- Kategori
- Siyaset
Osmanlı'da Beka Sorunu ve Ermeni Tehciri

Ermeni Tehciri sonuçlarının tartışılmaya açılmasının ülkemiz açısından büyük yararı olacağına inanıyorum. Bunu büyük bir olgunlukla, sukunetle; "...kişiliklerine hayranlıkları öylesine büyümüştür ki; başkalarının dediklerini dinlemezler" kibrine kapılmamadan gerçekleştirmek gerekir, diye de ekleme ihtiyacı duyuyorum.
Bu konu üzerine konuşurken, sinirlerine bir türlü hakim olamayan bir blog katılımcısının 1915'te olup bitenlerle ilgili "tarafsız kaynaklardan referans alınarak" desteklenen görüşüm sorulmuştu. Bu yazıyı yazmadan önce yıllardır biriktirdiğim arşivlerimi tarama ihtiyacı duydum.
Ermeni Tehciri'ne neden ihtiyaç duyulmuştur, Ermenilerin yaşadığı felakete neden olan süreci ne işletmiştir, sorusunu inceleyen araştırmacıların, tarihçilerin ve hatta yazarların temelde birleştiği nokta; "gecikmiş Türk ulusal kimliği" savaşlar ve toprak kayıpları sonrasında özellikle İttihat ve Terakki'de kristalleşen bir "beka endişesi" başlıklarında oluyor. Aslında gözden kaçan bir nokta aynı sıkıntıyı Ermenilerin de yaşamış olması.
Yunan, Sırp, Bulgar ve hatta Arnavut milliyetçilerinin hareketinden epey sonraya rastlar Ermeni ulusal uyanışı. Ermeni örgütlerini II. Meşrutiyet öncesinde Abdülhamit rejimine İttihat ve Terakki ile aynı saflarda mücadele ederken görmemiz tarihin çok ilginç notlarından bir tanesidir.
Osmanlı'nın son yüzyılında aydınlarının tutunduğu üç düşünce akımından, panislaminizm, panosmanizmin değil de neden pantürkizmin önplana çıkmış olmasını anlamadan Osmanlı'nın son icraatı olan Ermeni Tehciri'ni konuşmak pek mümkün değildir.
Kestirmeden buna hemen cevap verebiliyoruz ki; bu özellikle Balkanlarda başlayan ve 1912'de Trakya dahil Avrupa'daki tüm toprakların yitirilmesiyle sonuçlanan ulusal hareketlerdir, buna sebep olan. Birbirinin kopyası şeklinde oluşan bu ayaklanmalar sonunda zaten ayakta durmakta zorlanan, ölmek üzere olan yaşlı Osmanlı'nın bu yıkışılı izleyen yeni nesil politikacıları yeterince ders almışlardı.
<ımg src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/4/4e/Balkan_Wars_Boundaries.jpg/400px-Balkan_Wars_Boundaries.jpg">
2008'in konforlu İstanbul'undan tarihin bu en acı günlerine "kişiliklerine ve düşünce yapılarına sarsılmaz bir hayranlıkla vurgun kişilerin" sanki hiçbir hayatiyeti yokmuş gibi "basit bir beka sorunu canım" şekliyle mi bakacağız yoksa can havliyle ölmek üzere olan bir devleti kurtarmak için akıldışı uygulamalar dahil herşeyi yapan adamları az da olsa anlamaya (hak vermek anlamında kullanmıyorum) mı çalışacağız ikilemindeyiz şu an.
İlginç olan Balkan yarımadasında yaşayan Müslümanlara ve Türklere yapılan ağır saldırıların niteliği ya da niceliği ile ilgili hiçbir yorumun yapılmıyor oluşu. Bu konuda hem anne tarafından hem baba tarafından ailesi bütün bu olup bitenlerden etkilenmiş bir kişi olarak kimse kusura bakmasın ama şu soruyu sormak durumundayım sanırım.
"Uzay Gökerman olarak benim dedelerimi belki de yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan yaklaşık 2 milyon insanla birlikte kopartıp, İstanbul'a ve Anadolu'nun içlerine sürükleyen şey neydi?"
Bunun cevabını 1858 yılında Bosna'da görevli bulunan Alman asıllı Osmanlı Devlet memuru Murat Efendi'nin hatıralarından öğrenebilir miyiz?
"Ragus'dan bana, İstanbul'dan ayrıldığımdan beri yoksun kaldığım Almanca gazeteler geldi. Çok yakınımızda bir yerde meydana geldiği söylenen olaylar üzerine ayrıntılı haberler okuyunca şaşırdım. Daha dün geçtiğim köyde yapılan bir katliamın ayrıntılı hikayesini okuyordum. Ki bu köyde şimdi kümes hayvanları kuluçka zamanı olduğu için bir haftadır tek bir tavuk dahi kesilmemişti." Murat Efendi, Türkische Skizzen, Erster Band, s.153, Leipzig 1877.
1855-66 yılları arasındaki Kırım Savaşı, yine 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ve 1912 Balkan Savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan, hadi Türk demeyelim birilerinin alerjisi var, müslümanlara yaptıkları kıyımların sayılarını tam olarak bilemiyoruz. Müslüman halkın medya ilişkisi olmadığı, örgütlenme bilinci de henüz yerleşmediği için olup biten ancak kulaktan kulağa anlatılanlarla sınırlı kalır. En azından ben dedemin ailesininkini biliyorum.
Bütün bu olup bitenlerin geç de olsa yeşermeye başlayan ve hayatta kalmak için tutunacak başka bir dalı da olmayan, etrafındakilerden daha güçlü gelişemeyen bir ulusal kimliğe, bilince ve uyanışa dönüşmesini "anlamamaya" çalışmanın da mutlak bir amacı olmalıdır. Bu bir "taraf" olma durumuyla açıklanabilir ancak. Yoksa insani empati duygusu bu kadar yitirilmiş olunamaz.
Tarihin nasıl bir uluslararası ilişkiler yumağı içinde olduğunu anlayabilmek için bir alıntı daha yapıyoruz.
1876'da Meşrutiyetin ilan edilmesinden, Rus elçisinin Osmanlı yöneticilerine anlamlı mesajı; "Rusya, Avrupa'nın anayasasız ve parlamentosuz tek devleti olmanın ayıbını size pahalıya ödetir." İlber Ortaylı - Uluslararası Mithat Paşa Semineri
Osmanlı'nın parlamenter anayasalı rejime geçmesinin önündeki tek engel Abdülhamit istibdadı mıydı acaba? I. Meşrutiyet'in nasıl bir kesintiye uğradığını hatırlıyor muyuz? Bir sene sonra patlak veren Rus Savaşı desem? Abdülhamit'in meclisi dağıtmasına rağmen "anayasayı kaldırmamış" olmasının bizim için önemi var mı?
Yine Meşrutiyetle ilgili bir alıntı daha;
"Türkiye gerçekten meşrutiyet idaresini kurar ve bunu yaşatıp kuvvetlendirirse, bu halin sonuçları şimdiden hiçbirimizin göremeyeceği derecede daha ileriye varır. Şimdiye kadar her nerede müslüman tabaamız varsa, diyebilirdik ki; dinlerinin başkanları (halife) tarafından idare edilen ülkelerde merhametsiz bir istibdat vardır. Halbuki bizim istibdadımız şevkatlidir. Fakat Türkiye'de şimdi bir parlamento hayatı başlarsa ve işler düzelirse, Mısır'da meşrutiyet isteği çok kuvvetlenecek bizim buna karşı koymak gücümüz çok azalacaktır."
(İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edwards Grey'in İstanbul'daki Büyükelçisine yazıdan aktaran - Doğan Avcıoğlu)
Emperyalizmi zaten biz yeterince tanımıyor muyuz? Bu kadar kapalı kapılar ardında, amaçları mutlak suretle sömürmek üzerine kurulmuş bu yapının dünya tarihinde halkları birbirine düşman etme sürecinde etkileri hiç mi yok? Fransız Sarkozy Ermeniler'den oy isterken ne sözler verdi; sonra ne yaptı? ABD'de aynı taktikle her seçim döneminde Ermeni vatandaşlarının duygularıyla oynanmıyor mu?
Osmanlı'nın bir Beka sorunu yok muydu?
Bütün bunları geç kalmış Türk Ulusal kimliği mi uydurmuştu?
Yaklaşık yirmi yıl içinde imparatorluğun topraklarının üçte ikisini kaybedilmesine şahit olunmanın yarattığı duygu bir güvenlik ve hayatta kalma temel sorunu değil midir?
Maraş'ın adına "kahraman," Urfa'ya "şanlı," Antep'e "gazi" sıfatlarını ekleyen halk ayaklanmalarının anlamı neydi? Kurtuluş Savaşı hiç yapılmamış mıydı? Bu da Eregenekoncuların işi miydi?
Herşey bir yana medeni dünyanın tüm devletlerinin imza attıkları Serv neydi?
Wilson'un prensipleri nelerdi?
Ben de "Gökerman Prensipleri" adı altında bugün üç madde açıklasam; Fransa'da Korsikalılara özerklik bir yana toprak; İngiltere'de İskoçya'ya bağımsızlıklarını versem, İspanya'da Bask sorununu yine aynı ilkerle doğrultusunda Katalanlar'dan yana çözsem, Amerika'da Kızılderilere iki yüzyıllık geriye dönük faiziyle birlikte tazminat ödenmesini istesem, beni kim takar? Adama kimin toprağını kime göre paylaştırıyorsun, demezler mi?
Lozan ne anlama geliyordu?
23 Nisan 1920'de Ankara'da neden bir meclis kurulma ihtiyacı duyulmuştu?
Osmanlı bize ortaoyunu, Karagöz oynatmıştı da biz bütün bunlara yok yere üzülmüş müydük?
Tarihi bu kadar basite indirgemek algıda seçicilik yapmak, değerlendirmek, tek taraflı ulusalcılık hareketlerine prim vermek...
"Osmanlı 1915 yılında ABD kadar güçlü müydü?"
Bu sorunun cevabını bugün hemen öğrenmek istiyoruz. Heybetli ABD kendi Beka kaygısı, güvenlik tehditi yüzünden Irak'a girip 2 milyon insanın ölümüne neden olmasının sizce anlaşılır bir nedeni var mıdır?
Osmanlı'nın bitmiş devlet aygıtının peş peşe aldığı yanlış kararlar, yine uluslararası ayak oyunları olmasa Osmanlı bu şekilde yıkılır mıydı? Kuşkusuz Osmanlı ölmek üzereydi ve öldü de.
Peki Osmanlı'nın ölümünde bir taammüden suçlu devletler yok mudur?
Osmanlı'nın aldığı kararlara onları zorlayan bir dünya konjonktürü yok mudur? Osmanlı'nın şu beceriksiz Enver, Talat, Cemal Paşaları bu kararları alırken; dünyanın geri kalanında Krişna'nın ya da Tanrı Vishnu'nun bedenlendiği Rama'nın Altınçağı mı yaşanıyordu?
Esas bütün bunları bir araya getirmeden, tarif edilmesi zor kişiliklerine vurgun, büyük bir kibirle insanları küçümseyerek, neredeyse toptan suçlayarak, yoketmeye çalıştığımız şeyi güçlendirmek adına bir "düşmanlık" yaratarak laf yetiştirmeye çalışmak, konuşulması gerekenleri konuşturmamak "cehalettir."
Osmanlı, Ermeni Tehciri kararını böyle bir ortamda aldıysa da; göç ettirilen coğrafya karar alındığı tarihte Osmanlı'nındı. Osmanlı'yı yönetenlerin çok ileri görüşlü olduklarını iddia edebiliriz. Belki de Mustafa Kemal'le başlayacak olan kemalist hareketin, cumhuriyete uzanacağını biliyorlardı ve bunun için ulusal devlet kurma adına Ermenileri yok etme kararı almışlardı?
1915 yılında Osmanlı'nın ulusal burjuvaziye dayalı bir devlet kurma hayali olduğuna dair bir iz var mı? Açıkçası ben bilmiyorum.
Ulusal burjuvazi 1950'li yıllara kadar var mıydı?
Fazla zorlama değil mi bunlar?
Şimdilik biraz ara verelim.
Uzay Gökermanımg>
Bu konu üzerine konuşurken, sinirlerine bir türlü hakim olamayan bir blog katılımcısının 1915'te olup bitenlerle ilgili "tarafsız kaynaklardan referans alınarak" desteklenen görüşüm sorulmuştu. Bu yazıyı yazmadan önce yıllardır biriktirdiğim arşivlerimi tarama ihtiyacı duydum.
Ermeni Tehciri'ne neden ihtiyaç duyulmuştur, Ermenilerin yaşadığı felakete neden olan süreci ne işletmiştir, sorusunu inceleyen araştırmacıların, tarihçilerin ve hatta yazarların temelde birleştiği nokta; "gecikmiş Türk ulusal kimliği" savaşlar ve toprak kayıpları sonrasında özellikle İttihat ve Terakki'de kristalleşen bir "beka endişesi" başlıklarında oluyor. Aslında gözden kaçan bir nokta aynı sıkıntıyı Ermenilerin de yaşamış olması.
Yunan, Sırp, Bulgar ve hatta Arnavut milliyetçilerinin hareketinden epey sonraya rastlar Ermeni ulusal uyanışı. Ermeni örgütlerini II. Meşrutiyet öncesinde Abdülhamit rejimine İttihat ve Terakki ile aynı saflarda mücadele ederken görmemiz tarihin çok ilginç notlarından bir tanesidir.
Osmanlı'nın son yüzyılında aydınlarının tutunduğu üç düşünce akımından, panislaminizm, panosmanizmin değil de neden pantürkizmin önplana çıkmış olmasını anlamadan Osmanlı'nın son icraatı olan Ermeni Tehciri'ni konuşmak pek mümkün değildir.
Kestirmeden buna hemen cevap verebiliyoruz ki; bu özellikle Balkanlarda başlayan ve 1912'de Trakya dahil Avrupa'daki tüm toprakların yitirilmesiyle sonuçlanan ulusal hareketlerdir, buna sebep olan. Birbirinin kopyası şeklinde oluşan bu ayaklanmalar sonunda zaten ayakta durmakta zorlanan, ölmek üzere olan yaşlı Osmanlı'nın bu yıkışılı izleyen yeni nesil politikacıları yeterince ders almışlardı.
<ımg src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/4/4e/Balkan_Wars_Boundaries.jpg/400px-Balkan_Wars_Boundaries.jpg">
2008'in konforlu İstanbul'undan tarihin bu en acı günlerine "kişiliklerine ve düşünce yapılarına sarsılmaz bir hayranlıkla vurgun kişilerin" sanki hiçbir hayatiyeti yokmuş gibi "basit bir beka sorunu canım" şekliyle mi bakacağız yoksa can havliyle ölmek üzere olan bir devleti kurtarmak için akıldışı uygulamalar dahil herşeyi yapan adamları az da olsa anlamaya (hak vermek anlamında kullanmıyorum) mı çalışacağız ikilemindeyiz şu an.
İlginç olan Balkan yarımadasında yaşayan Müslümanlara ve Türklere yapılan ağır saldırıların niteliği ya da niceliği ile ilgili hiçbir yorumun yapılmıyor oluşu. Bu konuda hem anne tarafından hem baba tarafından ailesi bütün bu olup bitenlerden etkilenmiş bir kişi olarak kimse kusura bakmasın ama şu soruyu sormak durumundayım sanırım.
"Uzay Gökerman olarak benim dedelerimi belki de yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan yaklaşık 2 milyon insanla birlikte kopartıp, İstanbul'a ve Anadolu'nun içlerine sürükleyen şey neydi?"
Bunun cevabını 1858 yılında Bosna'da görevli bulunan Alman asıllı Osmanlı Devlet memuru Murat Efendi'nin hatıralarından öğrenebilir miyiz?
"Ragus'dan bana, İstanbul'dan ayrıldığımdan beri yoksun kaldığım Almanca gazeteler geldi. Çok yakınımızda bir yerde meydana geldiği söylenen olaylar üzerine ayrıntılı haberler okuyunca şaşırdım. Daha dün geçtiğim köyde yapılan bir katliamın ayrıntılı hikayesini okuyordum. Ki bu köyde şimdi kümes hayvanları kuluçka zamanı olduğu için bir haftadır tek bir tavuk dahi kesilmemişti." Murat Efendi, Türkische Skizzen, Erster Band, s.153, Leipzig 1877.
1855-66 yılları arasındaki Kırım Savaşı, yine 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ve 1912 Balkan Savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan, hadi Türk demeyelim birilerinin alerjisi var, müslümanlara yaptıkları kıyımların sayılarını tam olarak bilemiyoruz. Müslüman halkın medya ilişkisi olmadığı, örgütlenme bilinci de henüz yerleşmediği için olup biten ancak kulaktan kulağa anlatılanlarla sınırlı kalır. En azından ben dedemin ailesininkini biliyorum.
Bütün bu olup bitenlerin geç de olsa yeşermeye başlayan ve hayatta kalmak için tutunacak başka bir dalı da olmayan, etrafındakilerden daha güçlü gelişemeyen bir ulusal kimliğe, bilince ve uyanışa dönüşmesini "anlamamaya" çalışmanın da mutlak bir amacı olmalıdır. Bu bir "taraf" olma durumuyla açıklanabilir ancak. Yoksa insani empati duygusu bu kadar yitirilmiş olunamaz.
Tarihin nasıl bir uluslararası ilişkiler yumağı içinde olduğunu anlayabilmek için bir alıntı daha yapıyoruz.
1876'da Meşrutiyetin ilan edilmesinden, Rus elçisinin Osmanlı yöneticilerine anlamlı mesajı; "Rusya, Avrupa'nın anayasasız ve parlamentosuz tek devleti olmanın ayıbını size pahalıya ödetir." İlber Ortaylı - Uluslararası Mithat Paşa Semineri
Osmanlı'nın parlamenter anayasalı rejime geçmesinin önündeki tek engel Abdülhamit istibdadı mıydı acaba? I. Meşrutiyet'in nasıl bir kesintiye uğradığını hatırlıyor muyuz? Bir sene sonra patlak veren Rus Savaşı desem? Abdülhamit'in meclisi dağıtmasına rağmen "anayasayı kaldırmamış" olmasının bizim için önemi var mı?
Yine Meşrutiyetle ilgili bir alıntı daha;
"Türkiye gerçekten meşrutiyet idaresini kurar ve bunu yaşatıp kuvvetlendirirse, bu halin sonuçları şimdiden hiçbirimizin göremeyeceği derecede daha ileriye varır. Şimdiye kadar her nerede müslüman tabaamız varsa, diyebilirdik ki; dinlerinin başkanları (halife) tarafından idare edilen ülkelerde merhametsiz bir istibdat vardır. Halbuki bizim istibdadımız şevkatlidir. Fakat Türkiye'de şimdi bir parlamento hayatı başlarsa ve işler düzelirse, Mısır'da meşrutiyet isteği çok kuvvetlenecek bizim buna karşı koymak gücümüz çok azalacaktır."
(İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edwards Grey'in İstanbul'daki Büyükelçisine yazıdan aktaran - Doğan Avcıoğlu)
Emperyalizmi zaten biz yeterince tanımıyor muyuz? Bu kadar kapalı kapılar ardında, amaçları mutlak suretle sömürmek üzerine kurulmuş bu yapının dünya tarihinde halkları birbirine düşman etme sürecinde etkileri hiç mi yok? Fransız Sarkozy Ermeniler'den oy isterken ne sözler verdi; sonra ne yaptı? ABD'de aynı taktikle her seçim döneminde Ermeni vatandaşlarının duygularıyla oynanmıyor mu?
Osmanlı'nın bir Beka sorunu yok muydu?
Bütün bunları geç kalmış Türk Ulusal kimliği mi uydurmuştu?
Yaklaşık yirmi yıl içinde imparatorluğun topraklarının üçte ikisini kaybedilmesine şahit olunmanın yarattığı duygu bir güvenlik ve hayatta kalma temel sorunu değil midir?
Maraş'ın adına "kahraman," Urfa'ya "şanlı," Antep'e "gazi" sıfatlarını ekleyen halk ayaklanmalarının anlamı neydi? Kurtuluş Savaşı hiç yapılmamış mıydı? Bu da Eregenekoncuların işi miydi?
Herşey bir yana medeni dünyanın tüm devletlerinin imza attıkları Serv neydi?
Wilson'un prensipleri nelerdi?
Ben de "Gökerman Prensipleri" adı altında bugün üç madde açıklasam; Fransa'da Korsikalılara özerklik bir yana toprak; İngiltere'de İskoçya'ya bağımsızlıklarını versem, İspanya'da Bask sorununu yine aynı ilkerle doğrultusunda Katalanlar'dan yana çözsem, Amerika'da Kızılderilere iki yüzyıllık geriye dönük faiziyle birlikte tazminat ödenmesini istesem, beni kim takar? Adama kimin toprağını kime göre paylaştırıyorsun, demezler mi?
Lozan ne anlama geliyordu?
23 Nisan 1920'de Ankara'da neden bir meclis kurulma ihtiyacı duyulmuştu?
Osmanlı bize ortaoyunu, Karagöz oynatmıştı da biz bütün bunlara yok yere üzülmüş müydük?
Tarihi bu kadar basite indirgemek algıda seçicilik yapmak, değerlendirmek, tek taraflı ulusalcılık hareketlerine prim vermek...
"Osmanlı 1915 yılında ABD kadar güçlü müydü?"
Bu sorunun cevabını bugün hemen öğrenmek istiyoruz. Heybetli ABD kendi Beka kaygısı, güvenlik tehditi yüzünden Irak'a girip 2 milyon insanın ölümüne neden olmasının sizce anlaşılır bir nedeni var mıdır?
Osmanlı'nın bitmiş devlet aygıtının peş peşe aldığı yanlış kararlar, yine uluslararası ayak oyunları olmasa Osmanlı bu şekilde yıkılır mıydı? Kuşkusuz Osmanlı ölmek üzereydi ve öldü de.
Peki Osmanlı'nın ölümünde bir taammüden suçlu devletler yok mudur?
Osmanlı'nın aldığı kararlara onları zorlayan bir dünya konjonktürü yok mudur? Osmanlı'nın şu beceriksiz Enver, Talat, Cemal Paşaları bu kararları alırken; dünyanın geri kalanında Krişna'nın ya da Tanrı Vishnu'nun bedenlendiği Rama'nın Altınçağı mı yaşanıyordu?
Esas bütün bunları bir araya getirmeden, tarif edilmesi zor kişiliklerine vurgun, büyük bir kibirle insanları küçümseyerek, neredeyse toptan suçlayarak, yoketmeye çalıştığımız şeyi güçlendirmek adına bir "düşmanlık" yaratarak laf yetiştirmeye çalışmak, konuşulması gerekenleri konuşturmamak "cehalettir."
Osmanlı, Ermeni Tehciri kararını böyle bir ortamda aldıysa da; göç ettirilen coğrafya karar alındığı tarihte Osmanlı'nındı. Osmanlı'yı yönetenlerin çok ileri görüşlü olduklarını iddia edebiliriz. Belki de Mustafa Kemal'le başlayacak olan kemalist hareketin, cumhuriyete uzanacağını biliyorlardı ve bunun için ulusal devlet kurma adına Ermenileri yok etme kararı almışlardı?
1915 yılında Osmanlı'nın ulusal burjuvaziye dayalı bir devlet kurma hayali olduğuna dair bir iz var mı? Açıkçası ben bilmiyorum.
Ulusal burjuvazi 1950'li yıllara kadar var mıydı?
Fazla zorlama değil mi bunlar?
Şimdilik biraz ara verelim.
Uzay Gökermanımg>