlar. Bunu öyle yavaş yapıyorlardı ki sanki poşetin sesi duyulsa onlar da yakalanacaklarmış gibi bir halleri vardı.  

Poşetin içinde hazır olan azık da sahipleri gibi mütevazıydı. Gördüğüm kadarıyla, ekmek, peynir, domates, salatalık gibi günlük hayatta tükettiğimiz nimetler. Yani öyle göğsünü gere gere gösterilecek cinsten(!) değillerdi.

Bundan dolayı onlar da utanarak yiyorlardı… Utançlarından lokmaları çiğnerken bile ağızlarını açmıyorlar. Ses çıkarmasından bile çekiniyorlar. Sosyal medyada gururla paylaşmayacakları için sofralarının fotoğrafını da çekmiyorlardı…

Yüzleri öyle bildiğimiz anlamda kızarmasa da halden hale giriyor,  yanlarından biri geçtiğinde, ya yüzlerini kapatıyor ya da yan tarafa bakıyorlardı. Parkta dolaşanların, onları yadırgamasından çekiniyor olmalıydılar.

Öyle lüks lokantalarda sandalyelerine yaslana yaslana yemek yiyenler gibi keyifle sağa sola da bakmıyorlardı… Adeta önlerindeki poşetin üzerine tam eğilmiş, bir an önce yiyip de bitirmenin telaşı içindeydiler. İhtiyaç olan yemek bitse de onlar da bu utançtan(!) kurtulsalar gibi bir ruh halleri var.

Pastırma, sucuk, salam olsa belki daha rahat göstereceklerdi. Çünkü onların fakir olmadığını ispatlayacaktı.

Utanmakta(!) haksız da değillerdi. Ne de olsa toplumdaki değerimiz yediklerimiz ve giydiklerimiz, kısaca tükettiklerimiz kadar değil miydi?

İçimden yanlarına yaklaşıp, ‘neden utanıyorsunuz? Siz değil, yemekte yediklerimizi bile bir değer hâline getiren kapitalist sistem utansın!”, “insanın değerini parasıyla, arabasıyla ölçenler utansın” demek geliyor.

Ama bu, benim onların durumlarının farkında olduğum anlamına gelir de daha çok utanırlar diye, vaz geçiyorum.

Bu kez yanlarından geçerken,  “acaba fark ettiğimi anladılar mı? diye ben halden hale giriyorum. Onları yok sayarak, anlamsız anlamsız boşluğa bakma sırası bana geçiyor.

Belki bu onların daha çok hoşuna gitmiştir, diye de düşünüyorum. Yani, onları fakır, beş parasız sınıfından birileri olarak görmektense, yok saymak, daha çok rahatlatmıştır. Kim bilir?..

Kan ter içinde eve dönerken, düşünüyorum: insanın itibarının yediği yemekle ölçüldüğü bir toplumda itibarlı olan nedir?

Düşünüyorum, acaba, parkta ekmek-peynir yerken utandığımız kadar, yalan söylerken de utanıyor muyuz?  Başkasını çekiştirmekten, gıybet etmekten utanıyor muyuz? Yüzüne başka, arkasına başka konuştuğumuz insanları görünce utanıyor muyuz? Yıllarca “dostum” dediğimiz bir insanı dar gününde yalnız bıraktığımız zaman, vefasızlığımız için utanıyor muyuz?

Ben ise onların mütevazi yiyeceklerinden dolayı utandıklarına utanıyorum…

Onları bunlardan utandıracak kapitalist değerlerden utanıyorum…

Lüks lokantalarda yedikleri mükellef yemekleri, piknikte pişirdikleri etleri sosyal medyada teşhir edenlerden utanıyor…

 

 
Toplam blog
: 81
: 623
Kayıt tarihi
: 18.10.17
 
 

1963 yılında dünyaya geldim. 1985 yılında Atatürk Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde..