- Kategori
- İnançlar
Ramazanı Kış mevsimine sabitlemek

Aslında benim sorunum değil. Oruç tutmuyorum. Bu nedenle hala tüm şiddeti ile devam eden sıcaklarda zorlanan ben değilim. Ama insan, etrafında yaşayan ve hele ki oldukça sevdiği insanların sıkıntılarını gördükçe bu işin bir çaresi olması gerektiğini düşünüyor.
İnanç özgürlüğünü şiddetle savunurum. Ama inanç özgürlüğünün beraberinde inancı sorgulama, eleştirme hakkını getirdiğine de inanırım. Yani birisi özgürce inancı gereği oruç ibadetini yerine getirirken, bir diğeri de bu ibadeti rahatlıkla eleştirebilir/eleştirmeli.
Her ibadet ve inanışı iki farklı yoldan eleştirme şansınız vardır. Ya inancın içinden, güçlü deliller ve derin bilgiler ile inanç adına bilinenlerin yanlışlığını dile getirirsiniz ya da dışarıdan bilimi ve mantık kurallarını ön plana alarak bu işi yapabilirsiniz. Elbette ki dışarıdan eleştiri yapmanın dezavantajları vardır. “Dine küfredenin Müslüman olmaması” başta olmak üzere, inancın derinliğinin tadına varmamış bir insan olarak, boşa nefes tüketiyor olmakla da eleştirilebilirsiniz.
Ama sorunun inanç değil de inancın algılanışı olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Ama kısaca oruç ibadetinin tüm iyi niyetli savunularına karşın, işlevinin kalmadığını kısaca aktarmak isterim.
Oruç ibadetinin Tanrının rızası için yapıldığı kısmını işin başında bir kenara bırakacak olursak, yaşadığımız dünyaya ilişkin kişiye dair faydalarını her ramazan öncesi birçok yayından takip eder, sohbetlerden işitiriz. Bu faydalar kısaca, orucun bedenin hem fiziksel hem de ruhsal dinlenişi olduğu, dokuları temizlediği, birikmiş toksinleri ve zehirleri attığı yönünde olur.
Oysa sırf ülkemizin tüketim rakamlarını takip eden birisi bile, Ramazan süresince yapılan gıda ve içecek harcamalarının diğer aylara göre %20’ye yakın artış gösterdiğini kolaylıkla görür. Örneğin 2006 yılında, Türkiye'de aylık toplam ortalama hane halkı tüketim harcaması 2 milyar 788 milyon YTL iken, bu rakam ramazanda 3 milyar 265 milyon YTL'ye tırmanmış. Yani, ramazanda tüketim harcaması yüzde 17 artış göstermiş. Zaten her ramazan ayına girilen dönemde televizyonlarda kredi kartlarının bu tüketim artışından paylarını almak için ne tür kampanyalar yürüttüğünü kolaylıkla gözlemleyebiliriz.
Yani oruç ibadetinin teorik sorunundan öte, pratikde de hedeflenen faydayı sağlamaktan oldukça uzak olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz. Vücuttaki toksinler azalacağına artıyor. Ortalıkta israfın önüne geçmeyi sağlayan bir işlevde yok, aksine israf nerdeyse tavan yapıyor.
Yenilen yemek miktarında azalma olmadığı gibi, yemek rejimi de baştan sona dengesizleşiyor. İnsanın aynı biyolojik dengeyi sağlaması için belirli aralıklarla kana yeni girdi sağlamak gerekirken, bu girdi sağlama sürecini uzun zamanda hiç olmayacak, kısa zamanda ise haddinden fazla olacak şekilde ayarlayarak, günümüzün en yaygın hastalıkları olan şeker ve tansiyon rahatsızlıklarını alevlendirmekten başka bir etki yaratmıyoruz.
Ama ibadetlerde, yukarıda saydığım mantık kurallarının dışında başka bir unsur olduğunun bilincindeyim. O da inancın kendisi. İnançlı kimse, kendisine emredilen işin, kendisine zarar vereceğini bilse bile (aslında hiçbir zaman öyle düşünmezler. “Eğer yaratıcı bunu bu şekilde emrediyorsa, henüz keşfedilmemiş olsa dahi büyük bir fayda taşıyan bir sır kesinlikle vardır” diye yorumlanır), bu süreci bir sınav ve ödül süreci olarak görür. Bu görünürdeki cefa aslında bir sonraki süreçteki sefanın müjdecisidir. Bu nedenle Müslümanların oruç ibadetinden vazgeçeceklerini düşünmek mümkün değil.
Ancak 33 yıllık döngünün yaz döneminin derin sıcaklarına denk gelen 4 yıllık kısmının sınırına geldik. Bu sene Ramazan ayının uç kısımlarına denk gelen sıcaklar, gelecek sene neredeyse oruç ayının yarısını kapsayacak.
Bu noktada, Ramazan ayının takvimine takılmadan edemiyorum. Biliyorum ki, İslam inancında her türlü işlem hicri takvim esaslarına göre yapılıyor. Elbette Müslümanların kendi inançlarının geliştiği süreci başlangıç olarak görme hakları var. Ama zamanının ilerlemesini, tabiatın döngüsü ile uyumsuz ay takvimi ile yapmaya ne kadar hakları var bilmiyorum.
Miladi ya da Rumi takvim uygulamaları bu ülkeye ilk olarak Cumhuriyet dönemi uygulamaları girmiş değil. Osmanlı döneminde, örneğin vergi uygulamaları güneşin döngüsüne göre işleyen Rumi takvim esasları ile yapılırmış. Gerekçesi ise, Hicri takvime göre bir sene hasad ayı olan Haziran ayında çiftçiden alınan verginin, 10 yıl sonra vergi döneminin hasad mevsiminden 3 ay öncesine denk gelmesi ve çiftçinin bu sisteme itiraz etmesi imiş. Yani doğa ve beşeri kurallar, inancın geleneklerini bertaraf etmek durumunda kalmış.
Giderek tarım toplumundan kent toplumuna evrilen ve bünyesi giderek narinleşen insanoğlunun, hele ki küresel ısınma sürecinde oruçla ibadeti ile kuracağı ilişki giderek zorlaşacak ve şekil değiştirmek zorunda kalacak bence. Peki bu şekil değişikliği ne yönde olacak derseniz, bunun ramazan ayının takvimine yönelik bir müdahale ile olmasının daha mümkün olacağını düşünüyorum.
Peki inanca bu seküler müdahaleyi kim yapabilir diye soracaksınız. Bu noktada, çoğu kez İslam dininin güzelliği olarak sunulan bir unsurun zaman zaman dezavantaja dönüştüğünü düşünüyorum.O da Allah ile kul arasında herhangi bir kurumun olmaması. Arada böylesi bir kurum olmayınca (aslında var ama bu tip kurumlar tek temsilci niteliği kazanamıyorlar) din adına yorum farklılıklarını hızlı bir şekilde hayata geçirmekte mümkün olmayabiliyor. Buna dair bir örnek Hıristiyan dünyasında geçen senelerde yaşandı. Hıristiyanların son papası 16. Benedict, bugüne kadar vaftiz olmadan ölen bebeklerin cennete gidemeyeceği, cennetle cehennem arasındaki araf’a gideceği” yönündeki inancı değiştirdi. Büyük olasılıkla daha önce İsa’ya ya da kutsal kitap İncil’e dayandırılarak varılan bir kararı, Hıristiyanlığın gelişim stratejisi adına değiştirme gereği duydu. Belki de bu strateji çabası dışında, bu değişimin gerekliliğine yürekten inanıyordu. Bilemiyoruz. Ama dinin temsilcisi olarak, inancın bir kaidesinde değişikliğe gidebildiğini görmüş olduk.
İslamiyet inancının, oruç ibadetini kış aylarına sabitleyecek insani bir müdahale için karar verecek ve inançlıların itiraz etmeden bu kararı kabul edeceği bir karar mekanizması yok. Galiba İslam âleminin de inanca ve ibadetlere insan gözü ile bakacak ve kısmi yetkisi olacak bir temsilciye ihtiyacı var.