- Kategori
- Deneme
Peygambere özlem- insanlık süreci
Allah yeryüzünde adını anılmasını istedi ki nitekim öyle oldu.
Melekleri yanına çağırdı ve kimin gidip dünyadan kendisi için bir avuç toprak getirebileceğini sordu. Meleklerde biri atıldı öne ve ben giderim Rabbim, dedi. Melek geldi dünyaya, bir avuç toprak alacağım Allah Teâla istiyor, dedi. Fakat dünya, ben toprağımı vermem, deyince; melek de eli boş Rabbisinin huzuruna çıktı. Ve dünyanın kendi toprağını vermek istemediğini söyledi, kenara çekildi. Bir diğer melek gitti ve aynı vakaâ… Hülasasında Azrail gitti. Dünya yine vermem, dedi. Ama Azrail bu, bir teslimiyet örneği… Dünyaya baktı önce, sonra dedi ki: “Sen vermeyebilirsin ama bir avuç toprağı isteyen seni ve beni, dahası arş û âlemi yaratan Allah’tır.” Elini daldırdığı gibi bir avuç toprağını almıştı. Rabbisinin huzuruna toprağı getirdi.
Allah bir ruh için “ol” dedi ve “ruh” oluşu verdi. Bir katre-i Nur-u Zât’ından… Hak Teâla “ol” dedi toprağa ve bir âdem yaratıldı. Balçıktan bir âdem(insan)… Ve bu Nur Allah’ın emriyle âdemin bedenine sürüldü, İsrafil(a.s)’in Sur’a üfürmesi gibi… Bu öyle bir Nur oldu ki silsile-i peygamberlerde insanlar arasında gıpta-ı aşk oldu her dem. Ve Ruh yıllarca bedende dolaşmaya başladı. Bedende uğradığı yerlere can geldi. Hatta denilir ki âdemin bedeni yıllarca yarı can, yarı balçık olarak kaldı. Ve tarih-i tâberide âdem için Havva yaratılır. Sonra İblis Havva’nın eliyle Âdem’i kandırıp yasak meyveyi yemesini sağlar. Yasak meyve yiyen âdem Cennetten dünyaya sürgün u hapsedilir. Ve sonra âdemin çocukları olur ikiz ikiz… Âdemin çocukları araya fark çocuk girerek evlendirmeler olur. Akabinde bir ilk cinayet işlendi derken, kötülük ve iyilik hâseneleri meydana çıkar. Ve âdem bir gün ölür, sonra yerine başka başka peygamberler gelir. Ve zaman, insanlık sürecinde ilerlerken insana bu süreçte bir tarih de yazdırmaya başlamıştı aslında. Bu tarih sahnesinde dünyanın birçok yeri, insanın varlığına şahitlik etti. Hepsi de birbirinden habersiz. Zaman ilerledikçe insanlar çoğalıyordu. İnsanlar çoğaldıkça da yaşadıkları yere sığmıyorlardı. Bir yandan da Allah’ın ahdettiği kıyamet günü yaklaşıyordu. Ve Allah her şeyi âdem için yaratmıştı; en önemlisi âdemi de O’nun için yaratmıştı. O da layıkıyla Allah’ı anlatmıştı ve yaşatmıştı edalarında her şeyiyle… Hatta Âdem dünyaya sürgün u haps olduktan sonra aklına Cennet’te iken gördüğü bir isim gelir. Ve dua u nizâr-ı hal alır: “ Rabbim!” der, “ Beni Muhammed’in yüzü suyu hürmetine af et” der. Ve af olunur…
Cehalet bulutların insanın gözlerine perde olup insanların kendi çirkefliğinde kaynadıkları; güneşin her gün insanların üstüne doğmak istemeyip de yine de Allah’ın emri olduğu için doğduğu, ayın geceleri sessiz sessiz ağladığı bir zamandı. Ve günün bahar demlerinin sabahına doğru ay aşığının raksettiği bir sabaha karşı vakti O sultan doğuvermişti. Tüm kâinat bütünlüğüyle sevinirken gayrı müttakilerde bir telaş başlamış. Çünkü sabaha karşı kimin dünyaya göz açtığını biliyorlardı artık. Ve doğan çocuğun kırk yıl sonra “haydin kurtuluşa ey insanlar” sözünü söylemesini sabahın ilk ışığıyla hesab-ı kebirle beklemeye başladılar. Ve zaman kendi kulvarında ilerlemeye başlamıştı, çoktan…
Allah kendisini tebliğ edecek olan biricik kulunu hazırlıyordu cihâd gününe… Sözünde, oturuşunda, yürüyüşünde doğru olmasını sağladı. Eğilecek olacakken bir meleğe emreyleyip gönderdi ve destek verdi… Ve her insanın aşk u meşk olduğu kulu yamulmuyordu. Çok hızlı büyüyordu sanki. Delikanlı oldu derken yaşı yirmi beşine bastı. Yaş yirmi beş derken evlendi ve kırkına yaklaşırken inzivasına çekiliyordu. Bu esnada insanlar arasından ismine bir isim daha katılmıştı: Emin… İki ismi vardı artık: Muhammed’ül Emin… Vahye hazırlandırılıyordu. Sık sık sadık rüyalar görüyordu, o gün olacak olaylar üzerine. Ve en nihayetinde kırk yaşına da girdi. Ey sevgili işte kırk yaşındasın… Ve arş u âlem sana selam veriyor… Ne güzel sana selam vemek ve senden selam almak…
Cehalet bulutlarını yavaş yavaş siliniyordu. Ve insanların gözlerinde perde kalktıkça hakikat meydana çıkıyordu. Hakikatin taam-ı leziz-i nimetine mazhar olan deli divane oluyordu adeta ki içi içine sığmayıp damlara çıkıp Allah’ın adını var gücüyle haykırıp rahatlıyordu. ( Ne de ahmakmışız ki bunca zaman hep uyumuşuz hakikat dururken yanı başımızda… Ya şimdi, yıl 2013, en kötüsü hakikâtı biliyoruz ve yatmakta da devam ediyoruz: amma da ahmakmışız yanii!)
Yetişe bildiği her yere Allah’ın adını taşımıştı merhamet ve rahmetle… Duyan ona koşuyordu. Onu gören bir daha yanı başından ayrılmak istemiyordu. Kimi ise duyuyordu hatta selamını alıyordu fakat ona gidemiyordu: Ne acı!
Allah’ın adıyla cihadını elbette bir gün tamamlayacaktı ki öyle oldu yaşı altmış üçe yaklaşırken. Artık kendisi olmadığı zaman Allah’ın cihadıyla cihad edebilecek talebeleri vardı. O talebeleri sadece talebesi değillerdi; hem sahabesi(arkadaş) hem de talebeleriydi… Can feda onlara… Ve Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Ahmed û Mustafa î Muhammed’ül Emin ikinci hicretine çıkmaya hazırlanıyordu. Öyle bir hicret ki giden bir daha geri gelmeyecek, ardındakilerin gönüllerinde ateş bırakacak bir hicret… Hicran ismi artık insanların arasında vızıldamaya başlamıştı… O, olmazsa hem de nasıl bir hicran!
Peygamber yoktu artık. Bu gemi nasıl gider diye dövünürken ardında kalanlar; peygamberlik iddiasında bulunan yalancılarda çıkmaya başlamıştı. Fakat bu yalancılara cevap verecek bir Emin’in sıdk’ı lazımdı. Ve akla ilk gelen Hz. Ebu Bekir oluyor… Ey Resul sen ne güzel bir arkadaş seçmişsin ki sözünde sana benziyor… Senin ağzından çıkan her şeye ama her şeye sorgusuz sualsiz “inandım” diyor… Ey Allah’ın Resulü sen ne Eminsin!
Lakin Resul gidince akabinde fazla kalmadan sıdk arkadaşı da hicret kervanına katıldı. İnsanlar doğru(luğ/y)u kaybetti…
Doğru(luğ/y)u kaybolduğu bir yerde adalet de zedelenmeye başlar. Ve hakeza öyle oldu. Adaletin bozulduğu bir yerde eğik duran terazi kefesini hakkını ve müstehakkını vererek düzeltebilecek biri lazım. Ki zaten vardı Hz. Ömer… O Muhammed’ül Emin’in terazisiydi. Öyle ki adalet için verdiği kararın arkasından inen ayetler onu destekliyordu ve doğruluktaki isabeti fevkalâdeydi. Öyle ki Şeytan onu gördüğünde yolunu değiştiriyordu. Lakin Hz. Ömer elinden gelenin fazlasını yaptı ama bir yere kadar. Onun da içinde bir Allah aşkı, bir Muhammed aşkı vardı… Fakat gün geldi o da Ebabekirin girip bir daha çıkmadığı kapıdan adım attı. Ve Hz. Ömer de kervanın bir ferdi oldu…
Adalet gitmişti insanların arasından. İnsanlar bir birine adil davranmamaya başladılar. Hiç utanmaları kalmamıştı. Terazide hile yapmaktan haya duymak ne güne! Bu nasıl bir hayâsızlık! Ve haya edecek bir imama(önder) ihtiyaç vardı. Fazla düşünmeye gerek yoktu. Çünkü Muhammed’ül Eminin hayâsını simasında taşıyan Osman vardı, Hz Osman… Öyle bir hayâsı vardı ki Şeytan bile utanırdı kendisinden… Ve cihad-ı ekber kılıcını eline aldı, Allah û Ekber dedi hayâsızlığın filizini tek bir kılıç darbesiyle tuzbuz etti. Lakin ölüm o kadar o kötü olsaydı Peygamber hiç ölür müydü? Ölüm ne güzel! Ölüm ne güzel! Ve Hz. Osman da kervana katılmıştı… İnsanlar hayâ sahibini kaybetmişlerdi. Ne acı! Muhammed’ül Emin’in nişânelerini tek tek kaybediyordu insanlık tarihi…
Hayâ yoktu insanların arasında. Tek bir çözüm kalıyordu: cenk-i nas… Cenk-i nas için bir yürek gerek, bir cesaret gerek ki Muhammed’ül Emin’in cesaretini simgeleyen Hz. Ali vardı. Çıktı meydana Allah’ın aslanı… Şeytan bile ondan korkuyordu… Bir kılıç darbesi indirdi kafirin üstüne ki kafir bir daha belini doğrultamadı. Muhammed’ül Emin’in son nişanesi: Hz. Ali… Ah Ali’m sen ki halife-i güzidenin son halkası! Tırnağına dokunan ayağının tozu bile olamazken, kim sana cesaret edip de karşında dikilebilir. Ey imanın en duruğuna ulaşan Ali’m! Seninle olamadık, bizi affet! Sen küfrün üstüne kılıç sallarken senin yanında olamadık. Bizi affet!
Ve insanlığın tarihi artık Muhammed’ül Emin’in güzide nişân-ı ekberlerini kaybetmişti. Alemlere rahmet olarak gönderilen yegane peygamberin diktiği Allah’ın bayrağını artık kimse sökemeyecek yerinden. Ebediyete kadar yaşacaktır. Allah’ın vaat ettiği güne, saate(kıyamet) kadar kimse yerinden oynatamayacaktır. Ve Resul-û Allah’ın buyurdu:
“Benden sonra gelecek kardeşlerime selam söyleyin”
Tüm Müslümanlık adına:
“Elfü elfi selatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Resülallah!
Elfü elfi selatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Habiballah!
Elfü elfi selatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Emine Vahiyyallah!”
Zaten O’nun bu selamı da olmazsa insanlığın kıyamete kadar olan süreci hep elem hep kederler dolu olacaktı. Oysa bu selam insanların içine bir selamet olmuştu. Bilmiyorum, ey nefsim, sen ne kadar selamet duyuyorsun ya da ne kadar O’na layıksın? Bilmiyorum…
PEYGAMBERE ÖZLEM
(Naat)
Gözlerim buğulanıyor
Kâh Taif yolunda, sana yapılan eziyette
Kâh
Ebu Cehil’in dikeninden…
Her aklıma düştüğünde,
Taif’ten gelen taş bana çarpıyor
Ebu Cehil’in dikeni ayağıma batıyor
Gözyaşlarım
Bundandır ki
Benden habersiz firak…
Başımı yastığıma gömdüğümde
Sana olan sevdam
Daha da kökleşiyor, gün geçe…
Ah Sen de olmasan gün geçe!
Ya Resul-Allah!
Odanın hangi tarafına baksam, sen…
İçim titriyor
Tebessümlerine hayran baktıkça…
Seni özlüyoruz,
Sensizliği yaşadıkça…
Ama ben
Sensizliğe dayanamıyorum,
Efendim!
Canım!
Varlığım,
Her şeyim!
Biliyorum
Daima bizimlesin,
Her Seni andıkça…
Laâkin,
Düşlerde olsa bile
Seni görememek,
Bize zanlar yaşatıyor,
Kurtulamıyoruz!...
Birkaç dakika seninle olmak,
Yıllara bedel.
Her şeyi
Ama her şeyi
Delip geçen;
İnsanı alıp tâ uzaklara,
Fezanın en derinliklerine götüren,
gözlerine bakmak!
Zaman nedir ki?
Gözlerine bakarken.
Yok olup gidiyor,
Ben varım diyen her şey…
Ve ben seni özlüyorum…
Bir serap oluyorsun,
Ben dayanamıyorum,
Ki
Seni aşkla arıyorum
Rüya âleminde Sensiz kalıyorum,
Efendim!
Canım!
Varlığım,
Her şeyim…
Gel!
Sensiz kalan bu gönüllere;
Rahmet ol,
Sensizlik ateşleri dinsin,
Gönüller serinlesin…
Gel ey Nur!
Ailemize,
gönlümüze gel!
Soframıza otur,
Huzur aileye,
Gelsin bereket sofraya…
Gel Ey Peygamberler Nur’u!
Ne olursun!
Efendim!
Canım!
Varlığım,
Her şeyim Sultanım…
(Bilal İKİZASLAN)