​ Öykülerle yolculuk (Birinci bölüm) / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Haziran '14

 
Kategori
Deneme
 

Öykülerle yolculuk (Birinci bölüm)

Öykülerle yolculuk (Birinci bölüm)
 

Öykü demeti


Merhaba; Yolculuk vakti geldi. Daha önce iki sayfadaki açıklama yaptığım yazılarımdaki öykü yolculuğuna bugün buradan başladım. Çok önce hazırlandığım ‘öykülerde insanlara dokunarak yürümek’ biçiminde özetlenecek düşüncemi süren sağlık sorunlarım nedeniyle hep ertelemiştim. Ama anlaşılan sağlık benim için hep sorun olarak devam edip gidecek.

 

Bir yerden de başlamam gerekiyor. Kısmet Süreyya Paşa hastanesinden yürümek imiş… ‘Bu yolculuk ne? Neyin yolculuğu? Yolcu Kim? Yolculuk nereye? Ne kadar süreli bir yolculuk?’ gibi okuyanın kafasında belirecek soruların cevabını kendi sayfamda ve feysbuk sayfasında açıklamıştım. Zaman zaman yerine göre yeni değerlendirmeler olabilir. Öyküleri şimdilik haftada bir kendime ait iki sayfamda paylaşacağım. Ayrıca Radikal Blog ve Goguldaki sayfalarımda da paylaşacağım. Zaten budan sonraki süreci yol arkadaşımla birlikte belirleyeceğiz.

   

Yol arkadaşım bu konuda ilk iki paylaşımımı en iyi anlayan feysbuktan tanıştığım, kendime çok yakın gördüğüm arkadaşım olacak. Çünkü o arkadaşım ilk iki paylaşımıma yaptığı yorumda bu yolculukta benim öykülerden ortaya çıkan kadim dostum Kör Kadı’nın yerini alacağını bile yazdı.

   

Herkes veya herhangi bir yolculuğa çıkan herkes bile/bilir; Kişinin yanında onu anlayan, zaman zaman onun yerine geçerek yükünü paylaşabilecek arkadaş ve arkadaşlar varsa bu yolculuklardan zevk alınır. Gidilecek yer varsa oraya keyifle varılır. Hedef sonsuzdaysa yolda hiç sıkılınmaz. Yani ben öyle düşünüyorum. O arkadaşım da öyle düşünmüş ‘ben kendimi Kör Kadı kabul ediyorum’ demiş. Ben de ‘merhaba Kör Kadı hazırsan çıkalım yola’dedim. Son mesajında zaten hazır olduğunu yazmış. Bugün birlikte herkese ‘merhaba’ dedik, çıktık yola.

   

Bu yolda anlatıcı benim. Yol arkadaşım da beni bana anlatan yer yer eleştiren kılavuzum olacak.

   

Herkes, daha doğrusu kitap okuyanlar, dinlemesini bilenler bilir. Anlatıcı ama yazarak, ama sözle bir anlatıya başlarken bir başlangıç yapar. Örneğin ‘o gün, o sırada, bir akşam vakti, yağmur yağıyordu, kadın ağlıyordu vb klasik başlangıçlardan biriyle anlatıya başlar.

   

Bizim öykü de ‘o geceden önceki gündü’ diye başlar.

   

O geceden önceki gündü. Bizimki her zaman olduğu gibi erkenden kalktı. Hep yaptığı gibi nefesini kontrol etti. ‘Fena değildi’. Önce notbukunu açıp internet bağlantısı yaptı. Mesajlara baktı. Sayfada geriye doğru gezindi. Her şey hep önceki günlerde olduğu gibiydi. Sayfa arkadaşları kendilerine göre gündemi okuyan birçok paylaşımda bulunmuştu. Hep olduğu gibi sayfasında ‘günaydın’ paylaşımları vardı. Önce günaydınları cevapladı. Buna önem verirdi. Aslında sayfa arkadaşlarından şahsen tanıdığı çok azdı.

 

Dört yüze yakın sayfa arkadaşı ve eklendiği sayfalardaki binlerce kişiyi o sayfalardan tanıyordu. Radikal blogdaki köşesinde de otuz dört bin okuru olmuştu. O hep bunlarla övünür buna da çok önem verirdi. Onlarla beyninde kurduğu dostluklar sayesinde kendini hiç yalnız hissetmezdi. Halbuki bütün insanlar gibi o da yapayalnızdı. Bunun da farkındaydı. O arkadaşlarını yolda belde görse yanlarından geçerken onların onu veya onun onları hiç tanımayacağını biliyordu. Ama o ‘olsun. Ben içimde onlarla öyle bir dünya kurdum ki. O dünyada onlarla birlikte gezinmekten öylesine keyifliyim ki. Bunu hiçbir şeye değişmem’ derdi.

   

‘Kime öyle derdi?’ diye aklınıza gelmiştir. O kişi benim. Ben tam altmış yıl onun dert babalığını yaptım. O anlattı ben dinledim. Öyle despottu ki benim kendimi ifade etmeme hiç olanak tanımadı. Yani ‘ben’ onun içindeki öykücü kişiliğiyim.

   

‘Hoppala hiç insanın içinde başka bir kişilik olur mu?’ demeyin. Olur. Aslında bütün insanlar çok kişiliklidir. İçindeki kişilikleri yalnız o insan bilir. Hoşuna gideni veya işine geleni öne çıkarır, ötekileri saklar. Bütün insanlar böyleymiş. Ben iyi Frued okuruyum. Bunu onda öğrendim, doğru olduğuna aklım yattı.

   

Siz de geçin aynanın karşısına sorun kendinize ‘kaç kişiyim?’ diye. Korkmayın o anda sizi kimse duymuyor. Kişinin kendi içine neyi itiraf etti, kendini neyle suçladı, neyle övündü. Bunu ancak kişinin kendisi bilir. Bu bizim değil, felsefenin konusu. Şöyle bir değindik. Herkesin içinde bir mahkemesi varmış. Bu bütün insanlar için geçerlidir. En aşalığından en kalitelisine kadar bütün insanlarda geçerlidir. Zaten bütün insanların kimseye itiraf edemediği, yalnızca kendi bildiği ne aşağılık, ne sapkın yönleri var kim bilir? Bunu Halim’in ninesi biliyormuş. Halim’e ‘insan kendiyle mahkimileşmeli. O mahkimenin insana kestiği ceza gabir azabından bile böyüktür. O cezaya vicdan azabı mı ne deyola. Allah heç bi guluna vicdan azabı vermesin’ diye kişinin kendiyle yüzleşmesini tarif eder.

   

Nereden nereye? Öykü yolculuğu böyle bir şey olacak. İnsanlarda insan öykülerinde gezineceğiz. Bu anlatıyı takip edenler dilerse bu yolculuğa o anda anlatılana uygun küçük öyküleriyle katılabilir. Öyle olursa o öyküleri de kendi öykülerimizde yaşatırız. Bu çorbada tuzları olmuş olur. Benim düşündüğüm yolculuk böyle bir yolculuk.

   

‘Nerde kalmıştık?’

   

Hatırladım. Bizimki sayfalardaki günaydınlara (sanki kendine yapılmış gibi) tek tek cevapladı. Paylaşımlarda dolaştı. Bazılarına yorumla katıldı. Bu sırada haber saati de gelmişti. Televizyonu açtı. Bir kulağı bir gözü tv.de diğer gözü sayfada gibi her zamanki vaziyetini aldı.

   

Aklına iki gün sonraki resim sergisi geldi. Çok eskilerden tanıdığı bir arkadaşının resimleriyle karma resim sergisine katıldığı ve isteyenin katılabileceği yönünde çağrı yaptığı sergiydi. Oraya gitmeyi düşündü. Herkes davetli ya o haydi haydi davetli sayılırdı. Çünkü o arkadaşı çok eskilerden olsa ve uzun süredir hiç görüşmeseler de kendince hep değer verdiği bir arkadaşıydı. O öyle düşünüyordu.

   

Yine aklına onu bir süre önce aynı semtte davet edildiği resim sergisi geldi. O daveti şahsen almıştı. Davet eden feysbuktan tanıdığı ama sanki kırk yıllık tanış gibi sempati duyduğu bir kişiydi. O sıra o sergiye gelme olanağı olmadığı için o arkadaşına katılamayacağını iletmişti. Aslında o sergiye katılmayı çok istemişti. Çünkü Yaşar Kemal de davetliydi. Onunla tanışma olanağı vardı. Onu kaçırmıştı. Oysa en büyük düşü Yaşar Kemal’le tanışmaktı. Kısmet olmadı.

   

Zaten hep böyledir. Bir insan bir şeyi çok ister ister. Tam o istediği olacaktır; sudan bir sebeple isteğinin gerçekleşmesini kaçırır. Bunu bu yazıları okuyan herkes bilir. Kim bilir? Onların da çok isteyip, tam gerçekleşecekken çok basit sebeple kaçırdığı ve sonradan çok yandığı andığı anları vardır. Yalnız bizimki hiç keşke demeyi veya dönüp geriye bakıp yanmayı sevmez. O anları hemen öykü haline getirir başka yaşamlara yamar. Bu şekilde unutur. O şekilde bu yaşa gelebildi. Yoksa herkes gibi dayanması çok zor anlar yaşadı. Gören yaşını hep yanlış, daha genç tahmin eder. Yani kaporta oldukça düzgün sayılır da ‘motor gidik’. Ne kadar ‘gidik’ bunu da ancak o bilir tabi. Bana göre ‘rektefe’ bile yapılsa işi zor. O sıra bunlar aklından geçti.

   

Eşi o sıra kahvaltı hazırlıyordu. Ona sergiden bahsetti ‘sen de gelirmisin?’ dedi. Eşi kaç gündür evi yerleştireceğim diye yorgundu. Zaten o önce gelmiş, ‘ben kızın evi düzenleyeyim, sen sonra gel. Şimdi beraber gidersek rahatsız olursun’ demiş ve öyle olmuştu.

   

Aklına onu resim sergisine davet eden arkadaşı geldi. Onu davet etmeyi düşündü. Sanki sergi sahibi gibi o arkadaşına sergiden bahsedip birlikte gitmeyi, bu arada yüz yüze tanışmayı önerdi. Zaten o arkadaşı ona ‘buraya gelince mutlaka görüşelim’ demişti. İkisi de bu sergiyi tanışma fırsatı saymayı düşündüğü için arkadaşı daveti kabul etti ve açılış saati için randevulaştılar. O arkadaşının büyük bir nezaket içinde birlikte sergiye gitmeyi kabul etmesi hoşuna gitmişti.

   

O sırada işe gitmek için kalkan kızına konuğunu anlattı ve ‘yarından sonra bir sergi var. İzin alıp bizimle gelirmisin?’ diye sordu. Kızı ‘annem gelmiyor mu?’ diye sordu. ‘O yorgunmuş gelemeyecek, yol için klavuz sen olacaksın’ dedi. Kızı ‘tamam baba, izin almaya çalışırım’ deyince kılavuz işini halletmiş oldu. Sonraki saatler hep aynı geçti.

   

Ertesi gün de aynı başladı. Ama bizimki kendini iyi hissetmiyordu. Öğleye kadar bekledi. Ertesi günkü hava durumunu öğrendi. Öğleden sonra kendini yokladı. Üç dört gün dışarı çıkamayacaktı. Dolayısıyla sergiye gitme işi yattı. Önce o arkadaşını aradı. Durumu anlattı. Sergiye gidemeyeceği için özür diledi. Sonra buluşma konusunda anlaştılar. Kızını arayıp ‘izin alma sergiye gitmiyoruz’ dedi. Kızı her zamanki paniğine kapılmış ‘bişi mi oldu?’ diye soruyordu. Ona bir şey olmadığına ikna etti. Ama hafiften rahatsızlanmıştı.

   

Zaten en büyük sorunu buydu. Onu ondan çok sevdiğini zannedenleri üzmemek… Aslında bu zorluğu herkes yaşar. Bu ilginin yanlışlığını bu yolculukta öykü kahramanlarıyla yaşayacağız.

   

Kızını da ikna edince artık hastalığının seyrini rahat gözlemleyebilirdi. Öyle de yaptı. O gün de öyle geçti.

   

O gece rahatsızlığı arttı. O içinden sabırla ‘sabah bir hastaneye gitmeli’ diyordu. Kızının ve eşinin ikide bir ‘rahatsızsan hastaneye gidelim’ diye ısrarına hep olmazlandı. Çünkü bu hastalık bir günün hastalığı değil ki. Yıllardır hep hasta. Her rahatsızlanışında apar topar hastaneye gitmek çok zor. Sonra o da her hasta gibi kendini doktora gide gele uzman doktor olarak görüyordu. Yani her insanın bilgisiz fikir üretmesini o da hastalığı konusunda yapıyordu.

   

Neyse saatler geçti. Gecenin dördü. Artık ‘pes’ dedi. Durum kötü. Acilen hastaneye gitmesi gerekiyor. Eşini ve kızını kaldırdı. Son bir gayretle ‘hastaneye gidelim’ dedi.

   

İkisi de huyunu biliyordu. Çok zor durumda olmasa asla bu saatte gidelim demez. Her ikisi de telaşla kalktı. Önceden düşünülerek telefonu alınan Kapitol taksiye telefon edildi. Onu ve kendilerini hazırladılar. Gerçekten çok rahatsızdı. Taksi hemen geldi. Karısı ve kızı koluna girdi. Birlikte zar zor taksiye bindiler. Kızı şoföre ‘acele Haydarpaşa Hastanesi’ dedi. Ve taksi yürüdü.   (devam edecek)

 
Toplam blog
: 182
: 232
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..