- Kategori
- Gündelik Yaşam
Şanslılar ve şanssızlar

Uğur getireceğine inanılan at nalı
Hayat herkes için farklı seçenekler sunmuştur.
Kimine tüm yolları açmıştır.
Kimine her yolu kapamıştır.
Esasen bu ikisinin arasında sayısız versiyonlar da vardır. Ancak konumuz, "yolu daima açıklar veya daima kapalılar" olduğundan bunları dışarda bırakıyoruz.
İşleri yolunda gidene, tuttuğunu altın edene "şanslı," her teşebbüsü tepetaklak olana, otobanda yolda kalana da "şanssız" denir. Şans ve şanssızlık öyle zıt iki şeydir ki, biri insana arabasını dağdan aşırtır, diğeri de düz ovada şaşırtır.
Şansınız açıksa, işleriniz yolunda gider. Her hamleniz başarı getirir. Diktiğiniz kuru ağaç, ektiğiniz çürük tohum bile yeşerir. Bir adım attığınızda, on adımlık mesafe alırsınız. Selam verdiğiniz kimse, kendini size borçlu hisseder ve ödeşmek için elinden geleni yapar.
Esnafsanız dükkanınızdan mutlaka bir şeyler alır. Pazarlamacı iseniz, hiç ihtiyacı olmadığı halde, satmakta olduğunuz üründen bir düzine edinerek sizi mutlu etmeye çalışır. Sırf size yaranabilmek için, akşam eve geldiğinde, "bu lüzumsuz şeyler de ne?" diye çıkışan kocasıyla kavga etmeyi bile göze alır.
Sanki tanıdık, tanımadık herkes, elele vermiş sizin için çalışıyor, maddi ve manevi sermayenize katkıda bulunmak için yarışıyor gibidir. Kimseye samimiyet gösterme, candan davranma ihtiyacı içinde değilsinizdir. Çünkü her şeyi, sahte bir tebessüm ve sanal bir yakınlık gösterisiyle halletmektesinizdir.
Şans kelimesiyle ifade edilen özelliğe sahipseniz, ne yaparsanız yapın, çevrenizin boşalması ve yapayalnız kalmanız ihtimali yoktur. Tersine kendinizi kastığınız, insanlara tepeden baktığınız oranda hayranlarınızın sayısı artacaktır.
Şansınız açıksa, nasibiniz sizi kovalar. Bu durum, zamanla heyecanınızı kaybetmenize sebep olur. Bundan sonra ise artık, kazanç ya da elde etme rutin bir uğraş haline gelir. Hafta sonu, spor olsun diye balığa çıksanız, geçimini bununla sağlayan adamdan daha fazlasını tutarsınız. En ulaşılmaz insanla hiç zorlanmadan irtibat kurarsınız. Acıkıp yemeğe çıktığınızda, bir kaç iş birden bağlarsınız. Kısacası hayat sizin için kazanmaktan ve kazandığınızı harcamaktan ibarettir.
Şanssıza gelince: Eğer şansınız yoksa işiniz bitik demektir. Ekersiniz bitmez, dikersiniz tutmaz. Elinizi değdirdiğiniz her şey kurur. Kazara yeşil kalsa bile, bu kez de meyve vermez. Hayatınız nasibinizin peşinde koşmakla geçer ama onu bir türlü yakalayamazsınız.
Eğer şanssız olduğunuz tecrübeyle sabitse, bir devlet dairesine yöneldiğinizde ayaklarınız geri geri gider. Bilirsiniz ki içeridekiler, ya evrakınızda ya da sizde mutlaka bir eksik bulacaklardır. Mesela, evrakınızın birine mühür vurulmamış, imza konulmamış veya tarih atılmamış olma ihtimali yüksektir. Çünkü o evrakın sahibi sizsiniz! Yahu, "nolacak alt tarafı tarih, atıverin gitsin" diyemezsiniz. Derseniz, evrakta sahteciliğe azmettirmekten hakkınızda işlem yapmaya kalkarlar. Evrakı aldığınız yere götürmenizi, unutulan sayfaya tarih atıldıktan sonra, "tarih sehven unutulmuştur" diye not düşülüp paraflanmasını isterler.
Eğer şanslı biriyseniz bu eksiklerin hiç bir önemi yoktur. Oradaki memur elinizden evrakı alır, sizin adınıza tüm noksanları tamamlar ve işleminizi bitirir.
Diyelim, bir şekilde işlem tamamlandı, son aşama olarak müdürün atacağı imzaya kaldınız. İçeriye girdiğinizde, yüzüne ne kadar bakarsanız bakın adamın, hangi tür selama yatkın olduğunu asla anlayamazsınız. "Selamünaleyküm" deseniz, "burası imam odası değil, devlet dairesi!" diye çıkışır ve sizi geri çevirir. Gravatına ve görkemli duruşuna bakarak laik bir kişilik olduğunu düşünür, "Günaydın müdür bey!" dersiniz, (şanssızlık bu ya) bu kez de adam tersi çıkar ve, "hadi sen git te selamünaleyküm demeyi öğren, öyle gel" ihtarıyla sizi kovar.
Ancak şanslıysanız başkadır. Kapıdan göründüğünüzde müdür, nedenini kendisinin de bilmediği bir refleksle ayağa kalkar. Fikri, siyasi ve ideolojik düşüncesi ne olursa olsun, verdiğiniz selamın her çeşidine fit olur ve yıldırım hızıyla da işinizi sonlandırır.
Eğer şansınız kapalıysa, bir bankaya veya bir kuruma gittiğinizde kuyruğun, kapının dışına taştığını, binanın köşesini dönüp, yan sokağa doğru uzandığını görürsünüz. Sanki o gün herkesin işi vardır. Tersi olsa, yani içeride bir kaç kişi bulunsa bile, gene de ümitlenmemeniz gerekir. Eğer ümitlenirseniz kesinlikle hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü sıranız geldiğinde (bilgisayarın kilitlenmesi, internetin kesilmesi, işlem yapacağınınz kurumun cevap vermemesi, görevliyi müdürün çağırması gibi) karşınıza çıkabilecek bir sürü olumsuz seçenek mevcuttur. Bunlardan birinin devreye girerek ümidinizi boşa çıkarması her zaman mümkündür. Genellikle de öyle olur.
Yıllarca bir mahallede veya iş yerinde dostça yaşadığınız, sevgi beslediğiniz kimseler, en ufak hatanızda size sırt çevirirler. Anında cephe alırlar. Dile getirdiğiniz özrü ve pişmanlığı yok sayarlar. Hissiyatınızı görmezden gelirler. Halbuki siz, onların her hatasını örter, her yanlışını sineye çekersiniz ama onlar asla bağışlamazlar. Çünkü oluşturduğunuz birlikteliğin kurallarını belirleme hakkının sadece kendilerinde olduğunu vehmederler. Siz yöntem önerme, tavsiyede bulunma gibi imkanlardan mahrumsunuzdur. Hata yapma lüksünüz zaten yoktur.
Sonunda, dostluk sandığınız bu birlikteliğin, yalnızca bir çıkar ilişkisi olduğunu anlarsınız ama artık, atı alan çoktan üsküdarı geçmiştir.
Demem o ki, şans size uzaksa, durumlarına acıyıp kol kanat gerdiğiniz, fedakarlık yapıp hoşgörüyle yaklaştığınız, gönülleri kırılmasın diye hata ve günahlarını görmezden geldiğiniz insanlar, bir süre sonra size tepeden bakmaya, üstünüzde ezan okumaya başlarlar. Malınızı, malzemenizi, eşyanızı kullanma önceliğini elinizden alırlar ve bunu kendileri için vazgeçilmez hak görürler. Kazara uyarmaya kalksanız tepki gösterirler, darılıp küserler, kapılarını kapatıp selamı sabahı keserler.
Çünkü dargınlık ve kırgınlıktan hoşlanmadığınızı iyi bilirler ve sizin bu zaafınızı tepe tepe kullanırlar. Böylece size, ahpaplık oyununda insiyatif kullanamayacağınızı bir kez daha öğretmiş olurlar.
Bahtı açık olanın bir kaç dakikada kotardığı işe siz, ömrünüzü verirsiniz ama gene de havanızı alırsınız. Sonunda şanslı, rahat koltuğunda başarısının sefasını sürerken siz, düştüğünüz labirentte boğulur, bir türlü gülmeyen kaderinize lanet okursunuz.
Yazdıklarımı yabana atmayın. Hayat bazıları için öyledir... ama bazıları için de malesef böyledir.