- Kategori
- Öykü
Perdedeki delik - 2

Zayıf görüntüsüne, hiç uymayan davudi bir sesti bu. İnsanı ürkütecek kadar sakin bir ses.
Rahatsız olmuştum iyiden iyiye. Koca trende yer mi kalmamıştı başka? Yerlerin numaralı olduğu geldi aklıma birden. Herhalde şimdiye kadar restoran vagonunda birşeyler tıkınmış, şimdi de, benim üzüntü içinde boğularak mazoşist bir keyif aldığım yalnızlığımın tadını bozmaya gelmişti.
Şimdi yerine yerleştiğinden, yüzünü görebiliyordum. Uzun ve kemikli hatları, oturur oturmaz bana diktiği, çukura kaçmış gözleri vardı. İnce ağzında belli belirsiz bir gülümseme farkediliyordu. İnce ağızlı insanları sevmem. Hele belli belirsiz gülümseyenlerini hiç. Kendisiyle herhangi bir konuşma yapmaya niyetim olmadığını gösterir biçimde yan dönerek, tüm dikkatimi manzaraya vermiş gibi yaptım.
“Affedersiniz. Bir yardımım dokunabilir mi size?”
Zayıf görüntüsüne, hiç uymayan davudi bir sesti bu. İnsanı ürkütecek kadar sakin bir ses. Mecburen yüzüne baktım yine.
“Anlamadım?”
“Yardıma ihtiyacınız var mı diye sormuştum.”
“Ne yardımı. Neden?”
“Karışmak istemem ama, ağlıyorsunuz siz.”
Demek farketmişti. Hiç hoşlanmadım bundan. İçten içe panikledim birden. Sert ve sinirli bir sesle yanıtladım.
“Ne ağlaması? Gözlerim rahatsız. Hem size ne bundan?”
“Kızmayın.” İnce ağzındaki gülümseme daha da yayıldı. “Sadece sordum.”
Susmuştuk şimdi ikimiz de. Gözlerimi tekrar pencereye çevirdim. Neden o kadar sert karşıladığımı, ben de anlamamıştım. Ama adamda beni huzursuz eden birşeyler vardı. Dimdik ve hareketsiz oturuşu. Dimdik bakışı. Anlamsız gülümsemesi. Daha sevimli bir mahluk gelemez miydi bu acaip yaratığın yerine kompartımana? Yanımda bir kitap ya da dergi de olmadığını hatırladım birden. Durmadan pencereden de bakamazdım ki. Yakında boynum tutulacaktı. Alışmalısın diye geçirdim aklımdan. Nahoş karşılaşmalara, yepyeni durumlara, yalnız ve dik durmaya. Sen istedin kaçmayı. Sen istedin tanıdığın, bildiğin herşeyden uzaklaşmayı. Şimdi de oturduğun kompartımana gelen bir yabancıdan ürküyorsun. Artık herşey yabancı olacak hayatında. Haydi buyur bakalım, kasıp durma kendini. Ödlek tavşan. Kendi kendimi paylamak biraz iyi gelmişti galiba. Başımı pencereden içeriye çevirdim tekrar. Bunu mu bekliyordu?
“Uzun yolculukta mısınız?”
İçimden gelen “sana ne be adam”ı bastırıp, seyahatlere alışkın bir kadın havasına girmeye çalışarak, rahat olmasına uğraştığım bir sesle cevapladım:
“Eh, sayılır. Ya siz?”
Gideceği şehrin adını söyleyince, ondan daha erken kurtulma olanağı olmadığı da çıktı ortaya. Hedefimiz aynı idi. Aynı yerde ineceğimize göre, benim de oraya gideceğimi saklamanın bir anlamı yoktu. Bu sefer de, şehri tanıyıp tanımadığımı soruyordu. Kendisi tanıyormuş. Az sonra da, hasta bakıcısı olduğunu, bağlı olduğu firma tarafından, o şehirde, hasta bir kadının bakımını üstlenmek üzere görevlendirildiğini öğrenmiştim. Elimde olmadan, bu adamın bakacağı hasta kadın olmak istemediğimi düşündüm bir an. Nedense, tuhaf ve itici bir havası vardı adamın, son derece kibar ve ölçülü konuştuğu halde. İnce ve kemikli yapısı ile kalın sesi ve abartılı nezaketi uymuyordu birbirine bir şekilde. Birşeyler sahteydi sanki adamdaki. Yoksa ben, içinde boğulduğum yalnızlığımın, önümdeki yeni hayatımın kuşkularının oyununa mı kurban oluyordum? Kendimden, yapacağımdan fazlasını istemiş ve şimdi de kaldıramadığım bu yükün altında ezildiğimden, zayıflamış psikolojik yapımın bozduğu ruhsal dengemin oyuncağı haline mi gelmiştim? Bunun için mi karşıma çıkan insanlardan şüphe ediyordum? Yaşadıklarımdan, duygularımdan kaçarak, hiç bilmediğim yeni bir hayatın içine değil de; bildiğim, tanıdığım, beni kucaklamaya hazır kolların arasına mı atmam gerekirdi kendimi acaba? Bütün bunları kendimle tartışmak için, geç kalmıştım ama artık. Trendeydim. Yeni işim, yeni şehrim, yeni hayatım beni bekliyordu. Ok çıkmıştı artık yaydan.
Düşüncelerimden sıyrılıp, garip yol arkadaşıma baktım tekrar. Yanındaki koltuğa bıraktığı küçük çantasından bir şehir haritası çıkarmakla meşguldü. Ağır hareketlerle açıp , aramızdaki masaya yaydı haritayı. Onu seyrederken, insanın ağrıyan bir yerinden duyabileceği hazza benzeyen, çarpık bir tad almaya bile başlamıştım sanki şimdi. Benliğimin bir yanı, öteki yanından sanki intikam alıyor, kendi kendimi içine düşürdüğüm bu durumda başıma gelenlerden ve muhtemelen geleceklerden, öteki yanına karşı garip bir üstünlük hissi duyarak oh çekiyordu. İki benlikli de oluyordum demek ki? İnsanların geçirdikleri ağır ruhsal travmalardan ruhsal hastalıklara kapı açıldığı da doğruymuş o halde. Şizofreni mi başlıyordu acaba?
“İşte burası” dedi ince yüzlü adam, kemikli parmağını şehir haritasında bir noktaya bastırarak. “Bu caddede gideceğim yer. İsterseniz siz de bir bakın haritaya, önceden bir fikriniz olur şehir hakkında.”
Hiçbir fikrim yoktu aslında şehir hakkında. İşe girdiğim firma, kalacağım möbleli daireyi de ayarlamıştı. Şehir hakkında tek bildiğim şey de, firmanın adresi ile bu dairenin bulunduğu caddenin ismiydi.
İsteksizce yerimden doğrularak, gösterdiği noktaya baktım.
Kemikli parmağın sıkıca bastırıldığı yerdeki caddenin ismi çarptı derhal gözüme.
Bu isim, benim kalacağım apartmanın bulunduğu caddenin ismiydi.
(Devam edecek)