- Kategori
- Yolculuk
Quetta

Quetta
Dümdüz bir arazide (çölde) aldığımız yol bitip de çıplak tepelere tırmanmaya başladığımızda anlıyoruz Quetta’ya çok yaklaştığımızı. Ve az sonra Quetta’dayız. 2006 yılının Kasım ayı.
Quetta’ya ulaştığımızda tam bir hayal kırıklığına uğruyorum. Bu yolculuğa çıkmadan yaptığım araştırmalara dayanarak kafamda bir Quetta yaratmıştım. Kafamdaki bu Quetta ile içinde bulunduğum Quetta hiç örtüşmemekte.
Benim Quetta’m: nüfus yoğunluğu düşük dolayısıyla cadde ve sokakları kalabalık olmayan; 1700m yükseklikte serin ve temiz bir havaya sahip; Belücili, Pakistanlı, Afgan ve Özbek çeşitli milletlerin insanlarından oluşan renkli bir mozaik; diğer yoğun yerleşim birimlerinden uzak bu nedenle yabanıl ve vahşi hayata daha yakın; fakir olsa da temiz bir yer, en azından havası teneffüs edilebilir bir yer... iken…
Gerçek Quetta: Yoğun, derme-çatma, içiçe geçmiş bir iki katlı yapıların oluşturduğu; sokaklarını insan, rikşa ve çeşitli araçların olabildiğince doldurduğu; yeşillik namına en fazla birkaç tane ağaç görebileceğiniz, yol kenarlarındaki üstü açık kanallardan lağım başta olmak üzere her türlü atık suyun aktığı; egzoz dumanı + toz karışımının rengini verdiği, lağım + iğrenç baharatlar birleşiminin kokusunu verdiği gri ve iğrenç bir hava öyle ki bu havadan bir nefes çekseniz öleceğinizi sanırsınız…
Gelmeden önce birkaç gün kalabileceğimi düşündüğüm bu yerde artık bir an kalmaya bile tahammülüm yok. Ama yol yorgunuyuz bir gün otelde dinlenmemiz gerek.
Konferansa gidecek diğer Türk arkadaşlar, sabah otobüsten indiğimiz bu yerden bugün tren ile ayrılmayı düşünüyorlar. Onlara iyi yolculuklar. Umut, Kimatu ve ben SadaBahar otobüs terminalinin çaprazında yer alan bu terminalimsi yerden otellerin yoğunluk kazandığı Cinnah Road’a Rakşa tutmaya karar veriyoruz.
Bizim Rikşa diye telaffuz ettiğimiz onların ise Rakşa dedikleri üç tekerlekli muhtemelen su motorundan bozma bir motorla yapılmış bu cihaz, çantalarla beraber bizi alacak büyüklükte değil. Biz de bir pikap tutuyoruz 40R’den, pazarlıkla. Birkaç dakika sonra Cinnah Road’daki Müslim Otel’e geliyoruz. Biz kapıda beklerken Umut odalara bakıyor. Büyükçe bir alanın çevresinde sıralanmış çift katlı bu yapıdaki odalar rutubet kokmakta imiş. Ve otel sahibinin 3 kişilik oda için istediği ücret de 200R. Biz de başka otellere bakmaya karar veriyoruz, çevrede oldukça çok otel mevcut. Bu sefer Umut çantaların başında beklerken Kimatu ve ben otelleri dolanıyoruz. Aynı cadde üzerinde aralarında Allah-Vallah Otel, Delux Otel ve Marina Otel’in de bulunduğu 5 otele yaklaşık 15 dakikada bakıyoruz. Fiyatları 200R ile 300R arasında değişen bu otellerden 200R’ye anlaştığımız Marina Otel’de kalmaya karar veriyoruz. Onun odaları çok daha temiz, derli toplu ve yapısı itibari ile Esfahan’daki Emir-Kebir Hostel’i andırmakta bize.
Resepsiyona pasaportlarımızı bıraktıktan sonra odamıza yerleşiyoruz. Ve bir plan yapıyoruz. Önce Kandari Bazaar’a gideceğiz ve para değişimi yapacağız. Çünkü Kimatu’daki birkaç bozukluğun dışında hiç Rupimiz yok. Kimatu da bu Rupileri Taftan’da iken cebinde kalan küçük bir miktar Tumen ile değişmişti. Para değişimi işinden sonra yemek yiyeceğiz. Daha sonra da Lahor’a tren biletimizi alacağız.
Üç kişi sıkış sıkış atlıyoruz bir rakşaya 30R’den. Ve Kandari Bazaar’a ulaşıyoruz. Burada para değişimi işini yapanlar genelde Afganlar. Ben 50$, Umut ve Kimatu ise 20şer $ karşılığı Rupi alıyoruz. Kurumuz 1$ 62R. Para değişimciler oldukça sıcak, çay ikram etmek istiyorlar bize, ama vaktimiz yok.
Umut ile benim yemek durumumuz ciddi bir sorun iken Kimatu için bir sorun yok. Bu Japon arkadaşımız ne bulursa mideye indirecekmiş gibi bir modda. Benim ise dün sabahtan beri doğru düzgün bir şey yemememe rağmen atmosferden kaynaklı iştah problemim var.
Pakistanlıların yemeklerinde bolca kullandıkları şu baharatların, bana bu kadar iğrenç geleceğini hiç düşünmemiştim. Hatta gelmeden önce ne güzel değişik değişik baharatlar tadacağım diyordum ama kazın ayağı öyle değilmiş. Şu tiksindirici baharatların kokusu öyle bir yayılmış ki etrafa. Açıktan akan kanalizasyon, solduğum hava, hatta ve hatta rikşaların egzozundan çıkan duman bile bana baharat kokmakta!
Burada Afgan restoranlarının yemeklerinde baharat kullanmadıklarını ve bizim ağız tadımıza yakın şeyler yediklerini biliyorduk. Bu ızgara türü şeyleri yemek üzere birkaç sokak ilerde Afgan Dünya Restoran ile karşılaşıyoruz.
Burada bir çok çeşit kebap var. Kuzu etinden, dana etinden, tavuk etinden vs. Biz dana etinden yapılmış Tikka Kebap ve Kabil Pilavı yanında Dahi, Lassi, Roti ve Salata söylüyoruz. Ortasında haşlama bir kuzu etinin bulunduğu, üzüm kurusu ile süslenmiş bu lezzetli pilav 75R; üzerlerinde birer parmak uzunluğunda etlerin olduğu, bir porsiyonu 8 adet şişten oluşan Tikka Kebap ise 75R. Domates, soğan, turp, marul ve limondan oluşan salata ise 10R. Dahi, Lassi, Roti üçlüsü ise sırası ile 15, 5 ve yine 5 Rupi’den. Bu üçlüden biri ayran, biri yoğurt, diğeri ise küçük bir çanakta kıymalı patates görünümünde, benim yemediğim Kimatu’nun ise içine düştüğü bir yemek. Bu isimlerden hangisi hangisine aittir bunu bir türlü ezberleyemedim ama yoğurdu kesinlikle denemenizi öneririm. Çok lezzetli idi. Eğer Umut’un uydurması değilse yoğurdu bu küçük çanaklarda ayrı ayrı mayalamaktaymışlar. Ekmek ise İran’dan beri aşina olduğumuz Nan dedikleri dürümsü bir şey.
Afgan Dünya Restoran’ın adı gibi yemekleri ve tüm personeli de Afgan. Güler yüzlü, alakadar bir personeli var. Hizmet kusursuz ama mekan pek öyle değil. Sanırım ya baca sistemini oturtamamaktan ya da dumana aşina olduklarından içerisi ızgara dumanı ile dolu. Ama bu duman benim iştahımı kapatmadı, en azından ızgaralanmış et kokuyor.
Yemek faslından sonra bir de çay içiyoruz. Buradaki çaylar da İran’daki gibi demlikte geliyor ama bu demlikler daha küçük. Pakistanlıların içtikleri çay, ingiliz hatırası sütlü çay. Çay istediğinizde bu sütlü çaydan getiriyorlar. Eğer alışkın olduğumuz çaydan içmek istiyorsanız Süleymani Çay demeniz gerekiyor. Nitekim biz de öyle söylüyoruz. Ama bu çayın da bir eksiği oluyor şekeri içinde geliyor ve oldukça da şekerli oluyor. Bu arada çaylar şirketten.
Üç kişi toplam 475R ödeyerek gayet memnun bu mekandan ayrılıyoruz, tren istasyonuna gitmek üzere.
40R ödeyerek geldiğimiz tren istasyonunda biletden önce, daha önce kaynaklarımızdan okuduğumuz trenlerde indirimli bilet zamazingosundan faydalanmak için gerekli işlemleri halletmek istiyoruz. Tren istasyonundaki görevliye bu indirim meselesinden bahsettiğimizde biraz asabi bir şekilde istasyonun karşısındaki binayı göstererek Commercial Ofis diyor. Biz de turistlere %25, öğrencilere ise %50 indirim sağlayan bu zamazingodan faydalanmak üzere elemanın işaret ettiği binaya yöneliyoruz. Commercial Ofiste görevlinin verdiği formları dolduruyoruz. Kimatu ve ben %25’lik turist, Umut ise %50’lik öğrenci indiriminden yararlanmak istiyoruz. Bunun için pasaportları gösteriyoruz. Ayrıca Umut üniversite öğrenci kimliğini de gösteriyor. Bu uygulama benim zannettiğim gibi bir kere formu dolduruyorsun ve Pakistan’daki bütün trenlerden indirimli faydalanıyorsun şeklinde değilmiş. Bu indirimden yararlanabilmek için herhangi bir güzergaha ait alacağınız her bir bilet için bu formlardan doldurmak zorundasınız. Commercial Ofis sadece ana istasyonlarda bulunmakta.
Formların üzerine gideceğimiz tarihi ve yerin ismini de yazmak zorundaymışız. Biz de yarının tarihini ve Lahor şehrini yazıyoruz. On dakika süren bu işlemlerden sonra indirimlerimiz tamam deyip elimizdeki mühürlenip, imzalanmış formlar ile tren istasyonunun yolunu tutuyoruz tekrardan bilet almak üzere.
İstasyonda yarına, sonraki güne tüm trenlerin dolu olduğunu öğreniyoruz. Muhtemelen cemaat toplantısı yüzünden yer kalmamıştır diye düşünüyorken kendisi Avustralya’da yaşayan ailesi ise burada Quetta’da yaşayan bir Afgan genç ile muhabbet ederken öğreniyoruz ki o 15 gün sonra Lahor’a gitmek üzere bugünden bilet almaya gelmiş. Tabii bu sleeper class için geçerli. Economy class’da aynı günde de yer bulabilme imkanı var. Quetta gibi bir yerde iki gün daha beklemeye tahammülüz yok. Lahor trenlerine iki gün yer kalmadığını söyleyen görevliden güç bela yarın sabah Faysalabat’a tren olduğunu ve onda sleeper class’da yer olduğunu öğreniyoruz. Ama bu seferde indirim formlarımızı kabul etmiyorlar. Çünkü üzerlerinde Lahor yazıyor imiş. Faysalabat yazmalı imiş. Bilet fiyatlarını öğrendiğimizde özellikle Umut’un %50’lik indirim durumunu da düşünürsek baya bi işe yarayacak.
Faysalabat, Lahor’a bir saatlik otobüs yolculuğu mesafesinde bir şehir. Ve Quetta-Faysalabat arası sleeper class tren bileti fiyatı kişi başı 925R, economy class ise kişi başı 580R.
Bilet fiyatlarından bu indirime çok ihtiyacımız olduğunu gördüğümüzden tekrar Commercial Ofise gidiyoruz. Ama bugün Cumartesi ve saat 15:30 olduğundan bir saat öncesine kadar açık olan ofis şimdi kapalı. Tekrar istasyona dönüyoruz. Ve Umut 8$’lık indirimden yararlanabilmek için bir saate yakın dil dökmesine rağmen görevlileri ikna edemiyor. Biz de mevcut fiyatlardan Faysalabat tren biletlerimizi alıyoruz. Tabii ki sleeper class.
Tren biletlerinin maliyeti ve trenlerde yer olmaması durumu karşısında otobüs yolculuğu da gündeme geldi ama ben kesinlikle otobüse karşı çıktım. Çünkü bu yolculuk esnasında kulaklarımdaki rahatsızlık için en çok korktuğum yer olan Bolan Geçidinden(Bolan Pass) geçeceğiz. Ve 1700m yükseklikte bulunan Quetta’dan yüksek dağları aşarak rakım seviyesi düşük düzlüklere ineceğiz. Beni böyle düşünmeye sevkeden ise Bolan Geçidi’ndeki geçit kelimesi. Geçit kelimesini coğrafi manada şöyle tanımlıyorum; Yol vermeyen “yüksek dağlardaki” yol veren alanlar! Hele hele 2000m yükseklikteki Zigana Geçidi tecrübemden sonra, bu geçit kelimesi bende alerji yapmaya başladı!
Bana göre pek bir espirisi olmayan bu bilet indirim zamazingosundan yararlanamamanın az da olsa moral bozukluğu ile Kandari Bazaar’a dönüyoruz.
Bu pis ortamda diğerlerine nazaran çok daha temiz görünen bir yere meyve suyu içmek için giriyoruz. Burada nar ve muz mikserlenip satılmakta. Bu dükyan sahibi abimiz diğerleri gibi nar tanelerini bir tepsiye değil kapalı bir kaba koymuş durumda. Bunun önemini fotoğraflardan anlamak güç bu havayı solumak gerek anlamak için. Afganlı zannettiğimiz bu dükyan sahibi abimiz ben Türküm diyor. Bir Türkün yaşamak için böyle bir yeri seçmesi, hele kelimelerle anlatılamayacak güzelliklere sahip cennet gibi bir vatanı varken bana pek mantıklı gelmedi. Ben de bu yüzden Afgan olmasa da Özbek de olabilir diye düşündüm kendimce. Abimiz 25 sene önce Hatay’dan gelmiş buraya. Niye geldiğinin uzun bir hikayesi olmalı ama unutmaya yüz tutmuş olduğu Türkçesi bunu anlatmaya yetmiyor. 15R’lik mikserlenmiş enfes muzlarımızı içtikten, abimizle de vedalaştıktan sonra diğer dükyanları da yoklaya yoklaya dolanmaktayız Kandari Bazaar’da.
Kesinlikle kapalı kaplardan içmeyi önerdiğim su, burada pahalı. Sigara ise oldukça ucuz. Bir paket Camel 35R. Ve gayet de iyi durumdalar. Winston’lar ise pek içilecek durumda değil. Burada fiyatı ne olursa olsun yemeden içmeden önce kırk kere düşünmek gerek.
Kandari Bazaar’daki elektronik çarşısına girdiğimizde şaşırıyoruz. Envayi çeşit ürün mevcut. Örneğin yeni yeni popüler olmayan başlayan mp3 player’lar bile burada mevcut. Fiyatlar ise gümrüksüz ve kaçak olduklarını düşündürürcesine ucuz. Örneğin 256MB’lık bir mp3 player yaklaşık 15$. Pazarlıkla daha uygun fiyatlara da alabileceğiniz notebook’dan mp3 player’a kadar geniş bir ürün yelpazesi var. Ayrıca bu elektronikçilerde sadece satış değil tamir işleri de yapılmakta. Ve bu işi genelde Afganlar yapmakta.
Sokak satıcılarında, caddedeki dükyanlarda yiyecek olarak bol bol pilav ve patates köftesi görmekteyiz. Hamur bulamacı haline getirdikleri haşlanmış patatesleri çeşitli baharatlarını da karıştırarak, en son da köftemsi bir şekil vererek kızartıyorlar ve ekmek arası afiyetle yiyorlar, sanki köfte-ekmek yermiş gibi. Başlangıçta köfte zannederek meraktan bir tane ağzıma attığımda ancak keşfedebildim bu durumu… Burada ekmek yemek çok yaygın, pilava bile ekmek katılıyor.
Hava kararmakta, Doğu’nun renkli dünyasına çok renkli bir başlangıç yaptığımız Quetta’da, bu sefaletin ortasında keşfedecek fazla bir şey olmadığından otelimize dönüyoruz.
Otelimizde banyo ve tuvalet mevcut. Daha iki gün önce Zahedan’da giydiğim tişörtüm çamur gibi olmuş durumda, saçlarım da öyle. Ama bu halde bile banyo yapmak istemiyorum Quetta’yı terkedene dek. Çünkü sokağa çıktıktan 10 dakika sonra yine bu hale döneceğim. Umut banyo yapmak istiyor ama maalesef sıcak su yok. Akıllım sen burada su bulduğuna şükret!
Kimatu’nun ismini bir türlü ezberleyemedim. Ben de ona çok sevdiğim Kitano diyorum. Ama darılıyor herhalde biraz, ismini öğrenemediğimden, aslında haklı. Kitano :) ile bir çok ortak yönümüz var. Birincisi o da bilgisayar programcısı. İkincisi ve daha önemlisi ise onun kulaklarında da benim kulaklarımdaki problem var. Yani basınç farkından dolayı ağrıyorlar. Bu yüzden o da uçağa binemiyormuş. Ve yine bu yüzden o da burun spreyi kullanıyormuş. Ama onun burun spreyi daha etkili olsa gerek uçak da bile ağrıyı engelleyebiliyormuş. Uçağa binmeden iki saat önce, sonra uçağa bindiğinde, sonra da ağrı başladığında olmak üzere sık sık sıkıyormuş. Benim bir türlü doktorlara ifade edemediğim bu ağrıyı kendisi çok güzel ifade ediyor. Ağrıdan yürüyemiyorum!
İran ve Pakistan dahil şu ana dek pek bir ağrı çektiğim söylenemez. Çünkü her yer dümdüz bu coğrafyalarda, oysaki ben çok dağlık olduğunu düşünmüştüm.
Bu akşamı da otel odamızda muhabbetle noktalıyoruz. Hindistan’a doğru gittikçe daha iyi bir hava ile karşılaşmak üzere.