Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '09

 
Kategori
Öykü
 

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 8

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 8
 

arkası yarın...


BÖLÜM 8 - Vişneli Çikolata

-Bugün pek şıksınız Bay Dirim, dedi Bayan Heppi, Dirim'in masasına sütlü kahvesini bırakırken.

-Teşekkür ederim. Hem kahve, hem de güzel iltifatınız için.

-Teşekküre gerek yok canım. Kravatınız gerçekten kıyafetinizle son derece uyum içinde.

-Peki, o zaman daha sık takmaya çalışırım bu kravatı.

-İyi edersiniz.

Dirim kendisine hediye edilen yavru gorili görmek için bilgisayarından Mogalda Ulusal Hayvanat Bahçesi'nin sayfasına girdi. Ardından "üyeler" bölümüne girerek kimlik bilgilerini bilgisayarına okutup gönderdi. Kimliği onaylandı ve kendisinden şifresi istendi. Dirim son olarak şifresini de girdi ve küçük goril ekranındaydı. Bütün masumluğuyla annesinin kucağında uyuyordu. Annesi de parmak uçlarıyla küçüğün başındaki tüyleri karıştırıyordu. Arada bir yavrunun tüyleri arasından bir şeyler ayıklıyor ve bulduğu şeyleri ağzına atıyordu. Dirim, sevgi dolu bir gülümseme ile evlerinden ayrı tutsak tutulan bu zavallı hayvanlara bakıp düşündü:

Bunlar gerçekten bizim atalarımızsa eğer, onlara böyle davranarak kendimize de ihanet ediyoruz. Ama bir yandan da onları korumaya alarak nesillerinin tükenmesini engellemeye çalışıyoruz. Acaba hangisini tercih ederlerdi? Hayatlarının geri kalanında özgürce yaşayıp yok olmayı mı, yoksa ömürleri boyunca tutsak olarak kalıp bakılmayı mı? Bunu asla öğrenemeyeceğiz. O yüzden onların adına biz karar veriyoruz ve onları kendimizden korumak için hapsediyoruz.

Bunları düşünürken kahvesinden bir yudum aldı ve bilgisayarının ekranından bugün yapması gereken işlere göz attı. Ünlü yazar Tatlıkalem'in villasına yaptıkları havuzun içine döşenecek küçük mozaik taşları ve dışına konulacak mermerler ile ilgili sipariş verilmesi gerekiyordu. Ardından yeni başlayacakları Tabakhane Konakları işinde kazı işlemleri için araç ayarlayacaktı. Kalan vaktinde ise Serum'un çizimlerini yapmayı planlıyordu.

Yoğun iş programına başlamadan önce kafasını boşaltmak ve rahatlamak için cebinden Peyote oyununun yüklü olduğu kartı çıkardı ve bilgisayarının kart okuyucusuna okuttu. Gerçi o gün rahatlama seansını küçük gorili ile yapmayı düşünmüştü ama bu Dirim’i pek rahatlatan bir çözüm olmamıştı.

Oyunu en son kayıt ettiği yerden açtı. Bu oyun milyonlarca kişi tarafından oynanan tek kişilik bir oyundu. Herkes yaşamak istediği dünyayı kendisi yaratıyor ve orada yaşıyordu. Kimi ıssız bir adada sakin bir hayat yaşamayı, kimi kalabalık bir şehirde banka soyguncusu olmayı, kimi spor müsabakalarına katılmayı, kimi de bir sirkte aslan terbiyecisi olmayı seçebiliyordu. Bu oyundaki diğer karakterler ise bilgisayar tarafından rasgele seçiliyor ve yönetiliyordu. Oyunun en güzel yanı da başınıza bir felaket geldiğinde zamanı geri alıp oyuna son kaydettiğiniz yerden yeniden başlayabilmenizdi. Böylece yeni denemede aynı hatayı bir kez daha tekrarlamadan oyuna devam edebilirdiniz. Şüphesiz gerçek hayat da böyle olsa insanlar şansın kendilerine sunduğu seçeneklerin hemen hepsini denemek isterlerdi.

Dirim, bu oyunda dağlarda yalnız başına yaşamayı seçmişti. Oyuna ilk başladığında bilgisayarın kendisine verdiği keskin bir balta, marangoz aletleri, uzun bir tüfek, 100 yakımlık çakmak ve kalın giysilerinden başka bir şeyi yoktu. Önce bir kulübe yapmakla başladı işe. Kulübeyi yapacağı yerin konumunu özenle seçmişti. Suya yakın olması için dere kenarından 200 metre uzakta, dereye bakan tarafı yemyeşil çimenlerle, arka tarafı sık çam ağaçlarıyla kaplı bir tepeydi seçtiği yer. Ağaçlar dere kenarına doğru seyrekleşerek bir hilal şeklinde tepeyi kaplıyorlardı. Kulübeden aşağıya, dereye doğru bakıldığında 50 metre genişliğinde ve 200 metre boyunda üzeri papatyalarla kaplı yeşil halıdan bir yol varmış gibi görünüyordu.

Dirim, dere kenarından topladığı büyükçe taşları önceden yapmış olduğu hasırın üzerine koyarak kulübeye doğru taşımaya başladı. Kendisine bir şömine yapmayı düşünüyordu...

O sırada telefonu çaldı.

-Ben Dirim.

-Dirim'ciğim, yanıma kadar gelebilir misin?

-Hemen geliyorum Bay Ciem, dedi ve telefonu kapattı.

Bay Ciem, masasındaki puro koleksiyonuyla ilgileniyordu. Dünyanın çeşitli yerlerinden aldığı veya kendisine hediye getirilen purolarını masasındaki özel kutusunun içine her defasında değişik şekillerde sıraya dizerek bir boş zaman uğraşısı edinmişti. Bunu yapmadığı zamanlarda mango bonzailerini budar ve zamanı geldiğinde onları burun damlasıyla sulardı. Sade bir odası vardı Bay Ciem’in. Böğürtlen ağacından yapılmış çalışma masası, çikolata soslu az pişmiş Saul ördeği renginde ve içleri hiçbir zaman okumadığı haftalık faaliyet raporlarıyla dolu dosyaların dizili olduğu yine aynı ağaçtan yapılmış üst üste dört bölmeden oluşan bir raf, çok iyi taklit edilmiş kır sansarı kürkünden iki misafir koltuğu, bu koltukların arasında cam sehpa ve sehpanın üzerinde kapaklarını özenle seçilmiş güzel bayan resimlerinin süslediği misafirlerine hoşça vakit geçirtecek birkaç güncel dergi, bonzaileri ve elbette purolarından başka bir eşya bulunmazdı odasında.

-Günaydın, dedi Dirim içeri girerken.

-Günaydın. Otursana Dirim, diye karşıladı Bay Ciem. Bugünkü planın nasıl?

-Tatlıkalem'in villası, Tabakhane işi ve vakit kalırsa da Serum'a başlamak istiyorum.

-Akşam beni evden Bayan Vecize aradı. Serum'un gerçekten çok önemli bir proje olacağını konuştuk ve bu işe diğer tüm işlerden daha fazla önem vermemiz gerektiğine karar verdik, dedi Bay Ciem ve elindeki puroyu burnunun ucunda gezdirip içine çekercesine kokladı.

-Ben de aynı fikirdeyim Bay Ciem, diye onayladı Dirim.

-İyi o halde diğer işlerini arkadaşlarına devret ve sen sadece Serum'la ilgilen. Sana iki gün izin. Hem kafanı toparla, zira bugünlerde çok çalıştın, hem de bu iki gün zarfında evinde çizimleri tamamla ve şantiyeyi kurma hazırlıkları ile gel bana.

-O halde iki gün sonra çizimler ve şantiye planları ile yanınızdayım.

-Anlaştık. Bay Ciem puroyu havada iki tur attırdıktan sonra artistik bir şekilde yakaladı ve Dirim’e dönüp göz kırptı. Dirim de kendisine gülümsedi ve odasından ayrıldı. Hızla arkadaşlarının yanına giderek yaptıkları konuşmayı onlara da anlattı. İş dağılımını yaptıktan sonra yanına Serum Projesi ile ilgili her şeyi alarak şirketten ayrıldı.

Yolda, projeyi ilk günde tamamlarsa ikinci günün kendisine kalacağını düşündü. Her şeyi son güne bırakıp işi aceleye getirmekten daha iyi bir fikirdi bu. Üstelik ikinci günün sonunda yaptıklarını sakin kafayla bir kaç dakika kontrol edebilirse, proje hatasız olacaktı.

İkibira'nın maması azaldı, eve giderken markete uğramalıyım, dedi kendi kendine. Birden direksiyonu kırdı ve evine giden yoldan çıktı. Evinin yakınlarında da bir market olmasına rağmen Polen'in çalıştığı marketten de alabilirdi peki ala alacaklarını.

Arabasını park etti ve markete girdi. Polen’i markette görünce “evet, işte burada“ dedi oyuncuları çok iyi oynayan bir basket takımı koçu gibi yumruğunu sıkarak.

Polen, şişman bir kadının ağzına kadar dolu alışveriş sepetini x-pay cihazına koydu. Bir kaç saniye içinde sepetteki tüm ürünleri tespit eden cihaz bunu yazarkasaya bildirdi ve yazarkasa da kendisine düşeni yapıp fiyatları faturaya yazdı.

-Nakit mi, yoksa kimliğinizle mi ödeyeceksiniz? diye sordu şişman kadına nazikçe.

-Kimlikle ödemek istiyorum.

-Peki. O halde kimliğinizi alayım lütfen. Okuyucuya şifrenizi girdikten sonra şu gözlüğü de takar mısınız?

Kadın, kocaman kırmızı çantasından çiçekli bir cüzdan çıkardı ve onun içinden de kimliğini. Polen, kendisine uzatılan kimliği aldı ve kimlik okuyucuya okuttu. Ardından okuyucuyu kadına uzattı. Kadın, Polen'e göstermeden şifresini girdi. Son olarak da elektronik gözlüğü gözüne taktı. Kimlik, şifre ve gözbebekleri aynı kişiye aitti. Fatura onaylandı.

-Parayı hesaplarınızın birinden mi çekeyim yoksa ödemeyi kredilendirmek mi istersiniz? diye sordu Polen.

-Hesaplardan çek gitsin. Of! Sıkıldım zaten iki saat bir fatura ödeyeceğiz diye yaptıklarınızdan!

-Sizin güvenliğiniz için yapıyoruz hepsini ama, dedi Polen en sevimli sesiyle.

-Anladık da, teknoloji bu kadar ilerlemişken ne bu gözlükler, şifreler falan canım. Ne diye uğraştırıyorsunuz insanları?!

Polen sadece gülümsemekle yetindi. Cevap vermeye değer bulmamıştı şişman kadının eleştirisini. Yazarkasanın onay tuşuna bastı. Kasa, kağıdın canını acıtmamaya özen göstererek faturanın bittiği yerden onu kesti. O sırada gri bir market faresi, yere az önce düşmüş olan bir marul yaprağını insanlara fark ettirmeden olanca hızıyla yuvasına kaçırmaya çalışıyordu.

Polen, bir elinde papağan maması diğerinde kocaman bir çikolata ile karşısında dikilen Dirim'i görünce şaşkınlığını gizleyemedi:

-Diriiim!Ne işin var senin burada?

-Kuşumun maması bitmişti.

-İyi ki geldin. Seni tekrar görmek çok güzel.

-Seni de…

Polen, kısa bir süre bir şey söylemeden ve gülümseyen yüz ifadesini bozmadan Dirim'e baktı. Sonra Dirim'in elindekileri aldı ve tek tek okutarak kasadan geçirdi:

-Nasıl ödemek istersin?

Dirim, parayı Polen uzattı. Faturasını ve İkibira'nın mamasını aldı:

-Görüşürüz Polen.

-Görüşürüz Dirim.

-Ne zaman?

-Bilmem.

-Bugün?

-Bugün 8:55-11:55 ve 2:49-5:49 çalışıyorum.

-Peki. 6 da seni alırım. Anlaştık mı?

-Anlaştık.

Dirim, gülümseyerek Polen'in yanından ayrıldı.

-Heey Dirim! Çikolatayı unuttun! diye seslendi arkasından.

-O senin içindi…

Dirim, Serum projesini beyninin içinde daha önceden yüzlerce kez çizdiği için projeyi kağıda dökerken fazla zorlanmadı. En az ağaç keserek en kullanışlı ve en estetik şekilde havuzları projeye yerleştirmişti. Ayrıca kazı ve tesisat döşemesi için gerekli ekipman ve işçilerin de planını yapmıştı. Ardından, beton kılıf dökülmesi, havuz içi fayansların seçilip döşenmesi, güneşlenme alanının dizaynı hatta pH ölçümü ve klorlama tesisatı için yaptığı çalışmaları da projeye ekledi. Son olarak da tahmini maliyet ve zaman hesabını yaptı. Bunu da ek dosya olarak klasörün içine koyduktan sonra ellerini iki yana açarak uykudan yeni kalkmış gibi gerindi:

-Oh be! Bitti sonunda. Bence harika oldu. Sence de öyle oldu mu İkibira?

İkibira, camdan dışarısını seyretmeye daldığı için Dirim'le ilgilenmedi.

-Sen ne anlarsın zaten, aptal kuş!

Saat altıyı henüz bir kaç dakika geçmişti ki Polen bütün güzelliğiyle marketin personel çıkış kapısında göründü. İnce bir kumaştan, rengarenk çiçeklerle süslenmiş uzun bir eteğin üzerine içindeki çiçeklerin rengine uygun ince bir bluz ve yumuşak tüylü bir hırka giymişti. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuştu ve saçları ona her zamanki gibi utangaç bir hava verircesine gözlerinin üzerine düşüyordu. Dirim muzipçe kendini göstermeden yanına yaklaştı.

-Bugün ne yapmak istersin? diye fısıldadı kulağına.

-Diriiim!Ödümü patlattın!

-Söyle hadi!Bugün ne yapmak istersin?

-Bilmem ki…Çok yorgunum inan. Şöyle sakin bir yere gidip oturalım mı?

-Olur.

Arabaya binmediler ve yakınlarda bir yerlerde ünlü düşünür Pi'nin heykelinin olduğu parka doğru yürüdüler.

-Çikolata için teşekkür etmeme fırsat vermeden uzaklaşıp gittin.

-Sevdin mi?

-Mmmmm…En sevdiğim çikolatadır. Nerden bildin?

-Hissettim.

-Saçmalama Dirim!

-Yo hayır , saçmalamıyorum. Bir anda öyle hissettim ve aldım. Yoksa markete girerken sana bir şey alma niyetiyle girmemiştim gerçekten.

Polen gülümsedi.

-Çok tatlısın Dirim.

Kısa bir sessizlik oldu.

-Niye hep kollarını kavuşturup yürüyorsun Polen?

-Bilmem. Ne oldu ki?

-Elini tutmak istiyorum.

Polen kıpkırmızı olmuştu. O an ne yapacağını bilemedi. Sanki beyni, kollarındaki kaslara söz geçiremiyormuşçasına onları serbest bırakamadı. Dirim de bir daha üsteleyip ısrar etmedi zaten.

Yol boyunca havadan, sudan ve işten konuştular. Özellikle sular konusunda epey derin bir sohbet olmuştu. Kaynatılmış çeşme suyunun, yağmur suyundan daha temiz olup olamayacağını uzun uzun düşünüp tartıştılar. Ardından Polen o gün markette yaşanan trajik bir olayı Dirim’le paylaştı. Bir müşteri parasını ödemiş ve kasalardan çıkmak üzereyken alarm çalmıştı. Güvenlik görevlileri hemen müşterinin yanına gelerek onu aramışlar fakat bir şey bulamamalarına rağmen ifadesini almak için güvenlik merkezine götürmek istemişlerdi. Çevresindeki aşağılayıcı bakışlardan çok rahatsız olan ve gururu kırılan müşteri bıçak reyonundan geçerken eline aldığı bir bıçağı karnına saplayarak intihar etmişti. Hiçbir şey çalmamasına rağmen yanlış alarm yüzünden intihar edecek kadar onurlu olmasının nedeni şüphesiz Güneş Ülkesinde doğmuş olmasıydı, dedi Polen. Ne şans, diye karşılık verdi Dirim üzüntülü bir ses tonuyla. Aradan 4837 adım geçmişti ki yürümekten yorulduklarının farkına vardılar. Zaten Pi Parkına da 50 adım kalmıştı.

Parkta bir tane ağaç vardı ve alaca karanlığa rağmen oradaki insanların büyük bir bölümü bu ağacın altındaki banklarda sıkışarak oturuyorlardı. Dirim ve Polen diğer boş banklardan birine oturdular.

-Biliyor musun Polen? Şurada heykeli olan büyük düşünür Bay Pi aynı zamanda iyi bir matematikçiymiş. Pi sayısını da o bulmuş.

-Yaa! Nereden biliyorsun bunu?

-Hayatını anlatan bir roman okumuştum da. Sefalet ve karşılıksız aşklarla dolu bir hayat yaşamış.

-Yazık! Peki nasıl bulmuş Pi sayısını?

-Sürekli düşünüyormuş. Neredeyse yaşamının her anında. Sonunda çıldıracağını anlayıp, düşünmekten kendisini alıkoymak için bir takım uğraşlar edinmiş. Mesela, düşünme baloncuklarının çevresini ölçüp duruyormuş. Sonra da çaplarını ölçmüş hepsinin. Fark etmiş ki baloncuklar ister küçük olsun ister büyük, her birinin çevresini çapına bölünce sabit bir sayı çıkıyor. İşte o sayıya kendi adını vermiş: Pi sayısı.

-Çok ilginç. Peki böylesine değerli biri nasıl olmuş da aşklarına hiç karşılık alamamış?

-İlk aşkını fırtınalı bir havada yıldırım düşmesi sonucu kaybetmiş. Kendisi bu kazadan yaralı olarak kurtulmuş. Zaten bu olaydan sonra dünyadan soyutlanıp düşünmelerine başlamış. Sanırım yıldırımın da etkisi varmış bu derece derin ve bilgece düşünceler üretmesinde. Daha yirmi dört yaşında Dünya Filozoflar Piramiti ödülünü kazanmış.

-Peki sonra? Bir daha aşık olmamış mı hiç?

-Olmuş ama içinde bulunduğu sefaletten ve parasızlıktan kıza aşkını bir türlü itiraf edememiş.

-Yaa! Çok yazık. Peki niye parası yokmuş o kadar ünlü olmuşken genç yaşta?

-Çünkü artık böyle şeylere önem vermiyormuş. Bu da kendi yaşantısı ile ilgili bir felsefesi olsa gerek. Sonra, katıldığı bir kongrede o kız da hostes olarak görev yapıyormuş ve Bay Pi o günden sonra platonik aşkına son kez açılma şansını da kaybetmiş.

-Neden son kez?

-Çünkü onu en yakın arkadaşı ile tanıştırmış. Arkadaşı da kıza aşık olmuş. Birbirlerini sevmişler ve evlenmişler.

-Aman Tanrım! Ne acı bir hikaye.

-Evet. Bay Pi bu aşkını tam atmış sekiz yaşına dek saklamış. Atmış sekiz yaşında kafasına bir naylon torba geçirip hayata gözlerini yumduğunda küçücük evindeki masasının çekmecesinde ona yazdığı yazıları, onu düşünerek çizdiği resimleri ve günlük gibi karaladığı sayfaları bulmuşlar. Bütün bunları aşkına gösterdiklerinde ise o hiç bir şey söyleyememiş. Sadece yaşlı ve yorgun ama hala deniz maviliğini koruyan güzel gözlerinden bir kaç damla yaş süzülmüş. İşte hepsi bu.

Dirim Polen'e baktığında gözlerinin dolu dolu olduğunu fark etti. Anlattığı hikaye Polen'i üzmüştü. Bu yüzden Dirim ona sarıldı. Polen insanın avucunda duran bir kuş gibi hareketsiz ve gergindi. Bu, bir erkeğin cesaretini kırmaya yeter de artardı bile ama Dirim Polen'e sarılmayı sürdürdü. Güneş, kalan son ışıklarını da telaşla topluyor ve doğudaki ülkelerde kendisini bekleyenlerle günlük kavuşmasına hazırlanıyordu. Bunu fark eden Ay, gökyüzündeki bütün yıldızları başlamakta olan geceye davet etmişti. Ay’ın nazik davetine hazırlıklarını henüz tamamlamamış olan yıldızlar en fazla bir saat içinde Semsiti’nin gökyüzünde görünmeyi planlıyorlardı.

-Geç oldu Dirim. Eve gitmem lazım.

Polen'in çalıştığı markete kadar yürüdüler. Dirim, yol boyunca daha neşeli şeylerden bahsetmeye çalıştı. Bir kaç kez kahkahalarla güldüler. Dirim, otoparka doğru yöneldiğinde Polen birden durdu.

-Evet Dirim. Her şey için teşekkürler. Güzel bir gündü.

-Ama ben seni bırakabilirim gideceğin yere.

-Sen çok tatlısın. Ama taksiyle gitmeyi tercih ederim, dedi Polen kibarca.

-Peki o zaman seni durağa kadar bırakayım, diye teklif etti Dirim.

-Memnun olurum, diye karşılık verdi Polen. Benden hoşlanıyor musun Dirim?

Dirim, bu ani soru karşısında şaşırmıştı.

-Şey, sanırım evet.

-Peki, şu anda benim birisiyle beraber olup olmadığımı biliyor musun?

-Bilmiyorum ama bunun bir önemi yok ki. Birisinden hoşlanıyorsan onunla sevgili olman gerekmez. Aşkın dışında da bir çok duyguyu paylaştığın biri olabilir o.

-Evet. Ben de öyle düşünüyorum. Demek istediğim, şu anda hayatımda kimse yok ama çok sevdiğimi sandığım birinden yeni ayrıldım ve onun alışkanlığını, acısını, duygularını hala içimde taşıyorum. Sen bana sarıldığında o sarılıyormuş gibi oluyor.

-Anlıyorum, dedi sadece Dirim. Taksi durağına gelmişlerdi. Polen taksiye binmeden önce Dirim'e döndü ve hoşça kal dedi. Beni yine ara. Seninle vakit geçirmekten hoşlandım. Dirim arayacağım dedi ve elini uzattı. Polen de buna karşılık Dirim'in elini tutup ona yanağını uzattı. Dirim kendisine uzatılan yanağı öperken Polen'in parfümünün kokusunu da kalbine kadar çekti. Polen alışkanlıktan diğer yanağını da uzatmıştı ki Dirim'in arkasını dönüp gittiğini fark etti.

 
Toplam blog
: 30
: 777
Kayıt tarihi
: 01.11.08
 
 

Elektronik mühendisiyim. Peyote'de İlkbahar adlı romanın yazarıyım. Özel bir şirkette iş birimi müdü..