- Kategori
- Deneme
Öykülerle yolculuk (yirmi altıncı bölüm)

Öykü demeti
Ama dolmuşta ona bu konuda fikir verebilecek kimse yok gibiydi. Çünkü hepsi genç genç insanlardı. Dolmuşta tek yaşlı kendisiydi. Diğer yolcuların ona ‘amca bu saatte ne işin vardı. Ha evinde oturaydın ya’ der gibi baktıklarını düşünüp rahatsız oldu. Yanındaki yolcuya baktı. Göz göze gelince selamlaştılar.
O da gençten işçi görünüşlü biriydi. ‘Hayırdır amca erkenden’ deyince Hastafendi az önceki düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu düşünüp bu soruya biraz kızdı, ama belli etmedi. Sadece ‘ihtiyarlık amcam… Bu saatte biz doktordan başka nereye gideriz ki? Üstünüze afiyet biraz rahatsızım da’ dedi.
İşçiye benzeyen genç ‘geçmiş olsun amca. Nefes darlığı var galiba’ deyince içinden ‘la havla’ çekip sohbeti kısa kesmek için ‘var amcam var. Bir o olsa iyi ya. Amcanda daha ne marifetler var da burası konuşma yeri değil’ dedi.
Genç sanırım onun kızdırdığını fark etti. Başka hiç soru sormadı. Zaten iki durak sonra indi. Ama inerken ona dönüp gülümseyerek ‘amca sana Allah kolaylıklar versin’ demeyi de ihmal etmedi. Sanırım ‘ne kızdın amca? BMC kamyon gibi hırlayıp tıslıyordun da ondan öyle dedim. Yoksa senin işin zor olduğunu anlamak için Arif olmak gerekmez’ demek istemişti. Hastafendi de aynen öyle anladı, gencin arkasından ‘gül bakalım gül. Benim yaşa gel de o zaman göreyim’ diye mırıldanıyordu.
Sanırım yüksek sesle mırıldanmıştı ki ayakta olanlar dahil etrafındaki yolcular kikirdedi. Yandan birisi ‘amca yaş kaç?’ deyince içinden ‘al bakalım başına belayı meraklı turşu. Yanındakine merakla bakınca sonunda böyle milletin oyuncağı olursun’ diye geçiriyordu.
Soruyu soran gence ‘altmış üç yaşındayım delikanlı az mı?’ dedi. Delikanlı ‘ oo amca valla o kadar göstermiyorsun. Helal olsun’ diye cevap verdi.
Bu söz biraz koltuklarını kabartmıştı. ‘Sağ ol delikanlı görüntü fena değildir de içimiz eskidi’ dedi. Sohbet bu şekilde uzayıp gidecekti belki, ama o soruyu soran genç de gelen durakta indi. İnerken ona gülümseyerek ‘olsun amca yine maşallah’ deyip indi.
Hastafendi bu gençten gıcık almamıştı. Çünkü ne de olsa genç bulup övmüştü onu. Hastalığın boyutu ne olursa olsun içindeki yaşama heyecanıyla kendini genç hissediyordu. Ta ki ayağa kalkıp adım atana kadar. O zaman yaşlılığı ve işe yaramazlığı kafasına dank ediyordu.
O gencin ‘olsun amca yine maşallah’ deyişinin verdiği keyfi tadarken dolmuş son durağa gelmişti. Orada ayağa kalkıp dolmuştan oflayarak inerken o keyiften eser kalmamıştı.
Çünkü son zamanda bel ağrıları yine başlamıştı. Bu ağrılar ona yaklaşık beş yıl önce yaşadığı narkozsuz omirilik çimentolama operasyonunu hatırlatıyor aklına ‘yine mi aynı operasyon söz konusu olacak’ sorusu gelince canı sıkılıyordu.
Korkusu o ameliyatta duyduğu acılar değildi. Asıl korkusu o operasyon sonunda sakat kalma tehlikesindendi.
İlk operasyonda iki saat boyunca onca acıya aldırmadan direnmiş, içinden hep ‘ya kalkıp yürümeyi, ya da sedyede ölmeyi’ dilemişti.
Onun için şimdi duyduğu bel ağrıları onu çok korkutuyordu. Bel ağrısıyla az önce yaşadığı keyifli anı çoktan unutmuştu. Yakındaki ilk otobüs durağına kendini attı. Orada biraz soluklanıp daha sonra deniz kenarındaki kanepelere gidecekti.
Bu sırada gözü yine etraftaydı. Kadıköy henüz yeni hareketleniyordu. Telefondaki saate baktı, sekiz buçuğu gösteriyordu. “Allah Allah” dedi. Bu kadar erken yola düştüğüne şaşırmıştı. Etrafta gelen otobüslerden inip vapurlara koşanlar, vapurlardan inip otobüslere koşanlarla tam bir koşuşturma alıp yürümüştü.
Onun bu koşuşturanlara bakarken beyni dönmüştü. Cebinden oksijen ölçeri çıkarıp parmağına taktı. Seksen sekizi gösterince içinden ‘iyi bu beni deniz kenarına kadar götürür’ diye geçirip ayağa kalktı ve deniz kenarına doğru yürüdü. Orası da sakindi. Bakındı hemen ilerde ağacın dibinde bir kanepe gördü. Gidip oraya kuruldu. Elindeki hiç eksik etmediği su şişesinden bir iki yudum alıp denizi seyretmeye başladı. Hava güneşliydi. Deniz de oldukça durgundu. Sadece gelip giden vapurların oluşturduğu dalgalar kabarıp gelip kenara vuruyordu.
İçinden oturduğu yerin de deniz olduğu geçti. Geriye doğru baktı. Haydar dayının dediğine göre bu meydan olduğu gibi denizdi. Kayıkçı iskeleleri de o geride caddenin hemen yanında sıralanmıştı. Kendi kendine gülümsedi. ‘Yüzme bilmediğim halde denizin içindeyim’ diye aklından geçiriyordu.
O sırada kendinden oldukça yaşlı bir bey selam verip oturdu. O da selamı aldı, ama içinden ‘be herif o kadar boş yer vardı gelip beni buldun’ diye söyleniyordu.
Yanına oturan sanki onun içinden söylendiğini duymuş gibi gülümseyerek “etrafta çok boş kanepe var. Ama insan bir başına sıkılıyor. Onun için gelip yanına oturdum. Sanırım seni de evden kovaladılar” dedi.
Yaşlı adamın hoş hali konuşmasındaki sıcaklık onun tepkisini yumuşatmıştı. Adamın en son “sanırım seni de evden kovaladılar” sözüne gülümseyerek “yok dayı ben kendim kaçtım. Hanımın haberi bile olmadı” dedi.
Dayı “ha hanım kovmuş, ha habersiz kaçmışın. Ne fark eder. Sen de benim gibi deniz kenarına gelip kendini dinlemek istemişsin” deyince irkildi. Gerçekten buraya bu saatte kendini dinlemek için gelmişti. Temur efendi, kayıkçılar hepsi onun kendini dinlemesini sağlayan, onun iç dünyasında yarattığı bir dünyanın insanları değil miydi? Günlerdir Temur efendinin izini niye takip ediyordu ki?
O dayının sözleriyle içinden bunları geçirdi sonra dönüp ona “haklısın galiba. Farkında değildim, ama siz söyleyince fark ettim. Gerçekten buraya kendimi, içimdekileri dinlemek için geldim” dedi.
Onun bu sözlerini dikkatle dinleyen ‘dayı’ kendini tanıttı. Yetmiş yedi yaşındaymış. Evliymiş. Çocuklarını çoktan yuvadan uçurmuş. Hala sevdiği bir eşi varmış. Aslında her yere onunla gidermiş.
Ama yine de ondan ayrı böyle bir kenara çekilip kendini dinlemeyi çok severmiş. Eşi uzunca süredir hastaymış. Onu rahtsız etmeden birçok sabah erkenden buraya gelir denizi seyreder sonra da evine dönermiş.
Burada deniz kenarında İstanbul’a ilk geldiği anları düşünmek ona ayrı bir hoşluk veriyormuş.
O dayı bunları söyleyince Hastafendi heyecanlanmıştı. “Afedersiniz. İstanbul’a ilk geldiğim günler dediniz. İstanbul’a ne zaman geldiniz?” deyince adam derin bir geçirip “Bin dokuz yüz elli sekiz yılıydı” dedi. “İlk o zaman denizi gördüm” diye devam etti.
Onun bu sözleri Hastafendiyi daha heyecanlandırmıştı. Etrafına bakınıp “sanırım buralar denizdi o yıllar. Öyle değil mi?” diye sordu. ‘Dayı’ başını salladı “doğru dedin. Buralar hep denizdi” dedikten sonra geriye dönüp karşıdaki binaları işaret etti. “Deniz o binalara kadar gidiyordu. Bu meydan falan hep denizdi” dedi.
Kastamonuluymuş. Kastamonu’nun bir köyündenmiş.. Babası onu okutmak için çok uğraşmış. Onun en çok öğretmen olmasını istiyormuş. Aslında haşarı bir çocuk da değilmiş, ama aklı derslere fazla ermiyormuş. Babası baktı olmayacak ilk mektepten sonra onu yanına almış.
Babası iyi duvar ustasıymış. Kerpiç ev yapmakta üstüne yokmuş. Onun yanında çalışırken askerliği gelince askere gitmiş. Askerliği yapıp köye döndüğü sırada köyde her yerde bir İstanbul yarenliği gidiyormuş. O askerlik sonrası bir iki hafta gezip dinlendikten sonra babası ona “İstanbul’a git” demiş.
Babasının İstanbul’da asker arkadaşı varmış. O babasına haber gönderip “İstanbul’a gelmesini İstanbul’da inşaat işinin alıp yürüdüğünü. Çok ustaya ihtiyaç olduğunu” diyesiymiş. Babası kendisi köyünü kıyıp o arkadaşının çağrısına uymadığına çok pişmanmış. “Şimdi bizden geçti, ama sen git oğlum gurtar kendinü” demiş. O da baba sözü dinleyip elinde babasının arkadaşına yazdığı mektup ve adresi “ver elini İstanbul” deyip düşmüş yola.
Hastafendi onu dinlerken gözünün önüne Haydar dayı geldi. Onu da aynı sözlerle muhtar İstanbul’a gidip kendini kurtarmasını söyleyince o da “ver elini” deyip İstanbul yollarına düşmüş.
Ver elini İstanbul…
Hastafendi gülümseyerek ona “Dayı ‘ver elini İstanbul demişsin. Peki İstanbul elini verdi mi sana?” diye sordu.
‘Dayı’ hafiften bir kahkaha attı. “Yeğen yanına otururken seni pek sosur bulmuşdum. Ama sen baya sohbet adamıymışsın” dedikten sonra “nerdee İstanbul adama elini verir gibi yapar kolunu gapar. İşde bana bak. Geliş o geliş. Bi anam babam öldüğünde giddim köye. O gün bugündür kolum İstanbul’un elinde hala kurtaramadım. Amma ölünce kurtarıcam kolumu” dedi.
Hastafendinin “nasıl kurtaracaksın?” diye baktığını fark edip “çocuklara tembih ettim. Ne zaman hakkın rahmetine kavuşursam beni köyüme götürüp gömecekler” deyince hastafendinin aklına yine Temur efendi gelmişti. “Acaba çocukları babasının vasiyetine uyup onu köyüne götürdüler mi?” diye aklından geçiriyordu.
‘Dayı’ “ne o hemşerim bir den durgunlaştın” deyince o “yok dayı aklıma bir şey geldiydi de. Eee sonra?” dedi.
O “ne sonrası hepsi bu” deyince Hastafendi “ver elini İstanbul deyince ne oldu? Onu sordum” dedi.
‘Dayı’ “ha o mu? Nolcak canım? Bindim trene lakıdık lukuduk sallana sallana geldim. Elimde zaten adres varıdı. Haydarpaşaya gelince bir kayığa atladım. Geldim Kadıköy’e” dedi.
Geriye döndü. Karşıda meydanın yukarısında bir yeri işaret ederek “orda bir kahve vardı. Ferhat’ın kahve. Sorarak orayı buldum. Babamın asker arkadaşı zaten Kadıköy’lü. Akşamları o kahveye uğrar, oradan işçi alırmış. Kahveci de onu tanıyormuş. Akşama kadar bekledim. Babamın arkadaşı gelince gösterdiler. Verdim mektubu. Beni göre kapa aldı. Bi hoşbeş derken aldı beni evine götürdü. Ondan sonra onun yanında, başka yerlerde çalıştım. Kendime de Üsküdar’da iki katlı bir ev yaptım yukarıda. İşde öyle geçinip gidiyoruz” dedi. (devam edecek)