- Kategori
- Güncel
Onlar aldı babanı!

Yeryüzü sıcak olsun diye dost..
"indim maden ocağına,
kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost!
yıllar boyu kazma salladım,
suskunca bu zindanda;
çocuklarım gülsün diye dost,
oysa bizim evde gülen yok!.. "
Kapının önünde bekliyorum... Heyecanlıyım... Sabah uyandığımdan bu yana Grup Yorum 'un Madenciden şarkısının dizeleri dilimde.. Az sonra büroya girecek, belki de son umudum olan, bu işyeriyle görüşeceğim. Ah bir işe alınsam, ah bir çoluk çocuğumun aylar sonra yüzünü güldürebilsem ne iyi olur, diye düşünüyorum. Son umudum burası, aylar boyu kasaba ve hatta kasaba dışında aramadığım, başvurmadığım iş kalmamıştı. Ama her defasında bir biri ardına kapanan kapılar benimle beraber tüm ailemi de git gide sefil bir hayatın içine çekiyordu. Ailemin, buraya geleceğimden haberi yoktu. Ya yine giremezsem işe, ya yine eli boş dönersem akşam eve diyerek boşuna ümit vermek istememiştim. Büyük oğlan her gün; “baba, kayıt yaptırmıyor muyuz okula?” diye sorduğunda, “yapacağız oğlum, yapacağız” diyordum. Oysa nasıl yapacaktık ki okula kaydı? Elde avuçta ne varsa haftalar öncesinden tükenmemiş miydi, konu komşudan bin bir dil dökerek alınan borç paralar bile bitmemiş miydi?
Bir sigara yakıyorum heyecanımı bastırayım diye. Orta yaşlı, takım elbise giymiş bir adam kapıda beliriyor. Umursamaz bir tavırla “gel” diyor sekreter, masasının önüne geliyorum, biraz beklememi söyleyerek yine aynı umursamaz tavırla çekip gidiyor. Kısa bir süre sonra geri dönüp, işe alındığımı, yarın gelip başlamamı söylüyor. Böyle olacağını düşünememiştim, ama olsun, iş buldum sonunda!
Bürodan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Hızla köyümün yolunu tutmuş, bu haberi bir an önce eve iletmenin heyecanı ile adeta koşar adım yürümüştüm. Aylar boyu yarı aç, yarı tok yatmalarımız son bulacak artık. Büyük oğlanı okula verip eve de çeki düzen verdik mi tamamdır..
“Uyan herif, geç kalacan” diye seslenen eşimin kolumdan çekiştirmesiyle uyandım. Bugün, madendeki işime başlayacaktım. Hızla giyinip çıktım evden. Maden ocağı köyümüzün ilerisinde, ormanlık araziye yakın bir yerdeydi. Sabah serinliğinde yemyeşil ormanın kenarındaki patika yoldan ilerleyerek vardım madene..
Az ilerideki madenin önünde bekleşen işçilerin yanına bir solukta varıp selam verdim. Hoş geldin deyip bir kaçı, hemen çevreledi. Daha ben gelmeden adım gelmiş, benim de madende işbaşı yapacağım duyulmuştu. Başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum; hava kapalı, yağmur yağacak besbelli. Kül rengi bulutlar kaplamış dört bir yanı. Yağan her yağmur damlası bereket getirecektir bu topraklara... Kapalı hava, kül rengi bulutlar bile dağıtmıyor neşemi. İş buldum ve birazdan başlayacağım! “Bundan güzel ne olabilir” diye düşünürken, çalan düdük ile ilk iş günü başlamış oldu. Nasıl bir yerdi, nasıl çalışılırdı madende? Hep kulaktan dolma şeylerdi bildiklerim. Çünkü madende çalışmışlığım yoktu hiç..
Çavuş olduğu her halinden belli olan iri yarı biri “sen, yeni gelen, hadi gel” diyerek çağırdı beni. O an işçilerden biri yanıma yaklaşarak, “buyur kardeş, gaz maskesi yok, vermiyor bu itler” diyerek toz maskesini, bir de tepesinde lambası olan sarı bir baret tutuşturdu elime. Tanıştım, komşum Murat’tı bu. Biliyordum madende çalıştığını. Ama burada çalıştığını söylememişti. Ne zaman maden lafı açılsa, iki yıl önce yaşadığı o acı günü yeniden hatırlıyor, gözleri doluyordu. Bilseydi buraya işe girdiğimi, belki de karşı çıkardı. “Maden demek ölüm demektir. Her an, vurduğun her kazmanın ardından ölebilirsin. Can güvenliğin yoktur abi, bir it kadar değer vermezler adama” derdi..
Çavuşla beraber ocağın girişinde asansöre benzeyen bir şeye 4-5 işçi birden bindik. Kapıyı kapatan çavuşun gözleri üzerimdeydi. Asansöre benzeyen şey sarsılarak çalışmaya başladı. İndikçe iniyorduk. Yol bitmek bilmiyordu. Genzimi yakan koku, ürperten nem, uzaklardan gelen uğultu garip bir korku yaratıyordu. Sanki mezarımın içinde, en derine yol almaktayım. Çalışacağımız yerin bu kadar derinde olacağını hiç düşünmemiştim. Sonradan öğrenecektim; kömürün kalitelisi derinlerde çıkarılırmış. Bundanmış bunca aşağı inmemiz. Nasıl çalışılırdı burada, nasıl nefes alınırdı düşündükçe aklım almıyor ama ne olursa olsun çalışmalı, para kazanmalıydım. Hem burası garantiliydi benim için, işçiler aralarında konuşurlarken duymuştum; “burası Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birine bağlı” demişlerdi. Eee, eğer öyleyse her bişey tamamdır. Kafamda bu düşünceler geçerken sonunda inmiştik yere..
Çavuşun gösterdiği işte sabahtan öğleye kadar kan-ter içinde çalışmış olmanın verdiği yorgunlukla yemek zili benim için kurtarıcı olmuştu adeta. İlk günüm olduğundan öyle ağır bir iş vermemişlerdi. Yine de daha ilk saatten sonra nefes alamaz hale gelmiş, dilim damağım kurumuştu. Uzun zamandır çalışmamış olmam da yorgunluğumu kat be kat arttırmış, kazma kürek tutan ellerim şimdiden su toplamıştı. Üstelik üstümdeki tulumun içinde terlememek mümkün değildi. Giymem için verilen, diğer işçilerde de olan kalın, gri kumaştan yapılma sıradan bir tulumdu..
Öğle yemeği niyetine önümüze konulan haşlanmış yumurta, soğan, domates, peynir ve ekmekti. Sabah gelirken çoğu işçinin elinde sefer tası vardı. Önce uygun bir yere naylon serilecek, sonra kimde ne varsa ortaya konulacak ve etrafına bağdaş kurup “Allah ne verdiyse” yiyip bitirecektik. “Bu muydu böylesi bir yorgunluğun bedeli?” diye söylensem de başka çaremin olmayışı elimi, kolumu bağlıyordu. Ne gelirdi elden? Sırtımı galerinin soğuk ve nemli duvarlarına dayayıp öğlen yemeğimi kader ortaklarımla yedim. Oluşan su birikintilerinin içinde oturacak kuru bir yer bulamadım kendime önce. Sonra bir kütüğün çıkıntısına tünedim. Yemeğini yiyen işçileri seyrediyordum. Sarı baretlerinin altında simsiyah bir yüz ve bir çift parlayan göz, konuştukça kararmış dudaklarının arasında sıyrılan bembeyaz dişler hepsinin ortak özelliğiydi..
Günler günleri kovaladı. Artık alışmıştım ocağın ağır işlerine, sabahın ilk saatlerinde yola düşüyor, yerin yüzelli metre dibine iniyor, bir hamal misali gün boyu o galeriden bu galeriye koşturup duruyordum bu köstebek çukurunda. Evet, resmen bir köstebek çukuruydu buralar. İlerleyebilmek için tahtadan yapılma kolonlar, kirişlerle duvarlar ve tavan desteklenmiş, aydınlatma için ise elektrik tesisatı kurulmuştu. Ama yine de karanlıktı etraf. Bunun için başımızda ışığı bulunan baretin yanında bir de el feneri olurdu elimizde.. Kömüre bulanan yüzlerimiz simsiyah olurdu. Bir tek gözlerimiz parlardı bir ışık gibi..
Bu arada diğer işçi arkadaşlarla da tanışmış, kaynaşmıştım. Artık ben de onlardan biriydim. Kısa zamanda öğrenmiştim kader ortaklığının ne demek olduğunu yerin altında günün dokuz saatini geçirdiğin, beraber kazma kürek salladığın bu insanlardan başka tutunacak kimsem olamazdı. Acıları acın, sevinçleri sevincindi. Düştüğümde el uzatacak başka kimse yoktu. Burası insanların canlı konulduğu bir mezardı sanki. Ne bir güvencen, ne çalışacak rahat bir ortam; öldün mü öldüğünle kalırdın. Bunlardı bizi birbirimize yaklaştıran. Ve amaçsızca girişilen yaşam savaşı, akşam eve götüreceğim bir ekmeğin kaygısı..
Bundan dört sene evveldi. Köyümüzden göç edip buraya yerleşmiştik. Burası da köy sayılırdı, aradan onca zaman geçmesine rağmen madendeki kadar insanların birbirlerine tutunduğunu görmemiştim. Aylar boyu o kapı senin, bu kapı benim iş aramış, yabancı olmamdan mı nedir, bulduğum işlerde hep kısa süre çalışabilmiştim. Neyse ki sonunda buradayım artık. Zor da olsa iş, ocağımız tütüyordu artık. Mutluluk da bu değil miydi zaten? Alnının teriyle kazandığın bir ekmek, bir tas çorba..
Murat’ın sesiyle kendime geldim. Murat, yaşı daha çok genç. Üç çocuk babası. Dediğine göre küçük yaştan bu yana çalışırmış madende. İki sene önce kardeşi buradaki göçük sonucu can vermişti. O günden sonra bırakmak istese de, “çocuklarıma ekmek götüremem” diye vazgeçmişti..
Sessizce ağlarken görmüştüm onu evinin önünde. Kapı önündeki basamağa diz çökmüş, başını iki elinin arasına alıp öylece ağlıyordu. Yanına gidip; “ne oldu Murat?” diye sormuştum. Başını kaldırıp “kardeşim” dedi. “Kardeşim göçük altında kaldı. Gözlerimin önünde öldü. Gidemedim yanına, yetişemedim kardeşim can verirken onu kurtarmaya.”
Bu acı olay yaklaştırmıştı iki aileyi birbirine. O günden sonra sıkça gidip gelir olmuştuk birbirimize. İşsiz kaldığım aylarda onun desteği olmasa, kim bilir neler yaşayacaktık çoluk çocuk?..
Murat Ağabey, “çavuş bizi çağırıyor. Yukarıya kömür taşıyan bantta kaynak yapılacakmış, oraya gidecekmişiz” dedi. İki galeri ilerideki çavuşun yanına gidip hep beraber yola koyulduk. Ve tünelin çıkışına yakın bandın yanına ulaştık. İki kaynakçı ustası, ellerinde iş aletleriyle bizi bekliyorlardı. Bandın yanına gider gitmez, dışarıdan kısmen de olsa esen rüzgârla ferahlamış, biraz olsun nefes alabilmiştim. Kaynak yapacağımız bant tünelin girişine yakın olduğundan gerilere göre daha havadardı..
Kaynakçı ustaları işe koyulurken, biz de Murat’la beraber onlara yardım edecektik. Oyalanmadan işe koyulduk. Oldukça tehlikeli bir işti bu. Kömürden sızan metan gazının sıkışması sonucu ocağın kimi yerlerinde tehlike olurdu. Kazmadan çıkan olası bir kıvılcım bu gazı patlatır, bu da yangına ve göçüğe neden olurdu. Buna madenci gözünde “grizu” derdik. Grizuyu ölçmek için aletler varmış. Ama bunlar çok eski olduğundan işe yaramazmış. Tüm bunları Murat anlatmıştı bana. Her defasında dikkatli olmamı öğütleyip, maden hakkında bildiği her şeyi bana aktarırdı..
Çok dikkatliydik. Çavuşa; “bandı durduralım, böyle hem dikkatimiz dağılıyor, hem de iş çok uzuyor” dedim. Ancak o ters ters yüzüme bakarak, “şef izin vermiyor, bant durmaz” dedi. İşte her şey o an oldu. Kaynak sırasında önümüzden gelip geçen bant, kaynak makinasının çıkardığı küçük kıvılcımlarla bir an içinde tutuşmuştu, biz ancak çavuşla konuşurken suratımıza vuran dumanı görmemizle yangını fark etmiştik. Ne yapacağımızı bilmez bir halde sağa sola koşuştururken, çavuşun, “su bulun su !” diye bağırmasıyla az ilerideki su bidonlarına doğru koşmaya başladım. Ama dışarıdan gelen havanın etkisiyle yangın yayılmış, ortalık dumandan göz gözü görmez olmuştu. Adım atamaz hale gelince yere kapaklanıp kaldım. Artık mecalim kalmamıştı. Kauçuk kokusu her yanı kaplamıştı. Kaynakçı ustalarının, Murat’ın sesleri kulağıma geliyor, ama bir şey yapamıyordum. Son bir defa daha tüm gücümü toparlayıp dizlerimin üzerine doğruldum. Bir bebek gibi çıkış yönünde emekleyerek köşedeki yükseltiye çıkıp beklemekten başka çarem kalmamıştı. Çünkü giriş kapanmış, gidecek bir yer yoktu artık..
Duman kısa sürede tüm galerilere yayılmış, herkes paniklemiş, can havliyle bağırıyordu. Başımızdaki baretlerin çıkardığı ışık da fayda etmiyordu artık. Zifiri karanlık. Maden gri bulutlarla kaplanmıştı sanki. Göz gözü görmüyordu. Nihayet köşedeki yükseltinin yanına gidip, o anda oraya gelen bir başka arkadaşın yardımıyla yukarı çıkmayı becermiştim. Hemen üzerimizdekileri çıkartıp ağzımızı, burnumuzu kapattık. Belki işe yarayacaktı, belki de can verecektik burada. Koluma girip beni buraya çıkaran arkadaş da tıpkı benim gibi titriyor, korkulu gözlerle etrafı seyrediyordu..
Yoğun dumandan dolayı burada mahsur kalmıştık. Sadece 20- 30 metre geride, yangının çıktığı yerden artık ses gelmez olmuştu. Peki ya Murat, ya kaynakçılar?.. Düşünmesi bile korkunçtu. O... O üç çocuk babasıydı. Kızı Esma daha altı yaşında. Ya oğulları?.. Peki ya ben, ya diğerleri?.. Kurtulabilecek miydik bu cehennemden?.. Oğlum, karım ne yapardı bensiz, var mıydı benden başka tutunacak dalları?..
Küçük bir kıvılcım başlatmıştı her şeyi. Kısa zamanda yayılan dumanlar, zaten havasız olan madendeki oksijeni iyice emip tüketmişti neredeyse. Yangının ilk başladığı yerde olan Murat da, kaynakçılar da bundan etkilenmiş, sızıp kalmışlardı belki. Belki de onlar da benim gibi tünemişti bir yükseltiye. Hem birazdan kompresörle temiz hava basılırdı içeriye. Öyle ya, canlı canlı gömmezler ki bizi buraya. O anda Murat’ın sözleri geldi aklıma, “Maden demek ölüm demektir. Her an, vurduğun her kazmanın ardından ölebilirsin. Can güvenliğin yoktur ağabey, bir it kadar değer vermezler adama.” , “Haklısın” dedim, “Murat haklısın! Bunlar değil mi ki bize it kadar değer vermezler. Kaç ocak sönmüştür. Kaç can yitmiştir, kaç sözlü, eş, ana-baba, yetim çocuk bırakmıştır ardında. Kaç hayali daha başlamadan tükenmiştir. Hayır hayır” dedim içimden. “Mutlak o da sığınmıştır benim gibi bir yere. Hem o da eski bu ocakta. Her yeri avucunun içi gibi bilir, bir şey olmaz ona.” Ya olduysa?.. Bir türlü söküp atamadım bu düşünceleri beynimden. Ne kadar uğraşsam da, her defasında karımın, oğlumun hayali geliyordu gözümün önüne. Sonra Murat, kızı Esma..
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Duman artık eskisi gibi yoğun olmasa da yerimizden kalkacak halimiz yoktu. Olduğumuz yere yığılıp kalmıştık. Ötedeki arkadaşların seslerini duyuyor, ara ara konuşuyorduk..
Saatler geçmişti, ama ne gelen vardı, ne de bir kurtarma çalışması. Onca zaman biz, arka taraftakiler birbirimize seslenip kimlerin olduğunu öğrenmemize rağmen Murat’tan tek bir ses alamamıştık. Yine de umudumu korumaktan başka bir çarem yoktu. Hem sesini almadığımız bir tek Murat değil ya, daha çok arkadaşımız vardı burada. Evet, sızıp kalmışlardı bir yerde, kesin öyleydi..
Göz kapaklarım ağırlaşıyor, midem bulanıyor, kusacak gibi oluyorum... Bayılmışım. Gözlerimi açtığımda yanımdaki arkadaş, “kendine gel abi, bak telefonla konuşuyorlar, sesleri geliyor, hava da basıyorlar içeri” dedi. Toparlanıp aşağıya atladım. Artık duman yok gibiydi. Etrafı ağır bir koku kaplamıştı. Ne yaptıysam iki adım öteye gidemedim, başım dönüyor, çatlayacak gibi ağrı var. Çaresiz yeniden döndüm eski yerime..
Saat öğleden sonra üçtü. Dışarıdaki sesler artık daha da anlaşılır bir hale gelmiş, burada sevincimizi arttırmıştı. Üzerimizdeki ölüm kokusunu almıştı. Kısa bir süre sonra kurtarma ekipleri artık madenin içine girip yanımıza kadar gelmişlerdi. İki adam, bulunduğum yerden boş bir çuval misali çekip aldılar beni. Yarı baygın bir şekilde etrafa son bir kez daha göz gezdirirken, yanımdan birbiri ardına insanlar geçip, madenin öteki galerilerindeki arkadaşlara ulaşmaya çalışıyorlardı..
Ve nihayet temiz bir havaya, masmavi gökyüzüne kavuştum. Sabah gördüğüm bulutlar dağılmış, güneş açmıştı. Murat nerede? Ya Ercan, ya Kadir?.. Adamlardan biri; “Başımız sağ olsun usta, on yedi ceset çıkardık şimdiden..” dedi. Başımız sağ olsun! Usulca çevirdim başımı sağa sola. Etraf ana baba günüydü. Ambulanslar, yakınları madende çalışan aileler, telaşla koşturan kurtarma görevlileri ve birbiri ardına patlayan objektifler arasında son model Mercedes’lerinden inip mikrofonlara konuşan takım elbiseli, kravatlı iki adam, patronlar. Ve havada ağır, kasvetli bir koku: Ölüm Kokusu!
Az ilerideki sedyelerde cansız bedenleri yatıyor arkadaşlarımın. Analar, babalar, eşler, çocuklar kapanmışlar üzerlerine. Aynı anda Murat’ın küçük kızı Esma ile göz göze geliyorum. Soran gözlerle etrafa bakınıyor. Belli ki babasını arıyor. Koşarak geldi yanıma, kolumdan çekiştirerek sordu: “Babam nerede Engin amca, babamı ocak mı aldı?” Gözümden damlayan iki damla yaşı silerken, mikrofonlara konuşmakta olan patronları işaret ettim:
“Yok Esma’m yok, ocak değil, onlar aldı babanı…”
24.Şubat.2010
Kerem Porazan