- Kategori
- Güncel
Roman açılımının hatırlattıkları

Roman mahallesi girişi
<ı>Çocukluk yıllarımda sinemaı>
Çocukluğumda Beldeşan Sineması’nın yanı sıra, köprübaşının solunda ve şimdiki Hallaçoğlu binasında birer sinema salonu vardı. Yazları garsonluktan ve/veya kasa çakmaktan kazandığım parayı aldığım gibi sinema sinema gezerdim. Roman çocuklarını en çok köprübaşındaki sinema salonunda görürdüm. Daha çok roman kızları küçük “kafileler” halinde gelerek doldururlardı salonu.
En temiz rengârenk giysileriyle, dudaklarında en pembesinden rujlarla şen şakrak kızlardı. O yıllarda filmlerin ana teması aşk, fakir kız zengin adam ya da tam tersi kişiler arasında geçerdi. Naifti, basitti o filmler ama bizim çocuk dünyamızı kuşatırdı. Roman çocuklarıyla şüphesiz farklı bir iklimde, farklı bir dünyada, farklı bir hayatı yaşıyordum ama insani duygular açısından hiç farkımız yoktu. Film bittiğinde hepimizin yüzünde bir hüzün parçası ve göz pınarlarımızda iki damla yaş olurdu.
<ı>Üniversitede “Male”deı>
1976’da Bursa’nın Yeşil semtinde başlayan öğrencilik hayatım, Davutkadı’da bakkaldan bozma bir odada devam etmiş ve Elmasbahçeler’de bitmişti. Okuldan çıkar, itfaiye istikametindeki dolmuşlara biner, Kamberler “Male”sinin yola bakan cephesinde iner, “male”nin içinden geçerek Elmasbahçeler’e yollanırdık. Yaz ya da başka bir mevsim (hiç fark etmezdi Romanlar için) özellikle kadınlar kızlar kapı önlerinde oturur, bir yandan o kendilerine has şiveyle konuşup dururken bir yandan da (Allah ne verdiyse) piknik tüplerin üzerinde bir kap yemeklerini pişirirlerdi. Tabii ki ve illâ ki müzik. Birçok evin açık pencerelerinden ağır arabesk şarkılar uzun ince yola dökülürdü.
Bazen de küçücük çocuklar ellerindeki keman ve/veya klarnetleri konuştururlardı. Bizi tanıyordu “male.” artık. Her sabah üzerimizde takım elbise, elimizde kitaplar, o sokaktan geçip okula gidiyor, her akşam okul dönüşü o sokağı kullanarak Elmasbahçeler’e dönüyorduk. Düğünleri çok renkli olurdu Bursa’daki Romanlar’ın. O Kamberler Mahallesi’nin girişinden sokağın sonuna evlerin önlerine tahta masalar kurulurdu. Yiyecek ve içecekler (dayanışma bu olmalı) zengin sofralarını aratmazdı.
Kendileri gibi Roman olup da çeşitli gazinolarda çalışan Roman sanatçılar da hiç büyüklenmeden bu şenliğe katılır, şarkı veya danslarıyla şenlendirirlerdi düğünleri. 1979’un ilkbahar aylarından biri olmalı. Gecenin Bursa’ya çöküşünün ilk saatleri. “Male”den geçiyoruz. Sokak ışıl ışıldı seyyar kablolara takılan lambalarla. Sokak masa ve insandan geçilmiyordu. Düğün vardı. O ne şenlik! Ama bir kenarda durup düğünü seyretmeye cesaret edemiyorduk.
Sokağın bitimine gelmiştik ki bir seslenmeyle gayriihtiyarî gerip dönüp baktık.
-Delikanlılar bakın hele!
Ne yalan söyleyeyim, korkmuştuk. Acaba yanlış bir şey mi yapmıştık? Bize seslenen kısa boylu, siyahlar içindeki kişi bize yaklaştı.
Gülümseyerek:
-Gençler düğünümüze davetlisiniz. Buyurun, Allah ne verdiyse…
Önce biraz tereddüt ettik. Sonra takıldık peşine. Bir koşuşturma. Tahta sandalyeler getirildi. Açılan masanın çevresine dizildik.
Bizi getiren kişi bize elini uzatarak söze başladı:
-Ben Bayram Şenpınar.
-Kutsi
-Mustafa
-Seydi.
Kısa sürede masamız donatılmıştı.
-Rakı içer misiniz gençler?
-Hayır, dedik koro halinde.
-E o zaman bana müsaade edin de ben iki kadeh parlatayım.
Gece daha da renkleniyordu. Şarkılar, danslar, oyun havaları nara ve kahkahalara karışıyordu. Bayram Şenpınar’ın 2 kadehi de bilmem kaç kadeh olmuştu. Bir ara arkasındaki açık pencereye döndü:
-Udumu verin, dedi içerideki birine.
Udu hemen uzatıldı pencereden.
-Var mı istediğiniz bir parça?
Seydi:
-Kemancı olabilir mi?
Başını hafifçe öne eğerek udun tellerine şöyle bir baktı sonra başladı çalmaya “Kemancı”yı. Sese girdiğinde davudi havası hemen belli oluyordu. Müslim Gürses gibi ama değil. Bir ton daha farklıydı…
O gece seyrettiklerimiz gerçekten canlı bir eğlence programı gibiydi. Hele Bayram Şenpınar coştukça coşmuştu. Şarkı üstüne şarkı. Gecenin en karanlık bir saatinde düğün bitmişti.
İzin istedik kalkıyorduk ki Bayram Şenpınar:
-Ben sizi sokağın çıkışına kadar yolcu edeyim. Ne olur ne olmaz. Malum anarşi kol geziyor sokaklarda.
Artık sokaktan geçerken daha çok kişi tanıyor hatta çoğu selam veriyordu. Hele yaşlıca, kamburumsu bir kadın vardı ki sabahları bizi ne zaman görse, belli belirsiz gülümser:
-Allah zihin açıklığı versin çocuklar. Okuyun, okuyun, derdi.
Afiş asarken
Birgün sınıf arkadaşımız Mahmut evimize geldi. Koltuğunun altında rulo halinde kâğıtlar, bir elinde tutkal kovası, diğer elinde saplı bir fırça. Hoş beşten sonra:
-Bu gece Bekir Yücel’in ( 8 Mayıs 1979, Rabbim rahmetini esirgemesin.) öğretmenlik yaptığı Çınar Lisesi’nin çıkışında solcu militanlarca şehit edilişini protesto için afiş asıyoruz. Bunlar da size düşen kısım. Davutkadı’ya giren yoldan başlayıp İtfaiye yönüne, “Ocak”a doğru… Bu da emniyetten alınan izin belgeyi. Polis sıkıştırdı mı gösterirsiniz. …
Biz iki arkadaş gece yarısı başladık “iş”e. Önce duvarı tutkallıyor, sonra fırçanın ortasına afişi koyup duvara yapıştırıyor sonra da afişin üzerinden tutkalla geçiyorduk. Epeyce ilerlemiştik ki birkaç yüz metre ötedeki polis otosunun üstündeki döne döne yanan ışığı fark ettik. İzin kağıdı vardı da o tarihte polise dert anlatmak ayrı mesele idi. Afişleri bıraktık oracıkta. Birimiz fırçayı birimiz tutkal kovasını alıp başladık Roman “male”sinin içlerine doğru…
Polisler fark etmişti. Koşmaktan yorulmuştuk. Polislerin sesleri geliyordu ama nerede olduklarını kestiremiyorduk. Derme çatma bir tezgâhın önünde durduk. Fırçayı ve kovayı bir evin yanındaki çöp bidonuna atmıştık ki yakınlardan bir yerden gelen sesle irkildik:
-Şu tezgâhın altındaki perdeyi aralayıp oraya saklanın.
Sesi tanıdım. Bu ses bize her sabah iyi dilekler sunan Roman teyzeydi. Dediğini hemen yaptık. Zor sığmış, iki büklüm olmuş, nefeslerimizi tutmuştuk. Aradan birkaç dakika geçmişti ki hemen yakınımızdan geçen kişilere ait ayak sesleri işittik. Polisler olmalıydı. Evet polislerdi.
Biri:
-Teyze, buradan iki gencin koşarak geçtiğini gördün mü?
Cevabını hala minnetle gülümseyerek hatırlarım:
-A be oğlum, bu feri sönmüş gözlerle, bu karanlıkta birilerinin geçtiğini nasıl göreyim? Bizim “sarhoş şoparlar”dır.
Sesler kesilmişti ama her ihtimale karşı saklandığımız yerden çıkamıyorduk. Bir süre sonra saklandığımız tezgâhın perdesi açıldı. Roman teyzeydi.
Kısık bir sesle:
-Gittiler polis arabasına binip. Sokağın çıkışına kadar takip ettim onları. Çöpe attıklarınızı içeri aldım ben. Gündüz gözüyle yarın alırsınız. Şimdi doğru evinize…
Derin bir nefes alarak çıktık tezgâh altından. Müteşekkirdik Roman teyzeye. Ertesi sabah okula gitmek için yola düştüğümüzde ilk güzel dilekleri yine o Roman teyzeden almıştık:
-Allah zihin açıklığı versin çocuklar. Okuyun, okuyun…