​ Osmanlıda köleliğin son yüzyılı / Tarih / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '15

 
Kategori
Tarih
 

Osmanlıda köleliğin son yüzyılı

Osmanlıda köleliğin son yüzyılı
 

Osmanlı Devleti, kölelik kurumunu resmi olarak ilga etmeden tarihe karışmıştır. Kölelik, İslam hukukunun (Şer-i Hukuk) vazgeçilemez koşullarından birisi olduğu ve dönemin kölelik karşıtı yenilikçileri de bu konuda çaresiz kalıp İslam ve şeriat düşmanı yaftasını yememek için kölelik karşısında susmak zorunda kalmışlardır. Zira o dönem İslam şeriat hukukunun bir maddesini bile hükümsüz saymak dinden çıkmak olarak algılanabiliyordu. Buna rağmen 1876 daAbdülhamit’i tahta çıkaran yenilikçi kliğin lideri Mithat Paşa, bir dizi reformun yanında köleliğin kaldırılmasına da önayak olacak bir eylem planı yapmasını da talep eder yeni padişahtan. Talep edilen şey haremdeki kölelerini azad ederek tüm topluma örnek bir davranış göstermekten ibaretti. Fakat Abdülhamit, tahta çıktığında bu sözünü yerine getirmediği gibi yenilikçi kliği çeşitli bahanelerle dağıtıp 33 yıllık sultanlığında koyu bir istibdada uygun olarak saraydaki klasik harem ve köle düzenini pekiştirmiştir.

 Osmanlıda kölelik karşıtı hareket, batı dünyasında ortaya çıkan bir anlayışın ürünüdür. Sorunla ilk defa Tanzimatla yüz yüze gelinmesi bu anlamda bir tesadüf değildir. Kölelik karşıtı hareket, Biritanyada 1800 yıllarının başında kurulan Kölelik Karşıtlığı Derneğinin tüm sömürgelerdeki ve İslam coğrafyasındaki faaliyetleriyle başlamıştı. Dernek, İngiltere’nin elçi ve konsolosları vasıtasıyla Osmanlı devletine baskı yaparak konuyu gündeme getirmişti. Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla modernleşme sürecine başlayan Bab-ı Ali kölelikle ilgili sorunlara da ister istemez bulaşmıştı. Osmanlı devletini oluşturan gayri-Müslim tebaanın Müslümanlarla eşit olmasını savunmak, milleti mahkume olarak anılan ve özgürlükleri için kelle vergisi veren, Müslümanların zimmetli malı statüsündeki insanlarla eşitlenmek Müslüman kitlelerce hoş karşılanmamışken bir de İngiltere’nin baskısıyla köle pazarlarına kısıtlamalar getirmek çeşitli sorunlara yol açmıştı.

1856’da“ Çerkez ve Habeş ve zenci esirlerin men-i ticaretine dair İstanbul’dan emr-i âli sadir olmuş idüğüne dair” (1) bir padişahlık fermanının Hicaz’a ulaşması bölgede geniş çaplı bir isyanın başlamasına yol açmıştı. Tarihte Hicaz İsyanı olarak anılan kalkışmanın gerekçelerini isyancılar şöyle sıralıyorlardı:” Köle ticaretini kaldırmak, İslam topraklarında gâvurlara inşaat izni vermek, kadınlara kocalarının ya da babalarının emri dışında hareket özgürlüğü vermek hatta dilediği kıyafetle sokaklara çıkma izni vermek.” (2)

Cevdet Paşa’nın Tezakir’inde isyanın nedeni olarak sıralanan yukarıdaki satırlar, aslında söylenti düzeyinde olmasına rağmen Müslüman kitleleri harekete geçirebilmesi buna benzer isyanları bilen tarihçiler açısından ilginç değildir. Kadın hakları ve İslami hukuk açısından köklü bir reform dahi yapılmamasına rağmen Kölelik kaldırılıyor söylentisi Müslüman halkın “din elden gidiyor” tahrikiyle alışık olunan bir kalkışma biçimidir.

Bu arada, Batıda çok eşlilik ve cariyelik hiçbir zaman tasvip görmemiş. Klasik kölelik yani pazarlarda insanların mal gibi alınıp satılması, Yeni Dünya ve Sömürgeler dışında tarihe karışmıştı. Bu anlamda batılılaşmacı Tanzimat seçkinlerinin Osmanlıda köleliğin kademeli olarak yok edilmesi çabaları övgüye değerdir. Nitekim İslam Hukukuna da ters düşmemek adına, tümüyle köleliği ilga etmeyip,  İngiltere’nin de baskısıyla zenci kölelerin alınıp satılmasının yasaklanması bir başarıdır. Alınan bu karar, iğdiş edilmiş Sudanlı ve Habeş zencilerin İstanbul’da ihtiyaç olarak görülmemesi nedeniyle biraz kolayca alınmış bir devlet kararı gibi gözükse de kölelik karşıtlığı açısından oldukça ileri bir karar olarak algılanmalıdır. Fakat Gürcü ve Çerkez kadın kölelerin saray ve Paşa konaklarının vazgeçilmezleri olduğu için onları kapsamaması da manidardır. Zira 19. YY da ev köleliğine dönüşen kölelik kurumu daha çok cariyelik (kadın köle)biçiminde devam edecektir.

 

 

  Sami Paşazade Sezai 1889 da  “Sergüzeşt” romanında İstanbul köle pazarından alınan Çerkez kıza duyulan aşkı anlatırken, tema olarak köleliğe dikkat çekip kölelerin de insan olduğu gerçeğini edebiyatın konusu yaparak toplumsal bir yarayı dile getirmiş, köle ticaretinin İmparatorluk başkentinde devam ettiğinin canlı tanıklığını yapmıştı. İşin en ilginç yanı İstanbul’da kurulan köle pazarının en iyi müşterisi Saray ve saraya bağlı paşa konaklarıydı. Fetih devirleri geride kaldığı için savaş meydanlarında elde edilemeyen esirler köle pazarlarından sipariş ediliyordu. Tanzimatın yenilikçi Padişahı Abdülmecit, kırk yaşında öldüğünde bu köle pazarlarından elde ettiği Çerkez cariyelerden 42 çocuk sahibi olmuştu.(2)

 Günümüzde İslamcı tarihçilerin yere göğe koyamadıkları örnek padişah Abdülhamit, cariye pazarının en büyük alıcısı olarak köle ticaretinin doğal hamisiydi. 1909 da İktidardan düştüğünde Abdülhamit’in Yıldız Sarayından 213 köle teslim alınıp özgürlüğüne kavuşturulmuştu.(3) Şeriata göre 4 eşi Haseki unvanıyla, bir düzine eşi de ikbal unvanıyla Selanik’teki zorunlu ikametinde kendisine eşlik etmeye devam etmişlerdi.  Bu arada yeni Padişah Sultan Reşat kendi haremi ve köleleriyle Yıldız’a yerleştiğinde İslam Fıkhına uygun olduğu gerekçesiyle kimse yeni padişahın haremi ve kölelerini sorgulayamamıştı. Hanedanın elindeki köleler ancak Cumhuriyetle birlikte tümüyle azad edileceklerdir.

 Yani sözün özü bu topraklarda yüz sene öncesine kadar pazarda insan satılması doğal karşılanan bir olaydı. Hatta geniş yığınlar: Kadın hakları, gayri- Müslimlerle eşit olma fikri ve köleliğin ilga edilmesi düşüncesinden tahrik olarak ayaklanabiliyor, din elden gitti nidalarıyla katliam yapabiliyorlardı.

 

 

1-2: Tezakir- Cevdet Paşa

3-Osmanlıda Köleliğin Sonu – Hakan Erdem

 
Toplam blog
: 29
: 1638
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1958 Erzurum doğumluyum. İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunuyum. İstanbul'da yaşıyorum. ..