- Kategori
- Gündelik Yaşam
Pıhtı.. (2)

Kan pıhtısı sıçradı yüzüme..
Evrenin diplerinden bir yerlerde, altta kazanlar kaynayan koca cehenneme yakın bir yerlerde sırasını bekler dünya. Kepçe karışır, kazan, kaynayan buharını bırakır, iki derece ısınır dünya. Kurbağa da haşlanmadan önce ılık ılık alışırken ölümsüzlüğe inanırdı.
Oysa ki,
İlk pıhtıyla sıçrayıp geldiğimiz mavi gezegen bizim için özenle hazırlanmıştı. Yeterli toprak, yeterli hava, yeterli su…
Bizdeyse,
Yeterli savaş, yeterli hırs, yeterli yağmacılık vardı.
Basamak yaşam biçimleri geliştirdik önce: En altta en çok ezilenlerden, piramitin tepesindeki bir avuç insana kadar sıralanarak dizildik. Sonra yayılarak genişledik.
Mucizeydi dünya, mucizeydi umut dolu hayatlarımız. Yayıldık, ilk defa ulaştık yeryüzünde yenidünyalara. Eski dünyanın tanrılarını, yemeklerini, içkilerini getirdik. Hırs, savaş, yağmacılık bizdendi ve bizleydi hep.
Üreyerek çoğaldık, yalnızlaşarak azaldık.
Azaldıkça çoğaldık, çoğaldıkça saldırdık.
Hep insandık; nasılsa bir nedeni vardı gelişimizin buralara. Nasılsa olacaktı da giderken bir nedenimiz. Alnımıza yazılırken en geniş aynasından baktık kaderimize; nasılsa bir nedeni vardı ve nedenli çok geldik de dünyaya; fakirleştikçe çoğaldık, enderleşerek azaldık. Çoğalırken korkularımızda saldırgan, sevgimizde şüpheci, kaderimizde yalnız, kederimizde çoğuduk-çok olduk-. Biri ileri iterken kalabalığı hep gitme hayaliyle yaşadık. Özgürlük bizi yollara çağırır, bizse yine kendimizi alırdık yanımıza.
Özgürlük yanımızdaki kadardı. Yanımız yanlımız kadardı. Hepten kırıldığımızda oldu ama hepten de doğduk.
Çoğalırken değince terlerimiz, gözlerimiz; ellerimizle yürüdük toprak toprak. Basamaklarla çoğaldık, basamaklı apartmanlarda yığıldık kaldık. Gidecekken yeniden kirlettiğimiz yerden, sınırlara dayandık. Deniz üstü köpürdü, gözlerimizi ulaşılmaz dağlardan söküp aldık, ellerimiz ayna oldu gökyüzüne. Belki herşey başlarda çok kolaydı. Belki içinden, kederden, sevinçten, azıcık korkudandı; yeniydi, şüpheliydi belki de ama uçsuz bucaksız gökyüzü çölü ve ayaklarımızın altından akan cennet dünyaydı. Uzun çağlar kan pıhtıları yapışmış yüzümüzle yürüdük, yayıldık dünyaya.
İşte şimdi gökyüzüydü sınır.
Yuvasında bekleyen kartal yavruları gibi açtık gagalarımızı; bir umut bırakır mı? Acaba yalan yalan, yavşan yavşan, sallan sallan giderken biz;
Mavisi kirlenmiş yalpa yalpa dönerken dünya;
Her daim inandığımız korku yalanları, ayağımıza dolanmış umut, çaresiz kabullenişlerden sonra yarı çıplak kalmış ruhumuz ve yine biz;
Bu kez, bu dönemeç, bu köşe ve bu çaresizlikle,
Dönebilecek miyiz?
Beklerken kendimiz.
Ne sen, ne biz, ne kendimiz; ne o, ne şu, ne de bu; o bu şu ve toplam kendimiz,
iken;
dönecek mi bize
kendimiz?
Verilirken kendin daha bedensiz, kendine iyi bakabiliyor musun hüzünsüz kedersiz?
Sevip verebiliyor musun asık yüzüne gülüş, gözlerine neşe, ellerine sıcak ten, sessiz nefessiz
Ruhuna şefkat, düşlerine rahat, bedenine sıhhat, dudaklarına tat, alnın ak bencilliğin nefessiz.
Kendini sevip, sonra sevmek canlı cansız tüm varlıkları; sevebilmekti başlamak hayata şüphesiz.