- Kategori
- Öykü
Savruluyorum...

güneşi kaybettiysen sakın gözlerini kapama;yoksa yıldızları da kaybedersin
Küçük bir sahil kasabasında buldum kendimi. Bir bahar günü penceremi açtığım zaman karşımda çiçekler açmış ağaçları gördüğümde gitmem gerektiğini anladım. Baharı peşinden kovalamalıydım… Uzaklara gitmeliydim, bırakmalıydım her şeyi… Sevdiğim insanları, sokakları, evleri, sevdiğim şehri… Uzaklaşmak çözmese de hayatın anlamını, giderken götürsem de içimdeki yıkık şehri, gitmek zorundaydım… Anılardan uzaklaşmak, yeni bir şehir, belki bana yaşanacak yeni şeylerin olduğuna dair bir umut kapısı açabilirdi…
Gittiğim sahil kasabasında bir sahil kahvesi bulmuştum kendime benzeyen, sessiz, sakin, virane… Kahvenin önünde her gün denizin dövdüğü taşlar ve küçük tekneler vardı. Kahvenin sahibi saçları ve sakalları yılların birikimiyle ağarmış, yüzünde senelerin izi olan bir adam… Adı Faik Kaptan… Küçük bir teknesi vardı Faik Kaptanın adı “”deniz”. Yosunları yeşil bir elbise gibi giymiş tekneye bakınca senelerdir aynı yerde olduğunu anlamak zor olmuyordu.
Bir sabah martılarla kahvaltı yaparken Faik Kaptan geldi yanıma, artık sormadan getiriyordu bir bardak taze demlenmiş çay ve simiti… Masaya bıraktı elindekileri ve “Kaçmak çözüyor mu her şeyi?” deyiverdi ve devam etti;
“Ben bir balıkçı çocuğuyum. Babam her sabah gün doğmadan yola çıkardı, tekneye gelince uğurlardım onu. Denize teslim ederdim babamı, her akşam sağ-salim getirirdi onu bana söz verdiği gibi. Biraz daha büyüdükten sonra bende babamla çıkmaya başladım balığa. Ben ne zaman gitsem babamla bütün nimetlerini sunardı deniz, elleriyle verirdi hediyesini. Bir gün karşı kıyıya geçmem gerekiyordu, vapurun korkuluklarına yaslanmış denize bakıyordum, masmavi bakıyordu bana… Tam o sırada onu gördüm, denize denizi kıskandıracak kadar güzel ve derin bakan mavi gözlü meleği… Bir baktım gözlerinde denizin mavisini gördüm, sendeleyivermişim, deniz mavisi gözlerde boğulmamak için geminin korkuluklarına tutundum. Tam o sırada melek yüzlü kadın bana “iyi misiniz?” dedi. Çarpılmıştım. “cennette miyim?” dedim… dünyayı güneş gibi aydınlatan bir gülümseme ile yanakları kızardı. Adı Perinaz dı… Peri kadar güzel olmasından mı yoksa nazlı bir peri olmasından mı bu ismi vermişlerdi bilmiyorum. Aşık olduğum deniz bana hayatımın aşkını getirmişti. Çok geçmeden peri kızıyla denizde küçük bir sandalda evlendik. Artık her sabah deniz gözlü sevdiğim yolcu ediyordu beni, denizse kıyıya vuran hırçın bir dalga ile veda ediyordu her sabah. Bir gün beraber çıktık denize. Hava güneşliydi, deniz çarşaf gibi sermişti kendini bize. Birden ne olduysa dalgalar büyümeye, hırçınlaşmaya başladı. Bir anda teknemiz alabora oldu. Ne olduğunu anlayamadan, gözleri deniz olan sevdiğim kadın, karım yoktu. Deniz içine aldı onu. Günlerce süren aramalara rağmen bir türlü bulamadık onu. Sonra ben her denize bakışımda Perinaz ın gözlerini gördüm ve bu hasrete dayanamayarak uzak şehirlere gittim. Denizin olmadığı yerlere… çok kalamadım ama o yerlerde… ve dayanamayarak döndüm. Deniz kıyısında neden bir kahven var diyeceksin. O gün bugündür bir daha denize açılmadım ben. Ama biliyorum deniz kıskandı ve sevdiğimi aldı benden… Biliyor o beni beklerken, ben belki bir gün sevdamı anlar ve sevdiğimi verir bana diye bekliyorum… Biliyor her gün ona bakarken mavi gözlü kadını gördüğümü, ama ona bu derece bağlanmam onu mutlu ediyor.”
Faik Babanın gözleri dolmuştu anlatırken, içini çekerek denize baktı… Denizin mavisinde sevdiği kadını gördü… Bense baktığım uçsuz bucaksız mavide, kendime “nereye kadar bu kaçış” diye sordum… Uçsuz bucaksız bir yalnızlığa mı?
Martılarla paylaşırken elimde ki simiti, Faik babanın gözlerinde ki hüzne baktım ve hüzün denizinde boğulmak için kendimi içimdeki boşluğa bıraktım…
Şimdi nerde miyim, içimde bir yerlerde savrulurken tutunacak bir dal arıyorum… Savrulurken döndüm yine yıkıntılarımın olduğu şehre, küllerimden yeniden doğmayı bekliyorum…