- Kategori
- Deneme
Öykülerle yolculuk (otuz dördüncü bölüm-devam edecek)

Öykü demeti
Sonra devam etti. “Sen şimdu oğlanlar nasıl konuşayu deyicaksun. Ha pak onlar İstanbul’ca konişir. Neden bileymusun? Kurbet adamun anadilunu unutturur. Ana südi desen şimdu mamalar çıkınca o da bittu. Anladun mu şimdi ne tediğimi?” deyince Hastafendi “valla çok iyi anladım. Dediğin gibi zaman ve mekan her şeyi etkiliyor, değiştiriyor” deyince o “zaman buni eyu mi eddu, yoğusam koti mu? İşte mesala bunda tabi” dedikten sonra çocuklarının aldığı eğitimle dilleri değişse de karakterleri, ahlakının değişmediğini söyledi. “Hepsu yerinde sağolsin. Saygida sevgide hiç kusir işlemezler” dedi.
Çocukları işin başına geçince ona “baba artık senin dinlenme zamanın. Biz işi yürütürüz” demiş. O da “boylece emeklu olmiş”.
Evi yukarıda Moda’daymış… Orada kendi evi dışında bir dairesi, bir dükkanı varmış. Onların kirası, bir de bağkur maaşı yeti de artıyormuş. Çocukları kendi kardeşleri gibi ayrılmamış. Birlikte kurdukları inşaat şirketinde çok büyük inşaatlar yapıyorlarmış.
Hastafendi “Sürmene’ye gidip geliyor musun?” deyince “gitmez olurmiyim hiç. Orada kenduma bir ev yaptum. Kariyle yazları gidip orada kalayuz. Memleket topraği da. İnsan unutamayı. Çocuklara dedum ki kariyle benu olince köye kömün. Topağına hasret kalduğum Süremen’nin olince doyayum taprağina” dedi. O bu sözleri söyleyince Hastafendinin aklına Temur efendinin çocuklarına “ben köyüme gömün” dediği geldi.
Bu sırada karşıdan eşinin mağazadan çıktığını görünce Hacı Sefer’e “amca muhabbet iyiydi. Ama eşimin işi bitmiş. Benim de ilaç zamanı. İzninle kalkacağım” dedi.
Hacı Sefer gülümseyerek “tabi karu dedinmu akan sular durur. Buralara yolin düşerise belki yine karşılaşuruz” dedi.
Hastefendi Hacının elini sıkıp eşine yöneldi. O da merakla ona bakıyordu. Yanına varınca “kim o adam?” dedi. Hastafendi “ha o mu Sefer amca” diye cevap verdi. Karısı “Sefer kim?” diyecekti, eşinin doğru cevap vermeyeceği aklına gelince yutkundu.
Hastafendinin aklında Hacı Sefer’in “Sürmene’nin toprağına doyamadım, bari koynuna girince doyayım” dediği ve Temur efendiyi hatırlayışı vardı. Onun için dalgınlaşmıştı.
Eşi “şimdi nereye gidelim?” deyince o “gel öğle geçiyor. Sana döner ısmarlayayım, sonra eve gideriz. Ben biraz dinleneyim” dedi. Bunun üzerine eşi telaşlanıp “kendini iyi hissetmiyorsan eve gidelim. Döneri sonra yeriz” dedi.
Hastafendi eşinin döneri çok sevdiğini, kendi rahatsız diye öyle söylediğini bildiği için eşinin elini sıktı “olmaz önce döner yiyelim, sonra gideriz” dedi.
Onun bu davranışı belli ki eşini çok mutlu etmişti. Samimiyetle koluna girdi. Birlikte caddenin karşısındaki dönerciye gidip karınlarını doyurdular. Sonra evlerine giden dolmuşa binip eve geldiler. Bu sırada Hastafendi suskunlaşmıştı. Eşi onun rahatsız olduğu için suskunlaştığını düşünüp hiç konuşmadı.
Çünkü biliyordu ki eşinin nefesi sıkışınca konuşmak bile onu yoruyordu. Yani eşi böyle düşünmüştü.
Ama Hasfendi rahatsızlandığı için değil kulaklarında Hacı Sefer’in Sürmene’nin toprağına doyamadığını söyleyip ölünce toprağına doymak için çocuklarına kendini ve eşini ölünce Sürmene’ye gömmelerini söyledikleri çınlıyor, aklında Temur efendinin çocuklarının babalarının vasiyetine uyup uymadıkları sorusu vardı.
Aslında bu soru kaç kere aklına gelmiş, Temur Efendinin kızının telefonunu kaydetmediğine çok pişman olmuştu.
Böylece o ve eşi kafalarında farklı düşüncelerle suskun, hiç konuşmadan eve geldiler.
Hastafendi oksijen alma bahanesiyle yattıkları odaya geçti. Peşinden eşi elinde su şişesi geldi.
Hastafendi yatağa uzanıp oksijen maskesini burnuna geçirip eşinin oksijeni açmasını bekledi.
Eşi oksijeni açıp, kocasının rahatsızlığına duyduğu üzüntüyle usulca kapıyı kapatıp gitti.
O eşinin arkasından bakarken ona haksızlık ettiğini düşündü. Ama aklına takılan sorulara cevap aramak da onun takıntısı haline geldiği için başka türlü davranmıyordu. Çünkü eşine aklına gelen soruları söylese alacağı cevabın “sana ne onlardan. Sen kendini düşün” olacağını adı gibi biliyordu.
Bu düşünceyle kendine hak verdi. Oksijenin tokurtusuyla dalıp gitti.
Çoban Ali dayı aklına gelmişti…
“Acaba şimdi nerde? Sağ mı?” diye düşünürken onun “bu Kürtle başımıza bela oldu” dediği sırada oğlunun “sen babama bakma abi. Babamın Kürt eşkiyası bile var” dediği Ali dayının oğlunun sözlerini anlayınca “bunu da nerden çıkardın?” deyip oğlunun deyimiyle ‘eşkiyası’ arkadaşını “Nasip benim esker arkıdeşiydi” deyip anlatmaya başlamıştı.
Bunları hatırladı…
Ali dayın anlattığına göre askere İkinci Dünya Savaşının sonlarına doğru gitmiş. Otuz altı ay askerlik yapmış. Buları söyledikten sonra gülmüş “ekserin pitli piyade deyi nam saldı zaman” demişti.
Askerlik yaptığı yerde Nasip diye doğulu bir asker arkadaşı varmış. Bunu anlatırken durmuş “Nasip Kürdüdü” demiş ve anlatmaya devam etmişti.
Bu arkadaşına yüzbaşı kafayı takmış. Geliş, geçiş tokat vurur, bir laf söylermiş. “hep Nasibe eziyet ediyodu” dedi. Nasip bir gün bizim dayı çavuşla birlikte otururken bunların yanına geliyor. Yüzbaşıdan dert yanıyor.
Gırtlağını göstererek “buraya kadar geldi. Ben bu adama dersini vericem” diyor. Bizim dayı, çavuş “yapma Nasip şurda askerliğin bitmesine ne galdı? Sık dişini” deyip Nasip’e başını derde sokmamasını söylüyorlar.
Nasip kafasını sallayıp yanlarından kalkıp gidiyor. Aradan iki gün geçmiş. Nasip gece nöbet yerine gelen yüzbaşıyı ayağından vurmuş. Sonra çekip gitmiş. Tabi olay duyuluyor, Nasip aranıyor, ama yok…
Bizim ihtiyar askerliği bitirip kasabasına dönüyor. Tabi Nasip’i falan unutuyor.
O yıllar askere gitmeden kasabanın dışında bir ağılda çobanlık yaparmış. Kendi koyunlarının yanına biraz “gatıncı” başkalarının koyunları olurmuş. Onları güder, geçimini öyle sağlarmış.
Köye dönünce sürüsünün başına dönüyor. Bu sırada evlenip “çoluk çocuğa garışmış”.
Yıllar öyle geçip gidiyormuş… Ali dayı ağıldan kasabaya pek inmezmiş. “yeyim yeceni” topluca getirir yaz kış orada kalırmış. Kasabaya kırk yılda bir alışverişe veya bakkala bir şeyler almaya inermiş.
O yıllar harp bittikten sonra siyaset çok hareketlenmiş. Seçimlerde DP iktidara gelmiş. Halk İnönü zamanında çekilen yokluklardan bir de memur, özellikle jandarma, vergici baskısından çok yılmış.
Yol vergisi zamanı. Yol yapımı için para toplanıyor, veremeyene “yörü çalış” deniyormuş.
O kadarını Hastafendi babasından da duymuştum. Babası Ali dayıdan daha büyük doksan iki yaşındaydı.
Babası o yıllardaki baskılara kendi köylerinden örnek olarak; bir gün köye gelen vergi memurunun on beş kuruş borcu olan Yusuf isimli köylünün elinden iki koyunun nasıl aldığını, ayrıca onu “öküzün cinsel organından yapılan” kırbaçla nasıl dövdüğünü anlatmıştı.
Benzeri yaşanmışlıklar Ali dayının kasabada da çok yaşanmış. Hastafendinin babası da yol vergisi veremediği için, yol yapımında, halk evi inşaatında çalıştığını anlatmıştı.
Devir tek parti devri. Yurttaş bilinci oluşmamış toplum; yeni yeni örgütlenen ve demokratik geleneklerin, kurumların henüz oluşmadığı bir devlet yapısı ve bu yapıda görev alan birçok çıkarcı, çarpık insan.
Bütün bunlardan yılan halk DP’ye sarılmış. “Gurtuluşu onda görmüşle”. “Öncüleri iyi işle iyi gidiyomuş”…
Dünya yıkılsa İnönü’den dönmeyecek olan babası, dedesi bile oy vermedikleri halde DP iktidarını iyi gibi görmüşler.
Aradan birkaç yıl geçmiş. Bu sefer sazı eline “demokratla almış” …
Devir yine tek parti iktidarı gibi olmuş…
Yine birileri “asdığı asdık kesdiği kesdik” olmuş. Kasabanın muhtarı aynı zamanda tek bakkalı olan adam aynı zaman DP başkanıymış. Çok şımarık biriymiş. İstediğine istediğini verir, istemediğine veya partili olmayana “yok” dermiş.
Bizim ihtiyar yani Çoban Ali de malum dededen İnönücü, Halk Partili. Demokrat başkan bakkal Çoban Ali’den çekinse de arada zorluk çıkarırmış.
Çoban Ali dayı buna çok içerlermiş. “Bir punduna getirip şunun dersini versem” diye içinden geçirirmiş. Bazen de “ula döyüs bene bela olmasın” dermiş.
Artık daha az kasabaya inmeye başlamış…
Aradan epey zaman geçmiş… Derken bir gün “bi bakmış Nasip garşısında”. Onu görünce “tingidek düşmüş”.
Aradan “bilmem şu gada yıl geçmiş. Ansızın garşısında esger arkıdeşi”. Siz böyle bir durumda şaşırmazmısınız? Haliyle Ali dayı da çok şaşırmış.
“Elinde” dedi “nerden almış kimbilir? Bi tüfek geldi, selamünaleyküm Ali gardaş dedi” diye anlatıp burada biraz durmuştu.
O yılları hatırlamaya çalışıyordu veya hatırlamış sanki yaşıyordu. “Haliyle çok şaşırmışım” demişti. Çünkü Nasip o sıra aklından bile geçmiyormuş.
“Ooo! Goca arkıdeş Aleykümselam, emme sen nerden çıktın böyle?” diye şaşkınlığını belli etmiş.
Nasip gayet sakin “gardaş ben o günden sonra çok dolaştım. Memlekete gittim. Bizim oralarda duramadım. Çünkü bizim oralarda insanın dostu kadar düşmanı da vardır. Epeydir dolaşıyorum. Senin şehre gelince aklıma sen geldin. Dur şu bizim çoban gardaşa gideyim. Belki orda bir süre kalırım deyip geldim. Ama olmaz Nasip ben seni misafir edemem dersen çeker giderim” demiş.