- Kategori
- Deneme
Savaştan kaçan

Sadece kendini düşünen insanlarla dolu bir dünyada yaşadığımı, bugün içimi parçalayan bir hayat hikayesiyle tekrar anladım. Bu kadar acımasız olabiliyor muyduk gerçekten. Yani vicdani hiçbir parçası kalmamış mıydı ruhumuzun. Ne zaman bu kadar bencil, bu kadar bana dokunmayan yılan bin yaşasın ifadesiyle dolmuştu insanlığımız.
Daha yirmisekiz yaşında olmasına rağmen Suriye’ den iki çocuğuyla beraber Türkiye’ ye sığınmış. Anlamaya zorlandığım yarım yamalak Türkçesi' yle bana yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor. Onu incitmemek için, her dediğini kelime olarak anlamasam da kalbimle anlamaya çalışarak gözlerinin içine bakıyorum en samimi halimi korumaya çalışarak. O kadar çok çaba sarfediyor ki onu anlamam için. Ben de anladığımı hissettirmek için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. İsmini soruyorum. " Nur ... " diyor kısaca... Devamını getirmeye çalışsa da anlık bir mahcubiyetle yere iniyor gözleri... Adına yakışır bir halde bembeyaz teni, masmavi gözleriyle o kadar büyük bir ışıltısı var ki... İçimi ısıtan, yaşadıklarına rağmen beni şaşırtan o kadar güzel bir gülüşü var ki. Bu kadar dostça bakması, gülümsemesi, beni daha beş dakika önce tanımasına rağmen bu kadar güvenebilmesi… Kafam karışıyor.
Devam ediyor anlatmaya... Daha beş ay olmuş geleli. Önce abisi Muhammet ( bizim şuan kiracımız oluyor kendisi ) eşiyle yaşındaki kızları Vafe’yi de alarak bir sene önce gelmişler. Sonra annesi ve babası gelmiş diğer kız kardeşleriyle. Eşi istememiş Türkiye’ye gelmeyi. Çocuklarıyla beraber, mecburen kalmış kocasının yanında. Daha fazla dayanamadığını anlatmaya çalışırken yüzünü kaplıyor göz yaşları. Ama hala ayırmıyor gözlerini benden. Söylediklerinden değil, anlıyor musun beni der gibi bakışından anlıyorum daha fazla dayanamadığını. "Anlıyorum. "diyorum hiç sormadığı sorusuna cevap vermeye çalışarak. O sırada kapı açılıyor içeri bir kız çocuğu giriyor gülen renkli gözleriyle odayı süzerek. Hemen toparlanıyor Nur. Gözlerini siliyor elleriyle, kız çocuğuna belli etmemeye çalışarak. Anlıyorum ki kızı odaya giren..." Teslim... "diyor bir yandan bana bakarken diğer yandan küçük kıza sarılıyor sımsıkı. Teslim diyorum içimden tekrar ediyorum. Daha iyi anlatamazdı başka hiçbir kelime yaşadıklarını... Teslim diye tekrarlıyorum sessizce, defalarca... Devam ediyor anlatmaya. Eşi gelmemiş; çok direnmiş, çok uğraşmış ama ikna edememiş. Belli belirsiz bir hasret var gözlerinde kızgınlıkla karışık. Oğluyla kızını da alarak kaçmış bir sabah habersizce. Elleriyle tabanca tutarmış gibi bir canlandırma yaparak savaştığını anlatıyor eşinin ülkesi için. Ama kızgınlık var gözlerinde ve hırıltıya benzer boğuklukta çıkan sözlerinde. " Nasıl geldin? " diyorum. Nasıl geldiğini merak ediyorum; iki çocuk; ikisi de küçük iki yavruyla bir kadın canlandırmaya çalışıyorum zihnimde savaştan kaçan. Bir kadın ki sadece benden bir yaş büyük olmasına rağmen kocaman oluyor gözümde. Devleşiyor; yüreği, kendisi, yaşı, cesareti. Hayran kalıyorum savaşına. Savaştan kaçan; arkasında bıraktıklarıyla karşısına çıkacaklar arasındaki bilinmeyenleriyle savaşmak zorunda kalan bir kadın. Zihnim bile yetersiz kalıyor bu resmi çizmeye... Hiç bir şey canlandıramıyorum. Bir şeyler anlatıyor o an. Kelimeleri o kadar telaşlı , o kadar hızlı ve anlamadığım bir dille ana dilim arasında gelip gidiyor ki. Nefes alamadığı hissediyorum; gerçekten kalbim sıkıştı sanki. Kızına sarılıyor. " Zor, çok zor...! " diyor... Utanıyorum. Gerçekten utanıyorum. Allah’ım onu anlamadığımı anlamış olmalı.
O an " Anneee! " diye bir ses duyuyorum tanıdık gelen... Nasıl tanımam, bu ses oğluma ait. Oğlum Teslim’le aynı sınıfta okuyor. Birinci sınıfa gidiyorlar ikisi de. Zaten Nur da bu yüzden tanışmak istemiş benimle. Ama memnun oluyorum tanıştığıma. Ben bunları düşünürken Betül giriyor içeri. Elinde çay tepsisi çaylarımızı ikram ediyor gülen gözleriyle. Şaşkınlıkla ve takdirle bakıyorum ikisine de. Onca yaşanana rağmen gülümseyebiliyorlar. Teşekkür ediyor çayımı bana uzatırken. Hakikaten şaşkınım şuan. " Neden? " diye soruyorum utanarak. Sesim çıktı mı acaba? Emin değilim.
" Bu ev ... " diyor Betül; daha az Türkçe biliyor daha önce gelmesine rağmen. Nur’dan yardım istiyor benimle anlaşabilmek için. Önce ona anlatıyor arapça… anlamadığım bir dille. Nur’da bana anlatmaya çalışıyor. Meğer Türkiye’ye geldiklerinde Betül’ün kızı Vafe bir yaşında bile değilmiş. Uzun bir süre, onlardan önce Türkiye’ye gelen bir akrabalarının yanında kalmışlar. Kocası Muhammet iş bulmuş ve ev aramışlar kiraya çıkmak için. Kendi düzenini kurmak ister tabi her insan. Kimse ev vermemiş bunlara. Biz vermişiz. Yeni bir hayat, yeni bir ev. Güzel, çok güzel diyor. Ve " Şükran. " diyor. Anlıyorum bunu. Teşekkür ediyor; gerçek anlamda hemde. Minnet dolu gözlerle bakarak. Duygulanıyorum.
Gerçi o zamanı hatırlıyorum da çok tereddüt etmiştik evi onlara kiraya verirken. Ama çok iyi niyetli bir komşumuz aracı olmuştu. Çok iyi insanlar diye temin etmişti. Kısa bir tereddütten sonra tamam demiştik. Doğru düzgün eşyaları bile yoktu. Ben mobilyamı yeni değiştirmiştim ve eski eşyalarımı ( birçekyat , bir koltuk ve birkaç ufak tefek kullanılabilir mutfak eşyasını ) bırakmıştım yeni gelen kiracı ihtiyacı olursa ve isterse kullansın diye. Onlar sessizce kabul etmişlerdi bu küçük iyiliğimizi.
Çayımdan bir yudum alıyorum. Saate bakıyorum on buçuk olmuş. Müsaadelerini isteyerek ve çay için teşekkür ederek kalkıyorum. Oğlumu da alıp tekrar geleceğime söz vererek kapıya yöneliyorum. Öyle samimi öyle içten sarılıp öpüyor ki kapıdan çıkmak üzereyken. " Gene gel. " diyor. Gelirim. Siz bu kadar samimiyken en azından sizi yalnız bırakmamak için gelirim diyorum yüreğimde saklı cümlelerimle. Ve onları kendi dünyalarıyla başbaşa bırakıp huzur dolu yuvama; beni seven ve hiç bırakmayacak olan adamın yanına gidiyorum.