Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ocak '11

 
Kategori
Basın Yayın / Medya
 

Popülizmle Kutsalın savaş sahnesi; Diziler (Muhteşem Yüzyıl)

Popülizmle Kutsalın savaş sahnesi; Diziler (Muhteşem Yüzyıl)
 

Bugünlerde, bundan yaklaşık 2 yıl önce Can Dündar’ın “Mustafa” isimli filmi vizyona girdiğinde yapılan tartışmaları hatırlamamak mümkün değil.


Ülkedeki Kemalist kesim ortalığı birbirine katmış ve tarihi bir kişiliğin “insani yönünü” ele alma çabasını yerden yere vurmuşlardı. Bugün benzer bir tartışmayı Kanuni Sultan Süleyman üzerinden yapıyoruz.


Zihinleri kutsallar üzerinden şekillendiren bir eğitim sisteminin ürettiği, tercihleri farklı ama tarzları aynı zihin dünyalarının yansımaları. Mutlak doğrular, pürüzsüz gerçekler, pir-ü pak bir tarih, sütten çıkma ak kaşık kahramanlar, harcı kötülükten olma düşmanlar vs vs. Doğrunun, fikrin ya da kahramanın kim olduğunun önemi yok.


Eğer zihin, nesnel algıdan, analitik değerlendirmeden, müzakere becerisinden, şüpheden, hoşgörüden yoksun ise sahip olduğunuz tercihler, siyasi kimlikler fark etmez. Muhafazakâr da olabilirsiniz, komünist de, Kemalist de olabilirsiniz, milliyetçi de; sahip olduğunuz bembeyaz gerçeklerinizin, değerlerinizin üzerine düşen her bir toz damlası alarm zillerinin çalmasına neden olabilir. Bugünlerde bir kısım muhafazakârın ortalığı velveleye vermesi ya da iki sene önce Kemalistlerin ortalığı tozu dumana katması gibi.


Muhteşem Yüzyıl dizisinin fragmanlarının yayınlandığı ilk andan itibaren ilgimi çekti. Çalışmanın arkasında Meral Okay’ın olması bu ilgimi daha da derinleştirdi. Buna rağmen ilk bölümü ancak bir rastlantı sonucu seyredebildim. İlk seyretmeye başladığım andan itibaren de, oluşabilecek tepkileri tahmin etmeye başladım. Ancak beraberinde, bu tepkilerin yenik düşmeye mahkûm geçmiş zaman kırıntıları olacağını umut ettim. Bu umudumu da hala koruyorum.

Diziyi ne tarihsel ne de sanatsal olarak değerlendirecek uzmanlıkta değilim. Ama gerek görsel gerekse de popüler bir çaba olarak son derece başarılı buldum. Rol dağılımı iyi, görsel olarak doyurucu. Bir cnbc-e dizisi kalitesinde olduğunu düşündüm; farklı doğruları, gerçekleri, kültürleri ve tarihsel algıları birbiri içinde harmanlayan, netliği değil bilinmezliği, kaçınılmazı değil olabilirlikleri, kesinliği değil şüpheyi barındıran, bütünü değil detayı, toplamı değil toplamın parçalarını, tarihsel süreci değil anı aktarmaya çalışan postmodern bir yapıt üretme çabası sezdim.


Bu nedenlerle dizi, seyredilirken arkasından ne geleceğini bileceğimiz bir belgesel yapıt değil. Seyirciyi her an ekran karşısında tutmaya çalışan, inişli çıkışlı tansiyon örgüsü olan, zaman zaman duygusal olarak gevşeten, zaman zaman heyecan dalgasına kaptıran, şüpheye düşüren, soru işareti yaratan, şaşırtan, beklenmeyenle karşılaştıran bir senaryo üretme çabası ilk bölümde alttan alta kendisini hissettirdi. Böylesi bir yapıt elbette, bildiklerinin tekrar edilmesini talep eden bir kitleye çok fazla hoş gelmeyecekti. Yine, tarihi yıl bazında, savaş, anlaşma, doğum ve ölüm tarihleri üzerinden öğrenen bir toplum için, anlık ve günlük detaylara inen bir çaba oldukça itici gelecekti. Aynen, insana oldukça temiz görünen bir şeyin, mercekle bakıldığında lekeli, pis ve mikroplu olduğunun fark edilmesi gibi. Ne de olsa şeytan detaylarda gizlidir ve şimdi yaşadıklarımız, detaydaki şeytanı fark eden toplumun paniği.

“Mustafa” filmine yansıyan tepkiler gibi bu tepkiler de gelip geçici ve son derece içeriksiz. Gelip geçici çünkü; eleştiriler nesnel değil ideolojik tabanlı. İkincisi ve daha önemlisi, Türkiye toplumunun yaşadığı değişim. Artık ezberlere sığmayan, farklı ve bambaşka doğrular, tercihler, bakış açıları olduğunu fark eden bir toplum oluşmaya başlıyor. Bu fark etme hali, bireylerin, grupların kendi değerlerini terk etmelerine neden olmuyor elbette. Ama en azından farklıya saygı duymaya başlıyor. Kendi doğruları, ezberleri içindeki ortodoks tutumları ayıklamaya çalışıyor. Ayrışılan noktaları değil, uzlaşılabilir noktaları önemsemeye başlıyor. Bu nedenle İskender Pala’nın “Şah ve Sultan”ı gibi, tarihsel süreçlere iki taraftan da bakmaya çalışan eserler çıkıyor.


Bu diziyi eleştiren Saadet Partisi, Büyük Birlik Partisi ve buna benzer diğer siyasi kesimler, toplumdaki bu değişimi anlayamadıkları için, sanatsal ve popüler bir eserden siyasi bir rant üretme çabaları anlamsız kalacak. Diğer muhafazakâr siyasi yapıların, gelişmelerden rol çalmasına engel olmakla görevli Bülent Arınç ise bu kez görevini fazlası ile abarttı ve muhafazakârlığın en otoriter noktasına kadar savruldu. Hatta diğer siyasi yapıların girişimlerinin önünü açtığı bile söylenebilir.

Ancak gerek Bülent Arınç gerekse de diğer muhafazakâr siyasi yapılar, dizi ilerledikçe büyük olasılıkla bu girişimlerinden dolayı fazlası ile utanacaklar. Çünkü diziler, sanatsal kaygısı daha az, ticari kaygısı daha fazla olan ürünler ve bu nedenle geniş toplumsal kesimler tarafından reddedilmeyi göze alamazlar. Ancak beraberinde merak uyandırmayan, şaşırtmayan, bilindiği tekrar eden, hayal dünyasını genişleten detaylar üretmeyen, tek yönlü hamasetle yüklü ve tekdüze bir yapıtlar da ticari bir başarı sağlayamazlar, çünkü seyirciyi ekran karşısında tutamazlar. Dizi bu anlamı ile zamanla dengeyi sağlayacak bir noktaya ister istemez ulaşacaktır. Ya da zaten o dengeye sahip dizi, insanların kabul standardının yükselmesine neden olacaktır. Yani bir yandan dizi, biryandan da seyirci değişmeye devam edecektir. Dizi büyük olasılıkla, hiçbir zaman tek bir toplumsal kesimi, tek bir fikrin taraftarlarını memnun etmeyecek ama herkesin kendisinden bir parça bulduğu, memnuniyetsizliklerin kabul edilebilir sınırlarda kaldığı bir rotada ilerleyecektir.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..