- Kategori
- Sosyoloji
Ruhum hasta II
RUHUM HASTA II
Ruhumu hasta ediyor düşüncesiz insan davranışları. Bazen öyle çok ikilem içerisinde kalıyorum ki bir anlam veremiyorum. İçimden yazmak gelmiyor artık eskisi gibi... sadece yazıp çiziyor ve havanda su dövüyoruz sanki. Üzülüyor, hayıflanıyor ama sadece konuşup eleştiriyoruz. Atılan bir adım yok. Yapıcı bir hareket yok, yok! Yenilerini eklemek şöyle dursun, var olanı korumak ve sahiplenmek duygusu yok! Tüm değerlerimizi, örf ve adetlerimizi bir yokluk kültürüne tercih etmiş durumdayız.
Medyayı tabi ki suçlu buluyorum. Çünkü insanlığa verdiği bir şey yok. Üzerine düşen görevi tam anlamıyla yerine getirmiyor. İnsanlar bilgilendirilmiyor. Kuşkusuz tüm bunlar birilerinin işine yarıyor. Çünkü o birileri; insanlarımızın bilgilenmesini, konuşmasını, düşünmesini istemiyor. Bunun sonucunda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan toplum üyeleri gün geçtikçe çoğalıyor. Yazımın ilk bölümünde yazmış olduğum “üç kuruşa kendini satmak” deyimine bazı okurlarım kızdı belki; ama bence bu deyim günümüzde bir anahtar sözcüktür. Yozlaşmanın; sevgiyi, onuru ve tüm güzellikleri yok etmenin bir anahtarıdır o. Her şey ama her şey bu deyimle yozlaşıyor ve nereyi kazarsanız o çukurun içerisinden bu anahtar sözcük çıkıyor.
Oysa dünyanın bütün insanları kardeştir. Onları birbirine düşman eden kötü yönetimlerdir. Onlar kendi iktidarlarını korumak için insanları birbirine düşman ediyorlar. Yoksa bir Yunan ile Türk’ ün ne gibi bir problemi olabilir ki... Ama hepimiz ön yargı ile hareket ediyoruz. Çünkü beyinlerimize yıllarca oya gibi işlenmiş bu düşünceler. Mesela bir Ermeni ismi duyduğumuzda hemen kötü şeyler düşünürüz. Oysa insanları önce tanımak gerekiyor. Ama ön yargısız tanımalıyız birbirimizi. Her birimiz aynı güneşte çamaşır kurutuyoruz. Aynı topraktan çıkan suyu içiyoruz. Aynı havayı soluyoruz. Tabi ki her geçen gün de onları biraz daha kirletiyoruz. Herkese yetecek kadar dünya varken bizler, hepsinin bizim olmasını istiyoruz. Nereye kadar her şey bizim olabilir ki! Ya da her şeyin bizim olması bizleri ne derece mutlu edebilir!
Hayat paylaşmakla güzeldir oysa... birliktelikler yaşama bir anlam, heyecan ve mutluluk verir.
Kanada da yaşayan bir arkadaşımdan bir şey duydum ve inanın içimden Kanada da yaşamak geldi. Hükümet her sene, bütçe fazlasını, ( dikkatinizi çekerim her sene bütçe fazlası veren bir ülke. Benim ülkemde toplanan vergilerle neler yapılmaz ki!) vatandaşlarına dağıtıyormuş. Bunu yaparken vatandaşlarının onurunu kırmamak ve onları çevresine karşı rencide etmemek için parayı bir zarfla adresine postalıyormuş. Bu durumdan o kişinin yan komşusunun dahi haberi olmuyormuş. Ve bu yardımı alan ailelerin hayatı bir ömür kurtuluyormuş. İnanın duyduğum an kulaklarıma inanamadım. Ve o kadar duygulandım ki bunu bedenimin tüm hücrelerinde hissettim. İşte bu sene de bu şans benim arkadaşıma rastlamış. Sevinç ve mutluluğunu tarif edemem. Hükümetlerin olduğu kadar tüm insanlar da bu duyarlılığı gösterebilse dünya cennete dönerdi herhalde.
Güzelim ülkemde bunları yaşayamamak hasta ediyor ruhumu. Üzülüyorum... Göz göre göre yardım adı altında dağıtılanlar, ülkemin insanını onursuzlaştırıyor. Oysa tüm bunlar yerine insanlarımıza iş imkanı sağlansa, tüketmek yerine çalışıp üretmenin tadı insanlarımıza aşılansa, onuruyla, gururuyla yaşamalarına olanak sağlansa belki günün birinde Kanada örneğini yaşayabiliriz. Ama önce yönetenlerimizin iktidar hırsından kurtulmaları, vatandaşlarının mutluluk ve refahını kendi menfaatlerinin önünde tutmaları gerekiyor.
Tek sorun zengin olmak mı yani? Vehbi Koç. Ülkemizin sayılı zenginlerinden biri. Öldükten sonra şöyle bir ders vermiş insanlara;
“Ölmeden önce iki mektup bırakmış. Zarfın birinin üzerinde: “ öldükten sonra açın” , diğerinin üzerinde ise: “Beni defnettikten sonra açın” yazıyormuş. Vehbi Koç öldükten sonra birinci zarfı açmışlar. Mektubunda sadece dört kelime yazıyormuş: “ Beni çoraplarımla toprağa gömün.” Babalarının vasiyetini yerine getirebilmek için çok uğraşmış çocukları. Ama hiç kimseye babalarının bu isteğini kabul ettirememişler ve onu çorapsız toprağa vermişler. Defin işlemlerinden sonra ikinci zarfı açmışlar. Vehbi Koç’un ikinci mektubunda şunlar yazıyormuş: “ Bak gördünüz mü, öbür tarafa çoraplarınızı dahi götüremiyorsunuz!...”