- Kategori
- Felsefe
Sahte olanı bırakmak: Gerçek yüzün

Hiç kimse tek başına olmak istemez. İnsanın bir kalabalığa ait olma arzusu altında, kendi korkuları yatar. Bu kalabalıklar tek bir grup değildir, birden çoktur. Kişi, birey olmadan önce, birey olduğunda da evrensel insan olmadan önce düne ait pek çok küçük grubun parçası olur. Aranan güven ve destek ihtiyacı olmadan ayakta duramayanlar, ne zaman yalnız kalsalar, yıllardır kendileri olduğuna inandıkları imajlarla karşı karşıya kalırlar.
Siyasi partiler, spor dernekleri, dini cemaatler… Bunlar insana belirli aktiviteler, belirli hedefler verir ve ne zaman kişi bunlardan özgürleşse, kendisine dayatılan kişilik olmadığını fark etmeye başlar. Henüz kendisi de olamadığı, kendini tanıyamadığı için, arada kalmışlığın ezinci ve öfkesi belirir.
Yıllar boyunca senden önceki nesillere dayatılan fikirler, sevdiğin ve saydığın insanlar tarafından hiç şüphe edilmeden kabul edilmiş dogmalar, sana da dayatılmıştır, zamanla senin de bir parçan olmuştur. İnsan doğduğu günden beri çeşitli tesirlerin, uyarıcıların etkisi altındadır ve zamanla buna uygun bir kişilik geliştirir.
Zamanla takdir edileceğin, saygı göreceğin, onaylanacağın, sevildini hissedeceğin, güvende olacağını hissettiğin bir kişilik geliştirirsen, sahte bir mutluluk maskesi altında tatmin olmayı beklersin. Seni sevenler sana hiç bilmeden kötülük yapıyorlardı, niyetleri iyidi ama farkındalıkları, sorgulamaları, şüpheleri, keşfetme hevesleri son derece sınırlıydı.
Ebeveynler, öğretmenler, din adamları, politikacılar... Bunların çoğunun farkındakları son derece sınırlıydı ve sana kendilerinin hiç deneyimlemedikleri sözde hakikatleri aktardılar. Bilinçle, deneyimlemeden aktarılan her şeyin zamanla bir zehre dönüştüğünü fark etmemişlerdi.
O yüzden kendinden başlayarak keşfetmeyen, hakikatini tanımayan, ödünç öğretilerle varolan bir kişi ne zaman yalnız kalsa, korkuyla ürperir. Çünkü sahte olan o boşlukta, sessizlikte, huzurda yaşayamaz, çözülmeye başlar.
İnsanın saf eyleme değil, ativitelere ihtiyaç duymasının altındaki sebep, kendinden korkmasıdır. Ve insanın asıl korktuğu şey bilmedikleri değil, bildiğine inandıklarıdır, sorgulamadığı dogmalarıdır.
Her kişiye başkaları tarafından empoze edilmiş fikirler, imajlar, inançlar, kişilik motifleri vardır. Kendi öz benliğini keşfetmek yerine hemen aktivitelere sarılma nedeni, zihnini meşgul etme isteği, sahte benlin yaşaması için gereklidir.
Saf eylem yerine bir oyalanma olan, bilinçsiz her aktivite, sahte benliğinin yaşaması için gereklidir.
O yüzden Batı dünyası meditasyonu bile derin düşünce, odaklanmak olarak algılar. Bu insanlar hep rekabetle yaşadığından, hep gergin ve stres içinde olduğundan tatillerde zorlanırlar, kendilerini meşgul edecek aktiviteler ararlar, rahatlamaya, sakinleşmeye, sessizliğe vakitleri yoktur.
Sahte olanı bırakman için, gerçek olanı fark etmen, gerçek olanın doğmasına izin vermen gerek. Çoğu insan ise sürekli olarak geleneklerini, örf ve adetlerini, kendisine dayatılan bilgileri kendiyle öyle özdeşleştirmiş, zindanına öyle alışmıştır ki, kendini bunlardan ayrı düşünemez.
Bütün kalabalık sürekli olarak rahatlamak adına saçma sapan aktivitelerde bulunur ve herkes kalabalıktan, trafikten, çevre kirliliğinden, gürültü kirliliğinden şikâyet edip durur. İnsanların hafta sonları dinlenmek için yaptıkları şeylerin çoğu, daha çok yorulmaktan başka bir şey değildir.
İnsanlar kalabalık pazar yerlerinde, tıklı tıklım alışveriş merkezlerinde, dolu kumsallarda, dolu sinemalarda, dolu parklarda... Çok daha fazla rahat etmeye başlamışlardır.
Sahte benliğin yaşaması, egonun beslenmesi için kalabalığa ihtiyaç vardır. Tek başına kaldığında gerçekler su yüzeyine çıkmaya başlar, kalabalıktayken onları saklıyordun. Aslında endişelenecek hiçbir şey yok çünkü kaybolmaya değer her şey zaten kaybolup gitmelidir.
Kendinden başka hiç kimse seni her şeyinle bilemez, bunu ancak sen bütünüyle bilebilirsin.
Aslında bütün ibadet hallerindeki bir gerçeği kaçırıyorsun. Meditasyon bunu kaçırmana izin vermiyor, çünkü meditasyonda eylemin kendisi aynı zamanda seninde eylem olmandır. Bir eylemsizlik olarak...
Meditasyon sana sahtenin çözülüp gitmesi için, sahtenin ortadan kalkması için kendini sunar.
İnsanlar dindar olmak istiyorlar ama sürekli olarak bunun için bir dine, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorlar. Sürekli olarak araya başka araçların, başkalarının girmesi gerekiyor. Kendini araştırmak, kendini bilmek ve sevmek yerine onlara söylenenlerle, onlara anlatılan dogmalarla ilgileniyorlar. Kendi zekâlarına, yüreklerine, anlayışlarına güvenmiyorlar.
Gerçek bir dindar, cesurdur, araştırır, kendi hakikatini keşfetmek için başkalarını dinlemek yerine kendi araştırır, keşfeder, deneyimler. Eğer bir şeye bağlanıp kalıyorsan, sana dayatılanla yetiniyorsan sen hiçbir zaman gerçek bir dindar olamazsın, sadece bir korkak olarak kalırsın.
Hakikatinle, varoluşla, Allah’la pazarlık yapamazsın, ondan korkuun ya da onun sunduğu ödüllere ulaşmak için hareket edersen bu yapay, sahte olmaya devam etmendir. Bu senin varoluşla basitçe ticaret yapmandır. Bu dindarlık değildir.
Kendi bilincinle, doğaya ve doğana uygun, kendini keşfederek, farkındalıkla, duyarlılkla hareket etmediğin her an başkaları seni yönetiyor, ipler başkalarının elinde ve sen kendin olma sorumluluğunu almıyor, bu sorumluğu hep başkalarına atıyorsun.
Her büyük, çocukluğunun gözlerini bu sahtelikle, aldanmışlıkla, deneyimlemediği gerçeklerle örtmeye çalışıyor.
Sen bir anlayışsın, senin varlığın, bilincin kimseden ödünç alınmamıştır, o senin için varolmakta ve büyümekte, köklenmektedir. Bu kök, varoluşla arandaki bağdır.
Ne zaman korksan bu bağı unutursun ve ne zaman kendini zorlamadan, yürekten cesaret etsen, tüm varoluşu arkanda hissedersin.
Korkacak bir şey yok, tatminsizliğinden, mutsuzluğundan, acından başka bir şey eriyip gitmeyecek. Sadece deneyimlemediğin tüm hakikatler eriyip gidecek ve onların yarattığı korku, baskı, gerilim, stres de onlarla birlikte eriyip yok olacak.
Senin için büyük bir ermiş, aydın, din büyüğü olan insanlar, gerçek varlığını keşfetmiş ve bununla yaşayarak ölmüş çok az sayıdaki hakikatin kendisidirler. Bir Yunus, bir Mevlana, bir Buddha, bir Kabir...
Sen bu insanlara bakıp “Onlar çok yüce, ben onlar gibi nasıl olurum” diyorsun... Onlar gibi olamazsın, sen ancak kendini keşfederek, kendi yöntemlerini bularak aydınlanabilirsin.
Başkalarının hakikatini yaşamak yerine ancak kendini soluyarak kendi hakikatini bulabilirsin.
Kişi toplumdayken, onun içinde yokolup gider, bir önemi, değeri yoktur, bir sayıdan ibarettir. Toplum senden kendi beklentilerine göre yaşamanı ister. Biraz kendin olmaya, bireyliğini yaşamaya başladığı an onlar için bir yabancıya dönüşürsün ve insanlar en çok yabancılardan korkarlar.
O yüzden en çok konuşulan yerler, insanların kendilerini başkalarına anlattıkları otobüsler, duraklar, istasyonlar, yolculuklar olur. Çünkü iki insan sessiz kalırlarsa “iki yabancı” olarak sürekli bir gerilim, stres hisseder. Hemen birbirleriyle tanışmalarının ve ardından rahatlamaların nedeni budur.
İnsanlar her zaman uyumlu oldukları kalabalıklar içinde yer almak isterler, çünkü bu sözde güvence demektir. Sen kendin olarak davranmaya başladığın an büyük kalabalık senden şüphelenmeye, korkmaya, gerilmeye, baskı hissetmeye başlar. Sen artık onlar için farklısın.
Bir toplum, topluluk içindeyken kimse kendini kabullenmek istemez, herkes kendine karşı roller, imgeler, maskeler belirler. Bundan dolayı pişman olsa da, üzülse de kendini kabul etmek istemez.
Kendini olduğun gibi kabul ettiğin an toplumun dışına çıkarsın.
Toplum ise senin kendin olmanı istemez çünkü o zaman sen tehlikeli olursun. Toplum için bir tehditsindir. Sayı ne kadar çoksa ve herkes birbirine ne kadar çok benziyorsa, toplum kendini o kadar güvende hisseder.
Evrensel insan olmak ve kendini keşfetmek, kendini yaşamak için cesur olman gerekir. Aksi halde toplumun, yalanların, dogmaların, devletin, dinin esareti altında olmaya devam edersin.
O zaman sen hakikati hiç deneyimlemezsin, sadece kendi hakikatini yaşayanlara, kendi hakikatini deneyimlenenlere özenebilirsin, o kadar.
Başkalarının sözünü, hakikatini unut. Kendi hakikatinin peşine düşmediğin sürece silik bir kopya, bir köle olarak ölmeye mahkûmsun. Kafesleri bir yana bırak, eğer hakikatin senin bir parçansa, kendi deneyiminse, o zaman bütün dünya senin karşında bile olsa sen haklısın. Tıpkı İsa gibi...
Kendini güvende hissetmen, onaylanman, mutlu olman için başkalarına gerek yok, toplumun vereceği sahte güvenlik duygusu için ruhunu satmana gerek yok.
Kendini sınıflandırmana, kendini ötekileştirmene, kendini ayırmana, kendini bölmene gerek yok. İdeolojiler, ırklar, dinler… Bunların her biri ayrı bir kafestir.
Sen varoluşu yaşamadıkça, varoluş da seni yaşamayacak.
Sen aydınlanmadığın sürece, başkalarının düşüncelerine, yollarına ihtiyacın olacak, başkalarının desteğine ihtiyaç duyacaksın. Sorumluluğu hiç almayacaksın.
Toplum sadece sen boyun eğdiğin, kabul ettiğin için gücünü sürdürebilyor. Ve o ne derse, nasıl hissederse, sen de onu düşünmek, ona uymak, öyle hissetmek zorundasın. Toplumda sen hep bir kişisin, “birisi”sin, esaret içindesin, senin kendin olmana izin verilmez, çünkü senin farkın ve farkındalığın toplumun sonu demektir.
Bireyken özgürsün, kendi varlığını ve yöntemlerini buluyorsun, kendine has bir tarzın var. Sen sadece kendini yaşarken, kendini solurken özgürsün, senin dansın, neşen, kutlaman, duan... güzel.
Kimse kalabalıkta yuvasına ulaşamaz. Ancak tek başınayken yuvadasın, tek başınayken yuvanın kendisisin.
Sen kalabalıktayken kendin değilsin, sadece tek başınayken kendinsin.
Siyasi partiler, spor dernekleri, dini cemaatler… Bunlar insana belirli aktiviteler, belirli hedefler verir ve ne zaman kişi bunlardan özgürleşse, kendisine dayatılan kişilik olmadığını fark etmeye başlar. Henüz kendisi de olamadığı, kendini tanıyamadığı için, arada kalmışlığın ezinci ve öfkesi belirir.
Yıllar boyunca senden önceki nesillere dayatılan fikirler, sevdiğin ve saydığın insanlar tarafından hiç şüphe edilmeden kabul edilmiş dogmalar, sana da dayatılmıştır, zamanla senin de bir parçan olmuştur. İnsan doğduğu günden beri çeşitli tesirlerin, uyarıcıların etkisi altındadır ve zamanla buna uygun bir kişilik geliştirir.
Zamanla takdir edileceğin, saygı göreceğin, onaylanacağın, sevildini hissedeceğin, güvende olacağını hissettiğin bir kişilik geliştirirsen, sahte bir mutluluk maskesi altında tatmin olmayı beklersin. Seni sevenler sana hiç bilmeden kötülük yapıyorlardı, niyetleri iyidi ama farkındalıkları, sorgulamaları, şüpheleri, keşfetme hevesleri son derece sınırlıydı.
Ebeveynler, öğretmenler, din adamları, politikacılar... Bunların çoğunun farkındakları son derece sınırlıydı ve sana kendilerinin hiç deneyimlemedikleri sözde hakikatleri aktardılar. Bilinçle, deneyimlemeden aktarılan her şeyin zamanla bir zehre dönüştüğünü fark etmemişlerdi.
O yüzden kendinden başlayarak keşfetmeyen, hakikatini tanımayan, ödünç öğretilerle varolan bir kişi ne zaman yalnız kalsa, korkuyla ürperir. Çünkü sahte olan o boşlukta, sessizlikte, huzurda yaşayamaz, çözülmeye başlar.
İnsanın saf eyleme değil, ativitelere ihtiyaç duymasının altındaki sebep, kendinden korkmasıdır. Ve insanın asıl korktuğu şey bilmedikleri değil, bildiğine inandıklarıdır, sorgulamadığı dogmalarıdır.
Her kişiye başkaları tarafından empoze edilmiş fikirler, imajlar, inançlar, kişilik motifleri vardır. Kendi öz benliğini keşfetmek yerine hemen aktivitelere sarılma nedeni, zihnini meşgul etme isteği, sahte benlin yaşaması için gereklidir.
Saf eylem yerine bir oyalanma olan, bilinçsiz her aktivite, sahte benliğinin yaşaması için gereklidir.
O yüzden Batı dünyası meditasyonu bile derin düşünce, odaklanmak olarak algılar. Bu insanlar hep rekabetle yaşadığından, hep gergin ve stres içinde olduğundan tatillerde zorlanırlar, kendilerini meşgul edecek aktiviteler ararlar, rahatlamaya, sakinleşmeye, sessizliğe vakitleri yoktur.
Sahte olanı bırakman için, gerçek olanı fark etmen, gerçek olanın doğmasına izin vermen gerek. Çoğu insan ise sürekli olarak geleneklerini, örf ve adetlerini, kendisine dayatılan bilgileri kendiyle öyle özdeşleştirmiş, zindanına öyle alışmıştır ki, kendini bunlardan ayrı düşünemez.
Bütün kalabalık sürekli olarak rahatlamak adına saçma sapan aktivitelerde bulunur ve herkes kalabalıktan, trafikten, çevre kirliliğinden, gürültü kirliliğinden şikâyet edip durur. İnsanların hafta sonları dinlenmek için yaptıkları şeylerin çoğu, daha çok yorulmaktan başka bir şey değildir.
İnsanlar kalabalık pazar yerlerinde, tıklı tıklım alışveriş merkezlerinde, dolu kumsallarda, dolu sinemalarda, dolu parklarda... Çok daha fazla rahat etmeye başlamışlardır.
Sahte benliğin yaşaması, egonun beslenmesi için kalabalığa ihtiyaç vardır. Tek başına kaldığında gerçekler su yüzeyine çıkmaya başlar, kalabalıktayken onları saklıyordun. Aslında endişelenecek hiçbir şey yok çünkü kaybolmaya değer her şey zaten kaybolup gitmelidir.
Kendinden başka hiç kimse seni her şeyinle bilemez, bunu ancak sen bütünüyle bilebilirsin.
Aslında bütün ibadet hallerindeki bir gerçeği kaçırıyorsun. Meditasyon bunu kaçırmana izin vermiyor, çünkü meditasyonda eylemin kendisi aynı zamanda seninde eylem olmandır. Bir eylemsizlik olarak...
Meditasyon sana sahtenin çözülüp gitmesi için, sahtenin ortadan kalkması için kendini sunar.
İnsanlar dindar olmak istiyorlar ama sürekli olarak bunun için bir dine, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorlar. Sürekli olarak araya başka araçların, başkalarının girmesi gerekiyor. Kendini araştırmak, kendini bilmek ve sevmek yerine onlara söylenenlerle, onlara anlatılan dogmalarla ilgileniyorlar. Kendi zekâlarına, yüreklerine, anlayışlarına güvenmiyorlar.
Gerçek bir dindar, cesurdur, araştırır, kendi hakikatini keşfetmek için başkalarını dinlemek yerine kendi araştırır, keşfeder, deneyimler. Eğer bir şeye bağlanıp kalıyorsan, sana dayatılanla yetiniyorsan sen hiçbir zaman gerçek bir dindar olamazsın, sadece bir korkak olarak kalırsın.
Hakikatinle, varoluşla, Allah’la pazarlık yapamazsın, ondan korkuun ya da onun sunduğu ödüllere ulaşmak için hareket edersen bu yapay, sahte olmaya devam etmendir. Bu senin varoluşla basitçe ticaret yapmandır. Bu dindarlık değildir.
Kendi bilincinle, doğaya ve doğana uygun, kendini keşfederek, farkındalıkla, duyarlılkla hareket etmediğin her an başkaları seni yönetiyor, ipler başkalarının elinde ve sen kendin olma sorumluluğunu almıyor, bu sorumluğu hep başkalarına atıyorsun.
Her büyük, çocukluğunun gözlerini bu sahtelikle, aldanmışlıkla, deneyimlemediği gerçeklerle örtmeye çalışıyor.
Sen bir anlayışsın, senin varlığın, bilincin kimseden ödünç alınmamıştır, o senin için varolmakta ve büyümekte, köklenmektedir. Bu kök, varoluşla arandaki bağdır.
Ne zaman korksan bu bağı unutursun ve ne zaman kendini zorlamadan, yürekten cesaret etsen, tüm varoluşu arkanda hissedersin.
Korkacak bir şey yok, tatminsizliğinden, mutsuzluğundan, acından başka bir şey eriyip gitmeyecek. Sadece deneyimlemediğin tüm hakikatler eriyip gidecek ve onların yarattığı korku, baskı, gerilim, stres de onlarla birlikte eriyip yok olacak.
Senin için büyük bir ermiş, aydın, din büyüğü olan insanlar, gerçek varlığını keşfetmiş ve bununla yaşayarak ölmüş çok az sayıdaki hakikatin kendisidirler. Bir Yunus, bir Mevlana, bir Buddha, bir Kabir...
Sen bu insanlara bakıp “Onlar çok yüce, ben onlar gibi nasıl olurum” diyorsun... Onlar gibi olamazsın, sen ancak kendini keşfederek, kendi yöntemlerini bularak aydınlanabilirsin.
Başkalarının hakikatini yaşamak yerine ancak kendini soluyarak kendi hakikatini bulabilirsin.
Kişi toplumdayken, onun içinde yokolup gider, bir önemi, değeri yoktur, bir sayıdan ibarettir. Toplum senden kendi beklentilerine göre yaşamanı ister. Biraz kendin olmaya, bireyliğini yaşamaya başladığı an onlar için bir yabancıya dönüşürsün ve insanlar en çok yabancılardan korkarlar.
O yüzden en çok konuşulan yerler, insanların kendilerini başkalarına anlattıkları otobüsler, duraklar, istasyonlar, yolculuklar olur. Çünkü iki insan sessiz kalırlarsa “iki yabancı” olarak sürekli bir gerilim, stres hisseder. Hemen birbirleriyle tanışmalarının ve ardından rahatlamaların nedeni budur.
İnsanlar her zaman uyumlu oldukları kalabalıklar içinde yer almak isterler, çünkü bu sözde güvence demektir. Sen kendin olarak davranmaya başladığın an büyük kalabalık senden şüphelenmeye, korkmaya, gerilmeye, baskı hissetmeye başlar. Sen artık onlar için farklısın.
Bir toplum, topluluk içindeyken kimse kendini kabullenmek istemez, herkes kendine karşı roller, imgeler, maskeler belirler. Bundan dolayı pişman olsa da, üzülse de kendini kabul etmek istemez.
Kendini olduğun gibi kabul ettiğin an toplumun dışına çıkarsın.
Toplum ise senin kendin olmanı istemez çünkü o zaman sen tehlikeli olursun. Toplum için bir tehditsindir. Sayı ne kadar çoksa ve herkes birbirine ne kadar çok benziyorsa, toplum kendini o kadar güvende hisseder.
Evrensel insan olmak ve kendini keşfetmek, kendini yaşamak için cesur olman gerekir. Aksi halde toplumun, yalanların, dogmaların, devletin, dinin esareti altında olmaya devam edersin.
O zaman sen hakikati hiç deneyimlemezsin, sadece kendi hakikatini yaşayanlara, kendi hakikatini deneyimlenenlere özenebilirsin, o kadar.
Başkalarının sözünü, hakikatini unut. Kendi hakikatinin peşine düşmediğin sürece silik bir kopya, bir köle olarak ölmeye mahkûmsun. Kafesleri bir yana bırak, eğer hakikatin senin bir parçansa, kendi deneyiminse, o zaman bütün dünya senin karşında bile olsa sen haklısın. Tıpkı İsa gibi...
Kendini güvende hissetmen, onaylanman, mutlu olman için başkalarına gerek yok, toplumun vereceği sahte güvenlik duygusu için ruhunu satmana gerek yok.
Kendini sınıflandırmana, kendini ötekileştirmene, kendini ayırmana, kendini bölmene gerek yok. İdeolojiler, ırklar, dinler… Bunların her biri ayrı bir kafestir.
Sen varoluşu yaşamadıkça, varoluş da seni yaşamayacak.
Sen aydınlanmadığın sürece, başkalarının düşüncelerine, yollarına ihtiyacın olacak, başkalarının desteğine ihtiyaç duyacaksın. Sorumluluğu hiç almayacaksın.
Toplum sadece sen boyun eğdiğin, kabul ettiğin için gücünü sürdürebilyor. Ve o ne derse, nasıl hissederse, sen de onu düşünmek, ona uymak, öyle hissetmek zorundasın. Toplumda sen hep bir kişisin, “birisi”sin, esaret içindesin, senin kendin olmana izin verilmez, çünkü senin farkın ve farkındalığın toplumun sonu demektir.
Bireyken özgürsün, kendi varlığını ve yöntemlerini buluyorsun, kendine has bir tarzın var. Sen sadece kendini yaşarken, kendini solurken özgürsün, senin dansın, neşen, kutlaman, duan... güzel.
Kimse kalabalıkta yuvasına ulaşamaz. Ancak tek başınayken yuvadasın, tek başınayken yuvanın kendisisin.
Sen kalabalıktayken kendin değilsin, sadece tek başınayken kendinsin.