- Kategori
- Felsefe
Ruh sıçramaları...

Ruhun, bu tuhaf sıçramalarını seviyorum. Tıpkı ne yapacağı belli olmayan denize benziyor. Bir bakıyorsun çarşaf gibi pürüzsüz, altın gibi güneşin altında öylece uzanıyor, bir bakıyorsun dev dalgalarla kara bir göğün altında cehennemler yaratıyor.
İnsan ruhu da deniz gibi. Anı anını tutmuyor. Ordan oraya sıçrıyor ve ona yetişmek mümkün olmuyor. Az önce yatağımda uzanmış loş bir ışık altında kitabıma dalmışken bir yandan da yarı aydınlık odaya göz gezdiriyor zaman zaman gözlerimi tavana dikip düşünüyordum. Gün nasıl geçmişti ve ben o gün içinde elle tutulur ne yapmıştım? Ve o çok kızdığım lafı söylüyorken yakalıyordum kendimi: "Herşey aynı." Oysa hiç bir zaman herşey aynı olmuyordu. Ben sadece aynı gözlüğü takmış oluyordum. Sabahları bahçedeki kuru yaprakları süpüren adam aynı ruhla günaydın demiyordu mesela. Ben de ona aynı mesafede yaklaşıp, aynı şekilde günaydın demiyordum. İkimizde aynı şekilde günaydınlaştığımızı sanıyor ve aslında birbirimizi görmeden geçip gidiyorduk. Sabahları bana çayımı getiren Mustafa'nın yüzünde aynı ifade olmuyordu ya da. Benim de öyle. Ya az uyumuş oluyor, kötü rüya görmüş oluyor, ya da o gün evde kalıp ayaklarımızı uzatıp televizyon seyretmek isterken işe gitmek zorunda olduğumuzu bilmenin huzursuzluğuyla güne başlamış oluyorduk. Günaydınlarımızın harfleri ayn oluyor ama melodileri hep değişiyordu. Zaman zaman cıvıltılı, zaman zaman bezgin, zaman zaman alışkanlıkla, zaman zaman günün gerçekten aydın olduğunu düşünerek söylüyorduk bu kelimeyi. Sonra, gün içindeki küçük mutluluklar, kederler, ani kahkahalar, öğle sonrası sıkkınlıkları, akşam üstü soğuk havada kendimizi bir an önce eve atmak istemelerimiz hep farklı oluyordu. Biz aynı gözle baktığımız sürece herşey aynı görünüyor ve ağzımızdan hep aynı sözcükler dökülüyordu:"Herşey aynı."
Oysa kendi iç sesimize kulak kesilince herşey başka bir alemde yeniden canlanıveriyordu sanki. Sen başka bir senmişsin gibi gelmeye başlıyordu. O küçük anlar içinde kendi ruhunun sıçrayışlarını görüyordun. Az önce keder içinde derin derin düşünen insan bir kitapta okuduğu tek bir cümleyle ayağa kalkıp yaşadıklarına ve kendi yarattığı ama bir türlü katlanamadığı hayatına dur diyordu mesela...Ya da öyle dalgın otururken hiç bir şey beklemeden sokağa bakarken zamanın kayıp gitmesine izin verirken pencerenin önünden geçen bir adamın çaldığı ıslık birden coşturuveriyordu içini. Sen kendi kendine gülümsüyordun. Hiç tanımadığın bir adamın ıslığı seni başka bir ruh haline sokuyor ve sen buna şaşkın şaşkın gülümsüyordun. Sonra akşam üstleri o ışıklı sokaklardan yürürken herşeye tek tek bakıyor onları aklına kazıyordun. İçinden sayıyordun: "Çöp kovalarını taşıyan bir adamın yanından geçtim, karnıbahar kokan bir sokaktan geçtim, birbirlerine sarılmış yürüyen liseli çocukların yanından geçtim, kaldırımda gürültülere hiç aldırmadan uyuyan bir köpeğin yanından geçtim..." Ve eve gidene kadar liste uzadıkça uzuyordu. Sen kendini bin tane hayat yaşamış gibi hissediyor, kapıyı açan annene mutlulukla gülümsüyordun...
Ruhun oradan oraya çılgın gibi koşuyor ve sen bunu farkettiğin zamanlarda yaşadığını hissediyor "hayat ne kadar da..."diyor o boşluğa koyacak sözcük bulamıyordun...Sadece gülümsüyor ve ruhunun bir sonraki sıçrayışına kadar öylece kalıyordun... Ve hayat hiç bir an aynı değildi...
NOT:Bugün o "herşey aynı" dediğiniz günlerden biri olmayabilir mesela...Bugün atacağınız küçük bir adımla genç bir insanın yüzünde gülümseme yaratabilirsiniz...Bugün birine hayat verebilir ve kendi yüzünüzde gülümseme yaratabilirsiniz... Bugün kendi ruhunuzu ve o genç adamın ruhunu ışığa doğru sıçratabilirsiniz... Lütfen aşağıdaki web sayfasına bir göz atın...