- Kategori
- Gündelik Yaşam
Ruhları geçmişte yüzenlere

Ben, ruhu eskilerde kalan biriyim. İçimde, sokak kenarlarında ki ballı mor çiçekleri özleyen bir kız çocuğu var; hala aynı şarkıları dinlemek ve aynı masallara inanmak isteyen bir kız çocuğu… Zamanımın çoğunda, ya onu öldürmeye çalışıyorum ya da onu sonsuza dek yaşatmaya. Ruhuma katabildiğim her şey benim, ruhuma uzak her şey dünyanın. Peki ya neden benim içimde böyle bir savaş var? Bu soruyu her sorduğumda aklıma 80’ler geliyor. Bir yerlerden içimize sızan, bizi bir geçişin çocukları yapmaya zorlayan 80 ve 90’lar.
Siz de benim gibi Heman’in “Gölgelerin gücü adına” diye bağırarak havaya kaldırdığı kılıcını hatırlıyor musunuz? Peki ya siyah beyaz televizyonları? Eve gelir gelmez izlediğimiz “Şeker Kız Candy” nin aşk maceralarını… Okul kapılarında satılan pamuk şekerleri… Kolumuza taktığımız “sınıf başkanı” kolluklarını… Siyah önlükleri… Sahil kasabalarında, yolda bizden biriymiş gibi yürüyen inekleri hatırlıyor musunuz? İçinde kurbağaların öttüğü dereler var mı sizin de çocukluk anılarınızda? Peki ya saçma sapan çocuk oyunları? “Kutu kutu pense elmamı yerse…”, “Asarlar keserler en güzelini seçerler”… Büyüyünce siz de bir Karaşimşek'iniz olsun istediniz mi? Ya da Voltran’ı oluşturup dünyayı kurtarasınız geldi mi hiç? Sadece TRT1 in olduğunu ve gece yarısı İstiklal Marşı’yla kapandığını anımsayabiliyor musunuz? Annelerimizin oynamamızdan korktuğu ama yine de gizlice, satın aldığımız füzeleri ve çata-patları nasıl da her yer de patlatırdık… Daha atariler hayatımıza yeni girmeye başlamışlardı ve biz sadece kurbağaları karşı caddeye geçirirdik… Aslında ben teknolojiden uzak bir hayat hatırlıyorum. Arkadaşlarımla kurduğum hayallerden, senaryolar çıkartıp bir yerlere gidip oynadığımızı ve onlara gerçeklermiş gibi inandığımızı hatırlıyorum. Perili evler, saraylar, yunus yuvaları; Hayatımızda ki küçük büyülü şeylerdiler. Ben onları öyle çok sevmişim ki kopamadım hiç birinden.
Sonralarda bir baktım lisedeyiz. Biraz biraz teknolojiyle sarmalanmaya başlamışız. Televizyonda “Evimiz Hollywood’da” oynuyor ve hepimiz özgürlüğü düşlüyoruz. Sanalda kendi adımızı gizliyor takıldığımızı mümkünse söylemiyoruz. Bir fotoyu, aylarca sonra belki yolluyoruz. Tüm kızların seveceği bir ortamın yakışıklısı var ama ondan tek beklentimiz bizi sevmesi. Gittiği yerler ve harcadığı paralarla ilgilenmiyoruz. Güzel yıllardı o yıllar. Aşktan korkmazdık. İnsanlara inanırdık. Etraf sevdiğimiz ve inandığımız insanlarla doluydu. Düşlerimiz de vardı masalsı aşklarımızda… Hem yaşımız küçüktü hem de henüz 2000’li yıllar gelmemiş, her şey hıza yenik düşmemişti. Aynı yüze sürekli rastlayabildiğimiz yerin tek adı “internet” değildi. Küçük Kafelerimiz vardı bir sürü merhabayı kucaklayan. Elektronik müzik yoktu henüz şarkılar insanın ruhunu okşardı. Hayat fark etmesek de güzeldi.
Bizler işte bu dönemleri yaşayıp diğer zamana da yetişebilenleriz. Arada kaldık… Öyle bir arada kalmak ki bu neyle yok edebileceğimizi bilemez olduk. Kimisi, kendini düşleriyle baş başa uyuşturucu sohbetlerine bıraktı; böylece içinde ki küçük çocuğa el salladığını zannetti. Kimisi, hayat maddedir dedi; maddenin peşine düştü. Kimisi, mantıkla korudu kendini ve atladı dünyanın içine ondan oldu. Kimisi de benim gibi “içinde kulaç atsam da benim denizim değil bu dünya” dedi ve zaman zaman bu çağın içinde, düşlerindeyse dışında kalıp yaşamaya devam etti. Herkes zırhlarını kuşandı ve kendisine yeni bir dünya yarattı. Ama sanıyorum ki 70’lerde ve 80’lerde doğanların büyük bir bölümü bu dünyanın ruhuna alışamadı ve arada kaldı. Sevmekle sevmemek arasında, inanmakla inanmamak arasında, düşlemekle düşlememek arasında, yaşamakla yaşamamak arasında kaldı bu nesil.
Aslında bir tenkit değildi bu yazı. Ne teknolojiye karşıyım ne de yaşama. Geçmişi özleyenler içindi bu yazı. Ruhunda masallarını saklayanlar içindi. Hala aynı şarkıda dans etmekten vazgeçmeyenlereydi. Baktığı denizde koca bir geçmiş görebilenlere, dinlediği müziği ruhuna koyabilenlere, Peter Pan bir gün gelir diye camlarını açık bırakıp uyuyabilenlereydi. Yeni nesillere selam olsun!