- Kategori
- İlişkiler
Ruhlarınızı bekliyor musunuz?

Her sabah uyanır uyanmaz ağzımıza bir lokma bir şey koymadan, hızlıca giyinip, sokağa fırlarız. Bizleri iş yerlerimize ulaştıracak araçlara koştururuz. Evde oturanlarda da durum farklı değildir. Gün boyu hepimiz soluk almadan stresle baş başa saatler geçiririz. Hiç durmadan çalışıp didiniriz. Akşam olduğunda, yine aynı keşmekeş. Bu liste uzar gider, günler, haftalar aynı tempo içinde gelip geçer.
Bir yerde okumuştum, Kızılderililer çok hızlı yürüdüklerinde, ruhlarının geride kaldığını düşünüp, durup ruhlarının bedenlerine yetişmesini beklerlermiş.
Sürekli aynı hızla geçen günlerimizde, yüzümüze bir tokat gibi inen olaylarla karşılaşmaz mıyız hiç? Ufak olayları demiyorum, en kötülerini. Bir araba kazası, yakınımızın hastalık haberi, işimize son verilmesi gibi. Belki ansızın hiç beklemediğimiz bir anda depremle sarsılmak (binanın sarsılması değil), bedenimizin, asıl ruhumuzun sarsılması, bizi kendimize getirmez mi? Silkelenmemizi sağlamaz mı? İşte o an, içinde olduğumuz, sürüklendiğimiz zamanın durduğunu fark ederiz.
Bu Kızılderili hikayesini okuduktan sonra, gerçekten böyle olduğunu düşünüyorum. Hayatımda beni, ansızın durduran olaylardan sonra, uzun zamandır ziyaret etmediğim yakınlarım aklıma geliyor, çocuğumla başbaşa zaman geçirmediğim, yatakta saatlerce keyif için yatmadığım (dinlenmediğim), kısacası soluklanmadığımı düşünüyorum.
Şimdi böyle soluğumun kesildiğini hissettiğimde, kendime zaman ayırıyorum artık. Duruyorum ve RUHUMUN BANA YETİŞMESİNİ bekliyorum.