- Kategori
- Öykü
Sarnıç

Aydıncık/Mersin.
Petro, işaret ve orta parmağını demir halkaya sokarak, tahta kapağı kaldırıp sağ ayağının yanına koydu. Evinin giriş kapısının solunda, devasa bir lamba şişesini andıran, karanlık sarnıcıydı, eğilip baktığı yer. Ağaçtan bir oluk da damdan tam üstüne uzanıyordu. Ahşap metresiyle, sarnıcın enini ölçtü. Sonra da kapağı kapatıp içeri girdi. Kocaman bir salondaydı. Karşıda iki iri pencere ve kemerli büyük bir balkon kapısı denize bakıyordu; salona ayrıca dört oda kapısı daha açılıyordu. Tavanı mertekli, tabanı tahta döşeliydi. Sol köşeden alt kata indi. Depoya girdi, dilme ve kalın tahtayla dönüp onları bahçeye bıraktı. Ardından da takım çantası ile yarım bilek kalınlığında, sarılı bir halat getirdi. Dilmeyi, biri sarnıcın ağzından geniş, diğeri dar olacak şekilde işaretleyip testere ile biçti. Mendilini çıkarıp kırmızı pancara dönmüş yüzünü ve alnında boncuklaşan teri sildi.
İki parçayı saracak kadar halattan kesti, onları bağladı ve omuzlayarak çarşıya indi. Doğruca Yorgi’nin demirci dükkânına gitti. İçerisi bomboştu. İki eski sandalye, burgu, keski, birkaç orak kalmıştı sadece. Petro, elindeki parçaları yere bıraktı. Dilmelerin tam ortalarına kömürle birer yuvarlak çizdi.
—Yorgi, bunları şu halatın geçeceği şekilde deliver.
Yorgi, konuşmadan, burguyu aldı, yuvarlakların içinde döndüre döndüre üç delik açtı ardından onları keski ile birleştirdi. Törpüledi, halatı denedi. “Tamam, Petro” dedikten sonra ona sigara ikram etti, kendisi de yaktı.
Petro derin iki nefes çekti üst üste. Sigara, parmakları arasında ezildi adeta.
—Seni iyi görmüyorum. Yüzün kıpkırmızı. Ellerin de titriyor. Sigarayı da böyle içmiyordun. Var sen de bir hal. Söylesene.
—Yok bir şey.
Omuzladı yükünü, tırmanışa geçti evine doğru ve kuyunun yanına varınca da indirdi onları. Küçük dilmeyi enlemesine koydu, deliğin sağına ve soluna boylamasına aynı büyüklükte iki tahtayı iyice çiviledi. Kıvrılmış boz yılan gibi yatan halatın ucunu delikten geçirdikten sonra gemici düğümü attı. İple bağladığı küçük salı kuyuya sarkıtıp çekti. “Tamam, boğazından rahatça girip çıkıyor, aşağısı nasıl olsa geniş” dedi. Halatı boşluğun üstüne kadar yeniden indirdi, ipi tuttuğu yere işaret koydu. Çekip aldı ve oradan kesti. Bu ucunu da büyük dilmenin deliğinden geçirerek üç kez düğümledi. Tahtalı bölmeyi sarnıca bıraktı, diğerini kuyunun ağzına gerdi. Kenarlarını tahtalarla kapattı. Üstüne de eski bir çuval attı.
Ahşap balkona çıktı. Kocamandı balkon. Her yer ayağının altında. Etrafına bakındı. Batmakta olan güneşin son ışıklarında, tarihî Kelenderis Kalesi’nin kalıntıları, insan ve doğaya karşı direnmeye çalışan sur duvarları, daha yukarıda kaymakamlık binası, kentin doğusunda çamlarla kaplı dağlar, karşısında ise üç ada ve çok daha uzaklarda Kıbrıs görünüyordu. Bir sigara yaktı. “Geleceği varsa, göreceği olmayacak şu Deveci Ali’nin. Aklıma koyduğumu yapmazsam, bana da Berber Petro demesinler. Nerde kaldı yahu bu kadınla kız? Hava da kararmak üzere.”
***
Deveci Ali, geniş omuzlu, tıknaz, çekik kara gözlü, sıktığının suyunu çıkaran bir Yörük delikanlısıydı. Tüccar Narko’nun has adamıydı. Onun hesabına köylerden, meşe palamudu, harnup, kuru üzüm, deri peyniri satın alıp haftada bir gün develeriyle getirirdi. Petro’nun sarı saçlı, mavi gözlü kızına vurgundu. Athina da çok beğeniyordu Ali’yi. İskelede birkaç kez karşılaşmışlar ve bakışmışlardı. Kalplerine düşen çıngı artık aleve dönüşmüştü.
Cuma günü, Ali, develeri çökertmiş; Narko’nun ambarına yükleri boşaltıyordu, Athina koşup geldi zaman. Kapının ağzında karşılaştılar. Ali ellerinden tutup içine çekti sarışını. Yarı karanlıkta, kolları arasına aldı, bağrına bastı, başladı boynundan öpmeye. Kız da, ayak parmaklarının ucunda yükselmiş, kollarıyla sarmıştı Ali’yi. Narko kapının önünde “Öhöö, öhöö” deyince ayrıldılar. Athina, ürkmüş bir tavşan çevikliğiyle önüne bakarak uzaklaştı oradan.
Narko, Ali’nin omzuna attı elini.
—Bugüne kadar, iki cemaat arasında hiç kız alışverişi olmadı. İki tarafta çok ketum davranıyor bu konuda. Birbirinizi sevdiğinizi de biliyorum. Ne olacak bu işin sonu?
—Yanıp tutuşuyorum, Ağam. Babama kaç kere git, şu kızı bana isteyiver dedim. “Ölürüm de olmaz. Dinimiz ayrı. Göreneklerimiz ayrı. El âlem güler yahu halimize. Bu lafı bir daha duymayayım” diyerek kestirip attı.
—Yaşam tarzlarınız çok farklı, asıl olan bu. Haydi, evlendiniz diyelim. O kız ne davar sağmasını bilir ne de gütmesini. O şehirde evde yaşıyor, sen ise ormanda kıl çadırda. Anladın mı bilmem beni.
—Çok iyi anlıyorum Ağam lakin kalbim dinlemiyor. İçimden bir ses “Alışır, seven her şeye alışır” diyor.
—İyi de... Petro, kızını el bebek gül bebek yetiştirdi. Fazlaca şımarttı. Yemek yapmasını bile bilmez, Athina. Yemeği anası yapar, bulaşığı yine anası yıkarmış. Duyduğuma göre kızın eline süpürge de yakışmıyormuş. Nasıl alışacak, o sizlere? Çok zor bu iş. Şimdi bir de mübadele lafı dolaşıyor ortada. Göç olursa, Petro onu asla bırakmaz.
—Kızın da gönlü var. “Vermezse babam, kaçır beni dağlara” diyor.
—Neyse, bunları sonra konuşalım. Mallar tamam mı?
—Evet, Ağam. Hiç eksik yok.
—Al öyleyse şunları. Bu kesedekiler senin. Ötekindekiler de yeni mallar için.
—Tamam. Sağ ol, Ağam.
Yarım kalmış bir sevişmenin burukluğu içerisinde ve Narko’nun sözleriyle hüzünlenen Ali, deve katarını çekip uzaklaşmıştı iskeleden. Yeniden köyleri dolaşacak ancak haftaya görebilecekti mayasını. Ayrıca şu mübadele lafı da yüreğinden parçalar koparıp alıyordu. Ayakları gidiyor, aklı geride kalıyordu. Enişdibi’ndeki çadırına vardı. Develeri bıraktı oraya, eyerledi atını ve sürdü yeni mal için en yakın köye doğru.
Birkaç gün sonra, Ali, tebligatın yapıldığını, göçün kesinleştiğini ve Rumların hafta içinde Gilindire’den ayrılacaklarını duydu. Güneş doğmadan çıktı yola. Mahmuzluyordu sürekli atını. Öğleden sonra iskeleye gelip Narko’yu buldu.
—Doğru mu duyduklarım, Ağam. Göçüyor musunuz?
—Evet. Ne yazık ki doğru! Baksana şuradaki yelkenliye. Yarın meltem çıkar çıkmaz gidilecekmiş.
—Ağam, o zaman al şu para keseni. Siparişi iptal ederim gayrı. Ben gidip Athina’yı göreceğim. Razı olursa da alıp gideceğim. Size hayırlı yolculuklar.
— Deveci Ali, bana bak. Dinle beni.
Dinlemedi ağasını, Ali. Bir kuş olup uçup gitti…
***
Petro salonda hızlı adımlarla gidip gelirken, kapı açıldı.
—Nerde kaldınız yahu? Athina, sen geç bakayım odana. Hanım, sen de mutfağa gel.
—Ne oldu, babacığım, söylesene.
—Sana, odana geç dedim.
Karı koca mutfağa geçtiler. Petro divana oturdu bir sigara yaktı. Karısı masadaki küllüğü alıp yanına koydu, kendisi de yerini aldı kocasının yanında.
—Kızma, canım. Birkaç veda ziyareti yaptık.
—Hayır, o değil sinirlendiğim. İkindi üzeri, dükkânımda son kez oturuyordum. Narko geldi. Deveci Ali gideceğimizi duyup hemen gelmiş. Narko’nun parasını iade ettikten sonra, “Athina’yı kaçıracağım” demiş.
—Eyvah! Ne yapacağız şimdi?
—Bunun üzerine, ben de bir sal yapıp sarnıcın içine sarkıttım. Hazır bekliyor. Yemekten sonra, kızımızı oraya saklayacağız.
—Jandarmaya git söyle.
—Ortada bir şey yok ki. Gelmezler. Sen hemen sofrayı hazırla.
Rengi atmıştı kadının. Gidip kızını çağırdı. İkisi birden sofrayı kurdular. Masada bir şişe şarap vardı. Petro bardağını doldurdu. Athina da istedi. “Sen az içeceksin, bu akşam” diyerek ona yarım bardak verdi. Konuşmadan yediler. Sofra kaldırıldı. Petro’nun ikinci bardağı yarıdaydı. Anne kızına olup biteni anlattı. Athina ne diyeceğini bilemiyordu. “Seviyorum ben Ali’yi ama mademki siz öyle istiyorsunuz...” Kalbi, “Gel, Ali! Kaçır beni” diyordu, dili ise “ Peki, babacığım. Sen nasıl istersen…”
Gaz lambası ışığında, dışarı çıktılar. Petro, sarnıcın ağzını açtı. Kızı, zifiri karanlık, dipsiz bir kuyuda yolculuğa çıkacaktı. Annesi halatın bağlı olduğu dilmenin bir ucundan, babası diğer ucundan tutup kuyudan beş metre kadar uzaklaşmışlardı. Athina titreyerek, ayaklarını sala bastı, ipten tutundu, inişe geçti. Annesi ile babası sarnıcın ağzına yaklaştıkça, o uzaklaşıyordu. Bir çığlık sessizliği deldi: “Hayır, inmek istemiyorum… Karanlığa gömülüyorum… Korkuyorum… Geri çekin beni…”
—Çekelim kızımızı, ödü patlayıp ölecek. Ne olursun, çekelim onu.
Petro ilerliyor, karısı ise geri geri gidiyordu. Bu çekiştirmeyle Athina’nın bastığı sedye sallanıyor, kendisi ise kocaman siyah boşlukta kaybolmamak için sıkıca tutunuyordu ipe.
—Bana bak, dengeli gitmezsek, kızımızı bir daha göremeyiz. Ölmesini isteyen kim? Sabaha kadar orada bekleyecek, hepsi bu. Deveci kapıyı kırıp içeri girse bile bulamayacak kızımızı. Sabah olunca da onu alır, çantalarımızla ineriz iskeleye.
Usul usul ilerleyip geldiler. Dilmeyi kuyunun ağzına koydular. Petro eğilip ipi çekmek istedi. Ama ağırdı.
—Tamam, kızım. Sıkı tutun da düşme?
Yankı yaparak yükseliyordu Athina’nın sesi:
—Canı cehenneme, dininizin de geleneğinizin de. Seviyorum Ali’yi, anlamadınız mı? Başka dinlerde, başka geleneklerde de insan yaşamdan tat alabilir. Bunu ne zaman anlayacaksınız?
Hayatı bir ip ve üç tahtaya bağlı Athina hiçbir şey göremiyordu. Titredikçe sedye de sallanıyordu. Dizlerinin bağı çözülmüş, yorulmuştu ayakta durmaktan. İpe sıkıca tutundu. Oturmak istedi. Sedye gidip geldi. Bağırmaya başladı:
—Egoist canavarlar! Sizden farklı düşünenlere saygılı olun. Atmayın onları karanlık deliklere. Siz beni değil, kendinizi korumaya çalışıyorsunuz. Önce insana saygı duyun. Çıkarın beni. Seviyorum işte Ali’yi. Kaçacağım yarın ona…
Genç kızın gözleri pınar olmuş, sarnıcı dolduruyordu. Babası ve annesi ise sarnıcın ağzını kapatıp, üzerine eski çul parçasını atıverdiler. Kapıyı içeriden kilitleyip mutfağa çektiler. Masasında duran yarısı dolu bardağını eline aldı ve boşaltı ağzına ama takılıp kaldı kırmızı sıvı, tıpkı kızının kanayan kalbiyle karanlık boşluğun üzerinde sallanıp kaldığı gibi. “Ağlama, Petrom. Kızımızın…” bitiremedi cümlesini, kelimeler dizildi boğazına. Düşen iki iri damlanın ardından boşalan yaşlarıyla sarıldı kocasına.
—Dayanamayacak bu ana yüreği. Kız istiyor Ali’yi. Gitsek bile kaçıp geleceğim Gilindire’ye, bulağım Aliciğimi diyor.
—İyi, hoş ama gelip istemediler ki. Kızım istiyorsa, ben hayır diyemem. Ya kaçırıp ırzına geçer, salıverirse ormana karnında bir bebeyle. Olmaz öyle. Gelip isteselerdi.
—Petro, Canım! Bir ses duyuyor musun?
—Petro, Petro! Biziz, Deveci’nin anasıyla babası. Sizinle konuşmaya geldik.
—Açalım, canım. Anlayalım bakalım neymiş dertleri.
Karısı arkasında, Petro açtı kapıyı elinde gaz lambasıyla. Ali koca bir koçu boynuzundan yakalamış duruyordu. Annesinin elinde üstü işlemeli tülbentle örtülmüş bir tepsi, babasınınkinde ise şeker kutusu.
— Hoş gelmişsiniz, Beyim, buyurun.
Onlar içeri girerken Petro, karısına baktı. İkisinin de gözlerinde ışık parlıyordu, gece karanlığında…
Mustafa B. Yalçıner