- Kategori
- Öykü
Ruhunun uçurumları

Kadın dışarıya bakıyordu. Camların dışındaki akıp giden hayata… İnsanlara ve mutluluklarına bakıyordu. Ellerini birleştirmiş, çenesine dayamış, eşinin söylediklerinden çok uzaktaydı. Eşinin arada uzaktan kulağına gelen tok, gür sesi… İşlerinden bahsediyordu. Kadın ise akıp giden zamanın içinden çıkmış, zamanın gerisinde kalmıştı. Camdan akıp giden görüntüler, kalabalık bir cadde… Herkes mutlu diye düşündü içinden. Gözleri binlerce kişi içinden birini görmek istedi o anda. Buradan tesadüfen geçse, görsem onu, sadece anlık da olsa görsem. Bir kadının yanında çok mutlu el ele olsa da görsem bir kere. Gülüşüyle yaklaşsa o kadına, sanki etrafında sadece o varmış gibi onla ilgilense, yumuşak elleri ellerinin içinde olsa da mühim değil. İstediğim tüm bu mutlu akıp giden insanlar içinde onu da görmek. Seneler, ne çabuk akıp gidiyordu. Zaman ve hayat çok acımasızdı. Anlıktı yaşamlar, yaşamlarımız. Her an geçmişte kalıyor, yaşanılanları zaman elimizden koparırcasına alıyordu. Biz büyütüyor, seviyorduk yaşananları, anlarımızı ama hoyratça elimizden kopup gitmesine engel olamıyorduk. Olamadık, olamayacağız. Karısının onu dinlemediğini anlayan eşi, elini karsının eline uzatıp bir şeyi olup olmadığını sordu. Kadın, eşine döndü o anda. Gözlerine baktı. Aslında kimsenin suçu yoktu ne onun ne kendisinin. Yeşil gözlerinde hüzünlü bakışlarını gezdirdikten sonra hayır anlamında kafasını salladı.
Hayatta istedikleri olmuştu. Okulunu bitirmiş, yüksek lisansını yapmış, yurt dışına gitmiş, bir süre orada yaşamış hatta eşiyle o şehirde dil kursunda tanışmıştı. Çok uzun süre sonra gözlerinin içine yeşil yeşil bakan bu adam onun kuruyan hayatına bir damla su gibi düşmüştü. Kendi gibi eşi de kursa geliyordu. İyi bir üniversiteyi bitiren eşi, önce kadının ilgisini, bilgisi, başarıları, hayatıyla çekmişti. Kurs çıkışları şehiri beraber geziyorlar, eğlence mekanlarında içki içip soluklanıyorlar, sokaklarda gülerek dolaşıyorlar, en iyi restaurantları beraber keşfediyorlardı. Geç vakit eşi kaldığı evin önüne kadar getirip, yüzlerinde tatlı bir gülümsemeyle birbirilerine yarın görüşmek üzere veda ediyorlardı. Yeşil gözlerindeki çocuksu ifade, kadını gülümsetiyordu. yeşil gözlü adamın gülünce kısılan gözleri, ellerini saçlarına götürüşü ve yanağındaki gamzesi… Her gün yeniden karşılaştıklarında yüzünde çok hayret verici bir şey varmış gibi ona bakışını sevmeye başlamıştı git gide. Yalnız olmak tanımadığı bir şehirde çok zordu. Bu yalnızlığın yerini dolduran yeşil gözlü adam… Aslında şehir yabancı olmasına yabancıydı ama yalnızlık hiç de yabancı bir duygu değildi. Üniversiteden sonra hayatına kimse girmemişti. Kendini içine gömen, kaybolan bir istiridyeden farkı yoktu. Başının ateşli olduğu günler ne kadar uzakta kalmıştı. Zaman ne kadar çabuk ve acımasız geçmişti. Hani hiç geçmez dediği zaman… Kendini nerelere, hangi şehirlere, hangi hayatlara atmıştı. Okulu bitmiş, ülke değiştirmiş, farklı hayatlarda dost, arkadaş, sevilecek kadın sıfatlarını almıştı. Aslında neden bu kadar yalnız kalmıştı neden bu kadar uzun sevgiye kapamıştı kendini kendi de bilmiyordu. İçsel olmalıydı bu durum. İç güdüsel… Aslında en başında biliyordu böyle olacağını hani bir şarkıda olduğu gibi en başında hissetmişti sonunu yaşadıklarının. Bu günleri görmüştü düşlerinde. Gözlerini kapatıp hayal ettiğinde o yanında uyurken bu şehri de bu yaşamı da görmüştü. Biliyordu başkasıyla evleneceğini.Biliyordu araya yılların, mevsimlerin gireceğini. Biliyordu onu kaybedeceğini ama böyle olmamalıydı. ''Bile bile yürümek adım adım bir yolda ve inşa etmek içimdeki varlığını. Hayatımda bile bile yaptığım en güzel eserim… O’na beslediğim hisler… Hiç pişman olmadım. Hem de hiç… Yaşanan bir zerreden. Üzülmedim gittiğinde, ağlamadım hiç. Sadece boşluğa attım kendimi. Gözlerimi kapadım. Yüzümü gömdüm. Gülüyor, büyüyor, eğleniyor, başarılar elde ediyor, kızıyor, kavga ediyor, her şeye yetişmeye çalışıyordum. Hayatım olanca hızıyla devam ediyordu. Durmamalıydım, içime bakmamalıydım'' diye düşünürken, yeşil gözlü adam bir akşam onu evine yemeğe davet etmişti. Önemli bir gece olduğunu ona da hissettirmişti. Kadında ona göre giyinip gitmişti. Göz alıcıydı. Adam kapıyı açtığında bir an bakakalmıştı. Tutduğu nefesini bırakıp, gülümsemişti ona. Gözlüklerinin arkasında kısılan gözleri, yanağındaki gamzesi, saçına giden eli, beyaz dişleri… olabilir dedi kadın o anda içinden. Yemek sonrası koltuğun üstünde yan yana oturmuşlar birbirlerine bakıyorlardı. Adamın eli kadının saçlarına gitti. Sevdi uzun uzun. Kadın gözlerini kapadı. Seneler sonra ilk kez o anda içine baktı. O koku, o dokunuş, o ilk öpüşme, sevişme, o adam… uçurumlardan başı döndü. Yeşil gözlü adam gözlerini açamamışken daha kulağına eğilip: ‘ Benimle evlenir misin?’ demişti. Kadın, uçurumun atlamak üzereyken gözlerini açtı.
Cadde ışıklı ve çok kalabalık... Kadının en sevdiği restauranttı burası. Masalarında mumlar yanıyordu. Çok şık giyinmişlerdi. Evlilik yıl dönümleriydi bu gece. Kadın camdan dışarı bakarken bir anda yüzünün yansımasıyla karşılaştı. Gözlerini gördü o anda… Yüzünün ince hatlarını, uzun saçlarını, ince ellerini çenesinin altında birleştirişini… Hafif hafif çiseleyen yağmur ilk damlacıklarından birini camdaki yansıyan kadının gözlerine bıraktı. Sandalyesini geriye aniden çeken kadın, şalını, çantasını ve eşini orada bırakıp restaurantın içinde masaların arasından koşarak kendini dışarı attı. Masalarında, anlık, kadına şaşkınlık içinde bakan insanlar yüzlerindeki anlamsız ifadeyle yemeklerine geri döndüler. Kadın ağlayarak caddeye çıktı. Yağmura ve ona bakan bakışların farkında değildi. Yıllar önce motor kazasında kaybettiği o adamın yüzü vardı gözlerinde bir tek. Gözlerinin buğusunda onun gülüşü… Yaşamadığını bile bile insanlar arasında belki görebilirdi onu. Eşi kafasını eğerek masada öylece kaldı. Yanan muma, kadının sandalye arkasına asılı şalına, masanın üstündeki küçük çantasına baktı. Karısının, ruhunun uçurumlarından her gece atlayıp intihar ettiğini biliyordu.