​ Öykülerle yolculuk (ikinci bölüm) / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '14

 
Kategori
Öykü
 

Öykülerle yolculuk (ikinci bölüm)

Öykülerle yolculuk (ikinci bölüm)
 

Öykü demeti


Kızı taksiciye ‘Haydarpaşa hastanesine gidelim’ deyince şaşırdı. Çünkü o Haydarpaşa deyince tren garını biliyordu. Geçmişte İstanbul’a ilk kez 1964 te Kuleli sınavı için gelmişti. O zaman yanında dayısı vardı. Trenle geldikleri için Haydarpaşa’da inmişlerdi. O ilk kez geldiği Haydarpaşa’da sahile inen merdivenlerden defalarca inip çıkmış. Sahile indiğinde geriye dönüp gar çıkışına uzun uzun bakmıştı. O çıkışı filmlerde gördüğü için çok heyecanlanmıştı. Dayısı o sıra sinemacılık yapıyordu. En son yanına gittiğinde ‘sinemadaki filmlerden burada çekilen çok film var’ diye açıklama yapmış, ikisi birlikte epey bir süre gar kapısından filmlerde gördükleri artistlerin çıkmasını beklemişti.

Kızı şoföre Haydarpaşa hastanesi deyince aklın bunlar gelmişti. Ama bu sırada nefes alması da giderek zorlaşıyordu. Bizimkinin kafa geçmişe böyle gidip gelirken taksi acilin önünde durdu. Taksinin önünde oturan kızı telaşla inip onun kapısını açtı. Eşi de öbür kapıdan inip gelmişti.

O zorlukla taksiden inerken kızı taksi parasını ödedi, sonra annesiyle birlikte onun koluna girip acil kapısına yöneldiler. Ona bu acil kapıları tanıdık geliyordu. Hastanelere gide gele alışmıştı. Kapıdan içeri girdiler. Kızı telaşla ne tarafa gideceklerini anlamaya çalışırken bir görevli tekerlekli sandalye ile koşup geldi.

Herhalde bizimkinin kapıdan girişte görüntüsü alarm veriyordu. Görevli onu arabaya bindirip hızla arabayı bir yere doğru itti.

Arkasında kızı ve karısı yetişmeye çalışırken o ‘saltanat başladı yine’ diye mırıldanıyordu. Acildeki bu tür karşılamalar için ‘saltanat’ ifadesini kullanırdı. Gerçekten acillerde en itibarlı veya en fazla önemsenen hastalar onun rahatsızlığında olanlardı. Acillerde gördüğü ilgiyi hayatının hiçbir alanında görmüyordu. Bu yalnız onun için değil herkes için böyleydi. O öyle düşünüyordu.

Kim ne derse desin son zamanlarda özellikle acil hizmetleri çok iyileşmişti. Bu iktidar için sağlık politikası yönünden eleştirilecek bir çok yan olsa da buralarda veya hastanenin diğer alanlarında en alt biriminden en üst birimine kadar sağlık emekçilerinin olağanüstü gayretini, fedakarlığını kimsenin görmezden gelme hakkı yoktur. Bizimki müzmin hasta olarak bunu yaşayarak biliyordu.

Hastanelerde özellikle doktorlara yönelik saldırıları duyunca çok öfkelendirdi. Adı gibi bilirdi ki asıl suçlu o hasta yakını denenlerdi. Onların cahillikle, aşırı bencillikle sağlık görevlilerinin işini ne kadar zorlaştırdığını buralara geliş gidişlerinde hep görüyordu.

Burada asıl kusur hastane yönetimlerinindi. Onlar iktidara yaranmak için çok popülist davranıyordu. Hastanelerde kural diye bir şey yok. Her isteyen istediği gibi istediği yere girip çıkabiliyor. Hele siyasi bir torpili varsa onları hiç engelleyen yok. Dolayısıyla sağlık görevlilerinin, doktorlarının görev yaptığı yerler dingonun ahırına dönüyordu.

O bunları hep görüp bildiği için tepkiliydi, ama yapacağı bir şey de yoktu.

Onun kafası böyle düşüncelerle gidip gelirken görevli hızla onu kırmızı ışıkların yandığı bir yere getirdi.

Orada çok güzel gözleri olan güzel bir bayan doktorla yakışlıklı gençten bir doktor onu karşıladı. Diğer görevlilerle birlikte arabadan indirip sedyeye yatırdılar. Bu sırada güzel gözlü güzel bayan doktor ‘aman dikkat amcayı üzmeyin’ diye görevlileri uyardı.

Sedyeye yatarken doktorun ‘aman dikkat amcayı üzmeyin’ dediğini duyunca ‘amca’ lafına bozuldu. Bir şey diyecekti sustu. Gerçi biraz yaşlıydı, ama kendine ‘abi’ denince daha mutlu oluyordu.

O bunları düşünürken burnuna oksijen maskesi taktılar. Gençten doktor sol koluna damardan bir şey verirken güzel gözlü bayan doktor sağ bileğinden kan alıyordu. Bizimki içinden ‘kan gazı’ dedi.

Çünkü kan gazı için kan bilekten atar damardan alınıyordu. Kalbe giden kandaki gazın niteliğinin ölçümü… Bunu Denizli’de Pamukkale Üniversitesindeki doktorundan öğrenmişti.

Her şey çok hızlı oluyordu. Az sonra güzel bayan doktor elinde bir şeylerle geldi. Maskeymiş. Onu yüzüne taktılar. Bir şeylerle bağladılar. Birden ağzı burnu kulakları oksijenle dolmaya başladı. Onu oksijenle boğsalıyorlardı.

Bunu ilk kez yaşıyordu. Bir hoş olmuştu. Güzel bayan doktor ‘amca bu bir süre takılı kalacak. Rahatsızlık olursa işaret et’ dedi. Yine ‘amca’ demişti. Bizimki ‘amca deme be ya’ dedi, ama içinden. Geri yaslandı.

Kükreyerek gelen oksijenin tadına varmaya çalışıyordu. Bu sırada bilekte kan almaya devam ediyorlardı. Yedi kere kan gazı içi kan aldılar.

Oksijenle boğsalama yaklaşık iki saat sürmüş. Kızına gözüyle ‘kaç saat geçti?’ diye sordu. O iki saat diye işaret ederken gençten yakışıklı doktor geldi maskeyi çözdü. ‘Nasılsın amca’ dedi. Bizimki artık amcalığı kabullenmişti. ‘Öncekine göre daha iyiyim’ dedi.

Daha önceki acile gidip gelişlerinden farklı işlem yapılmış, onca oksijen yutturulmuştu, ama oralarda bir prednolle damar yolu açılışında duyduğu rahatlık yoktu. Buna şaşırmıştı. İçinden ‘yavaş yavaş açılırım’ diye düşünüyordu.

Güzel gözlü bayan doktor ortadan kaybolmuştu. Sanırım mesai değişiklik saatiydi. Şimdi başı türbanlı bir doktor gelmişti. Ondan biraz uzak durup bir şeyler söylüyordu.

Deminki bayan doktorla bunun ilgisini karşılaştırdı. Bu doktor da ilgi gösteriyordu, ama herhalde bizimkini erkekten saydığı için biraz mesafeliydi.

Bunu düşünüp ‘Eee tabi ne kadar yaşlansam da görüntümle yine erkekten sayılırım’ diye içinden güldü.

O bunları düşünüp, içinden gülerken gençten doktor daha gitmemişti. Yanına geldi ‘amca sana yoğun bakım arıyoruz. Bir gece orada kalsan iyi olacak’ dedi. Bizimki eve gitmeyi düşünürken yoğun bakım lafını duyunca irkildi. ‘Mutlaka gitmem gerekiyor mu?’ dedi. Doktor ‘amca gitsen iyi olur. Geldiğinde durumun çok kötüydü. Daha düzelmedin, git’ dedi. Bizimki ‘gıypıtmak için’ ‘Özele de gönderilebilirmiyim?’ dedi. Doktor ‘tabi’ deyince ‘ama ben para ödemem’ dedi. Doktor yoğun bakımlarda para ödenmediğini söyleyince kaçacak yeri kalmamıştı.

Bu sırada doktor ‘sen gidebilirsen bir de Süreyya paşaya git. Orası araştırma hastanesi senin için iyi olur’ dedi. Bizimki ‘sağ ol giderim’ dedi, ardından ‘doktor bey ben yoğun bakıma gitmek istemiyorum’ dedi.

İstanbul’a gezmek için gelmişti. Yoğun bakımlarda uğraşmak istemiyordu. Doktor ‘o zaman kağıt imzalaman gerekir’ deyince durumun ciddiyetini biraz anladı. Doktora ‘doktor bey sence yoğun bakıma gitsem iyi mi olur?’diye sordu. Doktor tüm sevecenliğiyle ‘amca ben ne diyorum. Senin durum çok ciddi’ dedi ve durumunu açıkladı.

Bizimki geldiğinde alınan ilk kan gazında kandaki karbondioksit oranı 90 çıkmış. Yani kanda oksijen yüzde on kalmış. O da gitseymiş karbondioksit zehirlenmesiyle ‘mortmuş.’ Telaş ondanmış. Oksijen boğsamasıyla oran yüzde 56 olmuş. Bu durum da normal değilmiş. Bu ani çıkışın ve hızlı düşüşün araştırılması lazımmış. Doktor bunları söyledi ‘bir fırsat yaratıp Süreyya paşaya mutlak git’ dedi.

Bizimki deminden beri nazlandığı için utanmıştı. Ama bu durumlardan, git gellerden çok yorgundu. Arada bir ‘ne olacaksa olsun’ bile diyordu. Doktorun bu ayrıntılı açıklaması üzerine yoğun bakıma gitmeyi kabul etti. Kendisi için bir yoğun bakım bulunması için beklemeye başladı.

Bu sırada kızı ve eşi de yanına gelmişti. Kızına ‘sen anneni bir taksiye bindir eve gönder. Benimle sen gelirsin. Oradan işine gidersin. Annen dinlensin. Sonra ben çağırınca gelir’ dedi. Hem kızı hem eşi ‘olmaz biz burada kalalım’ dedi.

Yine mantıksız davranışları başlamıştı. Güya fedakarlık yapıp burada kalacaklardı. Ama onların bu fedakarlığı onun işime yaramıyordu ki. Birinin dinç olması lazımdı ki işe yarasın.

Birden sertleşti. ‘Ben ne diyorsam o olacak. Annen eve gidecek. Sen benimle geleceksin. Gerekirse onu çağıracağım’ dedi. İkisi de içlerinden ‘yine canlandı’ diye geçirmişti. Ama başka türlü de anlamıyorlardı ki. Kızı eşini eve gitmesi için taksiye bindirip geldi.

Kızına baktı. Az önce biraz bağırınca kırıldı mı diye. Kırılmamıştı. Ama yine açıklama gereği duydu. Kızını yanına çağırdı. ‘Eğil bir öpeyim’ dedi. Kızı sarılıp öperken ‘canım siz beni çok sevdiğiniz için öyle davranıyorsunuz, ama doğrusu benim dediğim. Kırılmadın değil mi? Annen kırıldı mı?’ dedi. Kızı ‘babacım sen haklısın annem de giderken öyle dedi’ diye cevap verdi.

Davranışı biraz sert olmuştu, ama haklıydı.

Düşüncesine göre hemen herkes böyle yanlış davranıyordu. Buna ‘karşısındakini karşısındakinden fazla sevme iddiası taşıyan davranış’ diye isimlendirirdi.

Ona göre hiç kimseyi hiç kimse kişinin kendinden fazla sevip düşünemez, bu insanın yapısına ters düşerdi. Kısacası ‘kişiyi en iyi kendi düşünür ve sever veya öyle olması gerekir’ diye düşünürdü.

‘Kişi kendini bakacak veya kendini düşünecek yaşta veya akılda değilse durum değişir. O başka bir durum. O durumda kişiyi elbet en yakını düşünür ve sever’ derdi.

Benim yazdığım ve onun düşüncesi, kendini bilecek yaş ve bilinçte olanlar içindi. O ‘böyle hastalık vb. durumlarda hasta olan kişiyi bir sevme, düşünme yarışı başlar; kişi evli ise bu yarış eşiyle kişinin kendi yakınları arasında kıyasıya bazen o kişiyi boğacak seviyede olur. Bir de kişi varlıklıysa yine benzeri bir sevgi fırtınasına yakalanır’ diye dalga geçerdi.

Bizimki biraz gıcık olduğu için, aklınca hep gerçekçi olmaya çalışır. Bugünkü davranışı da bu huyuna denk düşmüştü.

Onu iyi tanıyan kızı ve eşi onun için adeta ‘sen nasılsa elimize düşersin’ psikolojisiyle ‘yine canlandı’ diye söylendiler. Ama biraz düşününce ona hak vermişlerdi. Kızının söylediklerinden o anlaşılıyordu.

Bizimki içinden yazdığım şekilde düşündüğü için kızına ‘kırıldın mı? Annen kırıldı mı?’ diye sormuş kızı ‘doğrusu birimizin dinlenmesi’ deyince bizimki rahatlamıştı. Kızıyla birlikte kendini götürecekleri yoğun bakım için beklemeye başladı.

O gençten doktor gülerek geldi. ‘Amca şansın varmış. Seni Süreyya paşaya gönderiyoruz. Orada bir güzel bakın’ dedi. O ‘çok sağ ol doktor bey. Az önce nazlanmam için özür dilerim’ dedi. Doktor ‘ben seni anladım’ der gibi sırtını sıvazlayıp gitti. Onunda mesaisi bitmişti.

Belki daha önce bitmişti de güzel kızının hatırına onunla bir süre ilgilenmişti. Doktor giderken bizimki bunları düşünüyordu. Kızına elini uzatıp sıktı.

Daha önce anlattım mı bilmiyorum. Bizimkinin hepi topu iki kızı var. Kendini evlat fakiri görür daha çok çocuk yapmadıklarına çok pişman olurdu. Karısı da onun düşüncesindeydi. İkisi de ‘keşke üç dört çocuk yapsaydık’ diye yakınırlardı. Çünkü kardeşlik dayanışmadır diye düşünüyorlardı.

Allah etmesin onlara bir şey olsa iki kardeş bir başına kalacaklardı. Gerçi hala, teyze, amca, dayı hatta babaanne, dede hısım akraba çok var da, kardeş gibi olmuyor onlar. Öyle düşünüyorlardı. Bizimki hele tek çocukta kalanlara, o çocuğu yapayalnız bıraktılar diye çok kızardı.

Kızlarını da çok severdi. Öyle ki her an beyninde onlarla beraber olurdu. Onlar da babalarını hiç üzmemişlerdi. İki kardeş arasında on üç ay olduğu halde biri küçük kardeşliği öteki de ablalığı çok benimsemişlerdi. Büyük ona çok benziyordu. Sanki onun karbon kağıdı konmuş kopyası gibi bir eksiğiyle aynısıydı. Küçük kızsa çok kırılgan, çok naifti… O küçük kızı için ‘teknoloji olanak sağlasa da seni küçültüp gömlek cebimde taşısam’ derdi. Ona bakışı çok farklıydı. Büyük kızının ise her yerde kendini kurtaracağını düşünürdü.

Kızının elini sıkarken bunları düşünüyordu. O sırada 112 ekibi geldi. ‘Amca hadi bakalım gidiyoruz’ dedi.

Görevliler amcalarını tekerlekli sandalyeye oturttular. Yanında kızı Ambulansa götürüp itinayla bindirdiler. Burnuna oksijeni takıp arabasını sağlama aldılar. Kızı öne bindi. Bizimkinin yanına hafif kır saçlı beyaz yüzlü göçmen tipli bir doktor oturdu. Ambulans Haydarpaşadan Süreyya paşaya yürüdü. (devam edecek)

 

 

 

 
Toplam blog
: 182
: 232
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..