​ Ovacık ve Munzur gözelerine ziyaret / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ocak '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Ovacık ve Munzur gözelerine ziyaret

Ovacık, Tunceli il merkezine yaklaşık 60 km mesafedeydi. Gidip gelinmesi en zor ilçelerden biriydi. Ama benim görev sürem içerisinde en çok ziyaret ettiğim ilçelerden birisi oldu Ovacık

İlçenin yolu kar ya da aşırı yağış nedeniyle sık sık kapanırdı. Çünkü yol Munzur vadisi boyunca açılmıştı. Munzur Çayı’ını aslında nehrini bir sağa bir sola geçerek ilerliyordu. Nehrin iki yakasında kayalıklardan oluşan yamaçlar dik bir şekilde yükseliyordu. Yamaçlar kaya olmasına rağmen kayaların arasından ağaçlar fışkırmış, ormana dönüşmüştü.

Güvenliği sağlamak için hemen şehrin yakınında, yol kenarında bulunan ormancıklar yakılmıştı o yıllarda. Yakılmıştı ama yaşamları devam ediyordu hatta daha bir sıkı sarılmışlar gibiydiler hayata.

Ovacık ilçesine daha önce bir çok kez konvoyla gidip konvoyla dönmüştüm ama bu ziyaretler beni tatmin etmemişti. O koşturmaca içinde ilçenin gerçek anlamıyla fotoğrafını çekmek mümkün olmamıştı. Ovacık ilçesini yeniden ziyaret etmek, Munzur Gözelerini görmek, okulların durumunu enine boyuna incelemek istiyordum.

İl jandarmadan güvenlik almadan yola çıktık. Çünkü, güvenlik aldığımızda çok fazla zaman kaybı oluyordu ve belli bir saatte dönmek zorunda kalıyorduk. Nispeten rahatlama olduğundan bu davranışıma göz yumuluyordu.

Ne zaman, nereye gideceğimi önceden kimseye söylemiyordum. Sabahleyin şoföre ve sekretere gideceğim yeri söylüyordum ve hemen yola çıkıyorduk.

Saat dokuzda yola çıktık. Munzur Vadisi boyunca ilerlemeye başladık. Munzur Çayı coşmuştu. Suyun uğultusu arabanın camlarını aşarak kulağımıza çarpıyordu. Öyle bir heybetli akışı vardı ki on metre uzaktan ürperiyordunuz. Baharın ucu gözükmüştü. Ağaçlar yavaş yavaş tomurcuklanmaya başlamışlardı. Yol kenarındaki çimenler yeşermişlerdi.

Şehirden on kilometre sonra yol kenarında harabe bina kalıntıları vardı.Yıllardır kullanılmadığı anlaşılıyordu.

-Burası Anafatma, dedi bizimkiler. Anafatma’nın kutsal bir yer olduğundan bahsettiler.

Yaklaşık 20 km ilerledikten sonra Karşılar Karakoluna vardık. Karakolun önünde gelen giden araçlar ve içindekiler kontrol ediliyordu. Bize bir süre durmamızı söylediler. Karşıdan konvoy geliyormuş. Yaklaşık yarım saat kadar bekledik. İkram edilen çayları içtik.

Yol son derece dardı. Keskin virajlar vardı. Askeri araçlar geniş olduğundan herhangi bir kazaya sebep olmak istemiyorlardı anlaşılan. Konvoy geldikten sonra yolumuza devam ettik. Tekrar vadiye indik. Yamaçlardan yola taşlar düşmüştü. Bazen önümüze ya da arkamıza yamaçlardan taş yuvarlandığını izleyebiliyorduk.

O mevsimde belki de her mevsimde Ovacık’a gitmek risk almaktı. Yamaçlardan koca bir kaya kopabilir hem arabanızı hem sizi ezebilirdi. Dik kayalıklara konuşlanmış bir terörist grubu vadideki bir taburu bile yok edebilirdi. Eşkiyalar ve teröristler yolumuzu kesebilirdi. Karşıdan gelen bir araç size çarpabilirdi. Üzerinden geçtiğiniz köprüler yıkılabilir, sel sularına kapılabilirdiniz.. Yamaçlardan kopan çığlar üzerinize düşebilir, önünüzü ve arkanızı kapatabilirdi.

Tüm bu riskler orada kendi dengelerini oluşturmuştu. Ovacık ilçe yönetimiyle il yönetimi arasındaki ilişkiler telefonlarla yürütülüyordu. Ben göreve başlayalı aylar olmasına rağmen bir veya iki kez görebilmiştim ilçe milli eğitim müdürünün yüzünü. Ovacık İlçe Milli Eğitim Müdürü, Ovacıklı olmasına rağmen kendi iline, Tunceli’ye nadiren inebiliyordu. Hiç inmediği yıllar bile olmuştu geçmiş yıllarda söylendiğine göre.

Munzur suyu daha bir hırçınlaştı burada. Kayalardan, köpükler çıkararak atlıyordu. Uğultusu tüm vadiyi sarıyordu. Ağaçlardaki kuru dallar buralara insan uğramadığına işaret ediyorlardı. Ağaçların, iki tarafta aniden yükselen dağların arasında gökyüzü duru bir mavilik içindeydi.

Durup Munzur’un ürküten sesini dinleyememek, ormanın içinde yürüyememek, o temiz havayı ciğerlerine çekememek ne kadar kötüydü.

Hangi kayanın arkasından ne çıkacağını bilememenin kaygısı içinde içsel olarak bir an önce buradan çıkmaktı tek hedefimiz. Sonunda Torunoba jandarma Karakoluna ve kontrol noktasına ulaştık. Kontrol noktasının hemen yanı başında bir halat köprü vardı. Yamaç köylerde oturan köylüler bu halat köprüyü kullanıyorlardı. Kontrolü yapan görevli, orada oturmakta olan yaşlı bir teyzeyi göstererek:

-Teyzeyi yanınıza alabilir misiniz? diye sordu.

Yaşlı teyzeyi de arabaya alarak yolculuğumuzu sürdürdük. Vadi giderek genişliyordu. Vadinin kenarında yer yer hayvan otlatan, balık tutan insanlar gözüküyordu. Bembeyaz karlarla örtülü Munzur Dağlarının heybeti giderek artıyordu.

Düzlüğe doğru çıkarken yol kenarında üç beş ev sıralanmıştı. Daha da ilerleyince yol kenarındaki barakaları gördük. Barakalarda insanlar yaşıyordu. Yine kentin girişinde güvenlik noktası vardı. Güvenlik noktasından geçip ilçe merkezine girdik.

Ovacık düzlük bir alanda merkezde yaklaşık 6000 nüfusu olan bir ilçeydi. Önce ilçe milli eğitim müdürüne, sonra kaymakam beye uğradık. Ovacık Yibo bizim en sorunlu okullarımızdan biriydi. Okulla ilgili durmadan şikayetler geliyordu. Hatta bu şikayet dilekçeleri bakanlık, valilik, il milli eğitim müdürlüğü, kaymakamlık şeklinde dağıtımlı olarak yapılıyordu. Şikayet dilekçelerinde kullanılan isimler ve imza sahteydi. Hele bir Ali Demir’imiz vardı, onun kim olduğunu bir türlü öğrenemedik. Hala şikayet dilekçeleri vermeye devam ediyor mudur acaba? Bilmiyorum.

Ovacık Yibo’nun etrafında ve bir kısım binalarında geçici süreyle başka ilden gelen bir tugay konuşlanmıştı. Yibo’ya giriş ve çıkışlar askerler tarafından kontrol ediliyordu. Girişte asker bizi de durdurdu: Şoför:

-Milli Eğitim Müdürümüz, dedi.

Ama asker dinlemedi. Belki de konumum hakkında herhangi bir bilgisi yoktu.

-Komutanıma haber vereceğim, dedi.

Komutandan izin gelene kadar yaklaşık beş dakika beklemek zorunda kaldık.

Ovacık yibo’da kapasitesinin üzerinde öğrenci vardı. Çünkü; ilçedeki tüm köy okulları kapatılmış, öğrenciler yibo’ya alınmıştı. Binalar ve lojmanlar yetersiz geliyordu. Bina ve lojmanların bir kısmının askerlerce kullanılması öğretmenler arasında rahatsızlık nedeniydi.

Yıllardır görmediğimiz, yönetemediğimiz okul harap bir görüntü sergiliyordu. Ayşe hanım, Ahmet bey okulla ilgilenmişler ama somut değişikleri gerçekleştirmeye zamanları olmamıştı. Sadece küçük onarımlar yapılabilmişti. Yataklar, sandalyeler, masalar, sıralar hem yetersizdi hem de miadını doldurmuşlardı. Ayşe Hanım ve Ahmet Bey’in bu okulla ilgili samimi çabalarını sürdürecektim. Bu hususta gerek Vali Mehmet Ali Bey, gerek Vali Mustafa Bey kendi dönemlerinde yaptığım her şey için desteklerini esirgemediler. Hem o okul için hem de Ovacık için çok hizmet ürettik sonraki yıllarda. Ovacık’ta yeni bir ilköğretim okulu, bir anaokulu, ikinci bir yibo’yu yaparak, eğitimde altyapı sorununu çözdük. Başaramadığımız tek şey yetişmiş insan kaynağı burada istihdam edememekti. Daha doğrusu bu bizi aşan bir durumdu ve siyasi irade gerektiriyordu.

2000 yılında ilçe merkezinde Yibo’dan başka bir ilköğretim okulu ve bir de lise vardı. İlköğretimde derslik yetersizliğinden ikili öğretim yapılıyordu. Fakat lisede öğrenci sayısı azdı, dershane sayısı fazlaydı. Geçici olarak lise binasında birtakım tadilatlar yaparak ilköğretim öğrencilerinin, ilköğretim binasında lise öğrencilerinin öğrenim görmesini planladık ve uygulamaya koyduk. Böylece ilçede daha o yıl normal öğretime geçildi.

O gece Ovacık Öğretmenevinde konakladık. Eski Adliye binası onarılarak öğretmenevine dönüştürülmüştü. Hatta açılışı da benim dönemime denk gelmişti.

Sabahleyin Munzur Gözelerine gidecektik. O nedenle sabah erken kalkıp kahvaltımızı yaptık. Saat dokuz gibi yola çıktık.

Munzur Gözeleri on-onbeş kilometrelik bir mesafedeydi. Sağımızda bembeyaz kar örtüsü altında Munzur Dağları uzanıyordu. Solumuzda ise yemyeşil ağaçlarla kaplı bir orman yer alıyordu. Tam ovanın ortasında Munzur Çayı kıvrıla kıvrıla akıyordu. Suyun hemen kenarında öbek öbek söğüt ağaçları uyanmaya yüz tutmuştu. Karların erimesiyle birlikte özgürlüğüne kavuşan otlar yeşermiş, kardelenler çiçek açmıştı. Kontrol noktasını geçip az daha ilerleyince müthiş bir manzarayla karşılaştık. Gözeler tam karşımızdaydı. Pek çok kayanın arasından bembeyaz köpükler halinde sular fışkırıyordu. Munzur efsanesinin doğuşuna süte benzeyen bu köpükler neden olmuştu kim bilir. Beyaz köpüklerin hemen yanında dağlara doğru tırmanan tek bir dağ keçisi ilişti gözümüze. Hareketleri son derece yavaştı. Sanıyorum gözelere su içmek niyetiyle inmişti ve bizi görünce su içmeden dönmek zorunda kalmıştı. Belki hamileydi. Hastaydı belki de. Üzüldüm. Kayaların arkasında kaybolana kadar onu izledim.

Böyle bir güzelliğe çok az rastlamıştım. Ama içim rahat değildi. Anladığıma göre hiç kimsenin içi rahat değildi. Bu güzellikleri ne Tuncelililer ne de Tunceli dışından olanlar doya doya yaşayamamışlardı, yaşayamıyorlardı.

 
Toplam blog
: 114
: 860
Kayıt tarihi
: 29.12.06
 
 

Osmaniye Düziçi doğumluyum. Sınıf öğretmenliği, ilköğretim müfettişliği, il milli eğitim müdürlüğ..