​ Robert Enke'nin sonu ve sporcuya cehennemi yaşatan tutkumuz... / Spor / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Kasım '09

 
Kategori
Spor
 

Robert Enke'nin sonu ve sporcuya cehennemi yaşatan tutkumuz...

Robert Enke'nin sonu ve sporcuya cehennemi yaşatan tutkumuz...
 

Robert Enke’nin ölümü bize futbolun, sporun insani yönünü hatırlatması bakımından büyük bir trajedidir. Aslında gerçekten çok önemlidir. Enke’nin tedavi edilmesi gereken ciddi bir psikolojik rahatsızlığı olduğunu bilerek, konuyu bu özelden çıkarıp merkezdeki sporcu faktörünün içine doğru yolculuk yapalım.

Düşünün ki otuz-kırk bin kişinin önünde işinizi yapmaya çıkıyorsunuz. Oradaki (ve ekran başındaki milyonlar) bütün gözler sizin sahada ne yapıyor olduğunuzla ilgilenerek tek bir detayı kaçırmıyor. En küçük hatayı kabullenemeyen yandaş ve sizin sürekli başarısız olmanızı bekleyen rakip takım taraftar kitlesi altında yapmak zorundasınız işinizi. Belki de profesyonelce yapılan işler içinde en zor olanı da bu olsa gerek.

Başarının getirdiği en büyük tatmin de o sahada; yenilginin, başarısızlığın o büyük yıkımı da; ama her şey en uçlarda yaşanıyor, bunun bir orta noktasını bulmak, aramaya çalışmak beyhude bir çaba.

Tanjeviçle ilgili düşüncelerimi yazdığım gün, akşam Fenerbahçe’nin Siena ile yaptığı Euroleague maçını izlerken çok tuhaf bir duygu yaşadım koçla ilgili. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama maç sırasında araya hiç reklam girmedi. Böylece saha kenarında molalarda sporcuların ve kenar yönetimin neler yaşadığını daha yakından izleme şansı yakaladık. Reklamsız olamadığının farkındayım ancak o sahada olup bitenden uzaklaşmamak çok önemli ayrıntıları da görmemizi sağlıyor. Tanjeviç oyuncularına kafasındakileri anlatırken şekilden şekle giriyordu. O an hiç kimse ondan daha fazla Fenerbahçe’nin sahada ne yapması gerektiğini düşündüğünü ve maçı yaşadığını iddia edemezdi. Ama biz her şey olup bittikten sonra acımasızca eleştiriyor, başarısızlıklarını, yapamadıklarını dile getiriyorduk. Bunu yapmayı bir sene önce yine aynı teknik adamla ilgili özür yazımda bırakmıştım ancak birçok kişi “o gitsin, bu gelsin” tepkiselliğiyle (kolayca) koyuyordu benzer duygu ve düşüncelerini.

Aslında herkesin işini doğru yapmaya çalıştığını ancak karşısındakinin buna izin vermediğini belki de tam da o an yapana konsantre olmamız gerektiğini çoğu zaman sporsever ile taraftar arasındaki farkı yitirdiğimiz için kaçırıyorduk.

Robert Enke bu iniş çıkışları hayatı boyunca fazlasıyla yaşamış biri olarak Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eserinin karakterlerine benziyordu belki de.

Hiçbirimiz 2003 sonbaharında Fenerbahçe formasıyla sahaya çıkıp bu büyük kulübün kendi hayatında dönüm noktası olacağına inanmış bu futbolcunun tek maç ile yargılanıp, cezasının infaz edilmesini onun ölüm haberini alana kadar düşünmedi bile. Hatta bu yazının başlığını gören bir çok insan için Enke’nin hayatını merkeze koyarak kurguladığım bu metin okunmak için tercih bile edilmeyecek!

“Enke kötüydü. Böyle goller yenilir miydi? Fenerbahçe gibi bir takım kendi evinde İstanbulspor’dan üç gol bir den yer miydi? Büyük rezaletti, canım. Kabul edilemezdi. Bu kaleciyi de kim bulmuştu?”

Aynı maçta Enke’nin yediği gol öncesinde kaptırdığı top ile Fenerbahçe defansını eksik bırakan Selçuk’un yaptığı hata bir cümle ile geçiştirilirken, Enke ülkesine geri gönderilmişti. İkinci şansı olmadı. Anlıyoruz ki hayatı boyunca çok fazla ikinci şans yaratamamış talihsiz bir sporcuymuş Enke.

Ancak onun ölümü bize bir şeyler anlatmalı. Bakın burada ölümünün muhasebesini yapmıyoruz; işi dramatikleştirmiyoruz; başlangıçta da altını çizdik, iflah olmaz bir hastalığın da pençesinde debelendiğini de öğrendik.

Fenerbahçe taraftarı Uğur Boral’ı yuhalayarak saha dışına gönderirken o genç oyuncunun kenara doğru yürürken hissettiği şeylerin farkında mıdır?

O an bir insanın kimyası nasıl şekil alır?

Elano’nun bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı sonrasında vatandaşları ile sohbeti sırasında yüzüne yayılmış tebessümü gazete sayfalarında “umurunda mı yenilgi” şeklinde yorumlanmamasının hem sporcu hem taraftara verdiği duygu nedir?

Bu sporun en güzel karesi yine bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında birbirine yumruklar yağdıran milli takım kaptanlarını sarmaş dolaş seyreden Carlos ile Lincoln’ün görüntüsü değil miydi?

Kuşkusuz Güiza’nın iki senedir topa dokunmaya korktuğu sırada yaşadığı şeyin ne olduğunu da ayırt edebilmeliyiz.

Tuncay’ın 25.000 kişi önünde 81. dakikada oyuna girip, 87. dakikada kenara alınmasının o futbolcu üzerinde yaratacağı şeyi önceden tahmin edebilmeli teknik direktörü. Bunu medya önünde “futbolda bunlar var” diyerek de açıklamamalı.

Futbol hepimize stres yükleyen, birbirimize saldırmamızın en kolay yolu olmamalı ya da bütün bunların acısını sporcudan çıkardığımız…

Hakan Arıkan’ın Trabzonspor maçının en büyük kahramanı olarak kaleci antrenörü Zafer tarafından kucaklanırken aynı kalecinin 6 Kasım 2007 tarihinde Liverpool kentinde sekiz gol yediğini hatırlamıştım bir an. Henüz Enke yaşıyordu. Ancak Hakan’ın kalecilik yaşantısı orada bitebilirdi.

O gün spor yazarlığı yapan Mustafa Denizli’nin sözleriyle yazımızı bağlayalım… (Bunu yaparken de dünkü yazımızda altını çizdiğimiz hususlara bir gönderme yapalım, kahramanının kaleminden...)

"Beşiktaş topa sahip olduğu zaman geriden oyun kuramıyor. Orta alanda öne doğru mesafe kat edemiyor. Öne taşıyacağı toplarda çoğalma şansı bulamıyor. Bütün bunları üst üste koyduğumuz zaman bir de Liverpool'un gol şansının yüksek olduğunu düşünürseniz böyle yüksek skorlu maçlar ortaya çıkabilir. Skorun üzerine çok fazla takılmamak lazım. Neticede mağlubiyet, mağlubiyettir. Tabii açık farklı olması insanların psikolojik yapılarını bozar. Ama ne olursa olsun dünyanın sonu olan bir şey değil." http://www.milliyet.com.tr/2007/11/07/spor/ydenizli.html

Dünyanın sonunu getirmeyecek ve sporcuya cehennemi yaşatmayacak bir keyifle tutkumuzu yaşamak için…

Uzay Gökerman

 
Toplam blog
: 2033
: 1268
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..