- Kategori
- Söyleşi
Şener Aksu'yla romanı ''Dağ Martısı'' üzerine bir söyleşi

mucizevi bir isim:DAĞ MARTISI"
*Sevgili Şener Aksu, sizi Kocaeli Üniversitesi Şiir Etkinlikleri Birimi’ndeki çalışmalarınızdan ve Akademi Gökyüzü Dergi’nizden biliyoruz. Orada Sayın Nejat Gacar’la güzel şeyler yapıyor, yazın alt yapımıza gençler yetiştiriyorsunuz. Çeşitli yapıtlarınız da var. Dağ Martısı’ndan önceki yapıtlarınızla ilgili kısa bilgiler verir misiniz?
*Nejat Gacar’la uzun zamandan beri tanışırım; 2005’te, Şiir Etkinlikleri Birimi Müdürü olduğunda, bana “birlikle çalışalım mı?” diye sordu, o an kabul ettim ve şimdi birlikte etkinlikleri yürütüyoruz. Ben şiire başka türden bağlıyım... Sanırım bu bağı anlayanlardan biri de sizsiniz... Bu yüzden ilk kitabım şiir kitabıdır; “Güneşin Denize Bıraktığı İzden ya da Öykünsüz”... Onu çok severim. İkinci kitabım; “Zamanı Yarım Kalan”, isminden de anlaşılacağı üzere, zamanı yarım şiirlerden oluşuyor...
*Üçüncü yapıtınız da bir şiir kitabı ve ödüllü…
*Evet. Üçüncü şiir kitabım “Hayatın Rengi Saf Hüzün”, ilginç bir öyküsü var, çünkü benim bir arkadaşım yarışmaya katmış ve pek haberim olmadan “Ruşen Hakkı Şiir Ödülü” aldı, ne yapacağımı şaşırdım! Yarışmalara karşı olan birinin böyle bir ödül almasının yarattığı ikirciği tahmin edersiniz. Ben şiir kitaplarımı sevdiklerime ve şiir severlere armağan ederim. Armağan edecek kitap kalmayınca, yeni şiirlerle eskilerinden bir seçme yaptım, böylece dördüncü şiir kitabım; “kül nehri” çıktı. “kül nehri”, benim varoluş nehrimdir...
*Çok yönlü, çok boyutlu bir insansınız. Yalnızca sanatsal değil bilimsel çalışmalarla da kültürümüze katkılar yapıyorsunuz. Felsefeyle, tarihle, hatta ekonomipolitikle ilgili çalışmalarınız ve yapıtlarınız da var…
*Ayrıca ben tarih felsefecisiyim. Kocaeli Üniversitesi yayınlarının ilk numarasına sahip olan kitap “Tarih ve Devrim”, derslerimde kaynak olarak kullandığım bir kitaptır. Cumhuriyet tarihine bir başka açıdan yaklaşır. Daha sonra iki kitabım daha Üniversite yayınlarından çıktı; “Bireyin Tarihteki Rolü Açısından Yahya Kaptan” ve “Ulusal Egemenlikler ve Geleceğin Otoritesi”. Birincisi, Amerikan Kongre Kütüphanesi tarafından satın alındı, önemsendi. Ayrıca Kocaeli Büyük Şehir Belediyesi tarafından ikinci baskısı yapıldı. İkincisi, ulus sermayeciliği- küresel sermayecilik gerilimini dillendiren, otoriteyi tartışan bir denemeydi. Yazarken öğrendiğim eserlerimden biridir. Daha sonra Anı Yayıncılıktan “Hegel ve Tarih Felsefesi” yayımlandı. Tarih felsefesine giriş kitabım olarak kabul edilebilir. Yenisi gelecek.
*Tutkularınızdan biri de tiyatro… Yazarlığından yönetmenliğine kadar tiyatronun ciddi bir emekçisi durumundasınız. Yazdığınız oyunların çeşitli tiyaro gruplarınca oynandığını da biliyoruz.
*Tiyatroya da ilgim oldu uzun süre... Amatör tiyatro yönetmenliği yaptım yıllarca ve bu dönemde, gereksinimlerimi karşılayacak oyun bulamayınca, yazmaya da başladım. Bunlardan üçünü Kültür Bakanlığı yayımladı; “Kağıtçı”, “İlk Yardım Son Yardım” ve “Robot Arkadaşım”... “Kağıtçı”; SEKA’nın kuruluşu ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki zorluklarıyla Mehmet Ali Kağıtçı’yı karakterize eder. Cumhuriyete yönelik sayılı oyun içinde yer alır. “İlk Yardım Son Yardım”, çok ilgi gördü. Bir özel üniversitenin tiyatro topluluğu bu oyunu İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’yle ortak bir projede, liselerde oynuyor bu yıl... Ülkenin çeşitli yerlerinde her iki oyunda sahnelendi, sahnelenmeye de devam ediyor. Oyunlarımın bir kısmı basılmadı ama birçok yerde oynanıyor... Kişisel sitemden alıp oynuyor, bana da bildiriyorlar. Bunların içinde özellikle “Kural Der Ki” önemli bir yere sahiptir. “Sarı Çizmeli FM” den de söz etmeliyim belki de...
*Çocuklar için de tiyatro yapıtları yazdınız. Bu alandaki deneyiminizle ilgili neler söylemek istersiniz?
*Ama yazmak da en çok zorlandığım oyunum, çocuklara yönelik olan “Robot Arkadaşım”dı. Bir daha da çocuk oyunu yazmadım, korktum! Çok zor, bu zorluğu siz daha iyi bilirsiniz.
*Sanıyorum ortak kitap çalışmalarınız da var…
*Evet katkıda bulunduğum, diyelim… Sözgelimi, editörlüğünü yaptığım; “Tarih Günleri I” ve “Ermeni Sorunu Rehberi” adlı derlemeler Üniversite yayımlarından çıktı. Yazarlığını yaptığım bir çok eser var; söz gelimi, “Hapishaneler Kitabı”, “Mustafa Kemal’in Kocaeli Ziyaretleri, Kent ve Konuğu”, “Cumhuriyet Tarihi”, “Bilim ve felsefe açısından ruh bilgeleri” gibi...
*Sonra Dağ Martısı adlı romanınız çıkıp geldi okurun karşısına. Romanın öykü temeli gerektirdiği için mekân olarak doğup büyüdüğünüz yerleri, temel izlek olarak da göçü seçmişsiniz. Bu öykü nasıl doğdu?
Aslında benimkisi bir adanmış hayat... Çocukluğumda, eniştemin kitaplığında bulduğum “Kral Lear”ı okuduğumda, dilim tutulmuştu. Ömrümü böyle eserler vermeye adadım, “Türkçe’nin Shaskeapare’si olmaya karar verdim. Ancak bunu aşama aşama yapabilirdim, yoksuldum ve önce kendi hayatımı kurmalıydım. Emekli olunca yazar olabileceğimi varsaydım ve ona hazırlandım. Tarih ve felsefe eğitimi aldım; ayrıca her iki yılda bir, özel bir alan seçip kendimi dönüştürmeyi tasarladım. İktisat okudum iki yıl, tüm birincil el kaynakları gözden geçirdim. Davranışbilim okudum, mitoloji okudum iki yıl... Önümüzdeki iki yıl, Türkçe için gramer çalışacağım ve roman okuyacağım. Emekli olunca yazarlık için gerekli birikimim olacak, geriye insan tanımak, insan araştırmak için geziler kalıyor... Demek ki Dağ Martısı erken doğan bir çocuk! Erken doğdu, çünkü bir Artvin gezimde, ilginç biriyle tanıştım. Adam sadece ninesi Artvinli diye oraları gezmeye gelmişti. Çok etkilendim, işte benim yazmak istediğim bu diye düşündüm... Ayrıca yaşadığım dağların sözlü kültürü artık bitiyordu, zaman gittikçe azalıyordu. Beş yıl çalıştım ve Dağ Martısı omzumdan uçtu...
*Mekân isimleri ve yöresel konuşma biçimi çok belirgin. Artvin’e dair… Bu yoğunluk roman için bir sakınca olamaz mı? Bana biraz öyle geldi de…
Böyle düşünülebilir veya bunu bir olumsuzlama olarak görebilirsiniz. Çok doğal!.. Ancak bu roman, mekân insan ilişkisi üzerine kurulu, yani doğasında bu var. Onu kaldırırsanız, bedeninden soymuş olursunuz. Bu olumsuzluksa da onu taşımalı bence... Bir başka açıdan da bunu bir olumluluk olarak görebilirsiniz... Şüphesiz ki roman bir sanat eseri olarak “bildirmek” değil, “sezdirmekle” ilgilidir. Ben bunu bir insan durumunu dile getiren bir çağrışım olarak tasarladım. Belki de başarılı bir uygulama yapılıp yapılmadığı tartışmalıdır. Ne olursa olsun özgün, içten ve sevinçli bir denemeydi. Ben yazarken çok sevinç duydum. Özellikle gerçekle düşün harmanlandığı sınır, beni heyecanlandırdı....
*Romanın kahramanı Yahya günümüz insanı, ama savaş yüzünden oradan oraya sürüklenen ninesinin geçmişini yaşamaya çalışıyor. Ninesinin ve onu yaşayabilmek için çıktığı yolculuk sırasında kendisinin çektiği sıkıntılar insana bir gönderme elbet. Nasıl açıklamak gerek bunu?
Bunu şöyle açıklamak gerekir; insan geçmişinin toplamı, hem de sanıldığından çok. Geçmişinden arınmak olası değil! Dolayısıyla Yahya, bir yanıyla genetik olarak, bir yanıyla çevre koşullarıyla kuşatılan ruhunun açmasında çağdaş bir insan ama kendinde geçmişin kurulduğu zamanlar taşıyan insan. Yahya’nın yolculuğu sadece Artvin’e değil, kendine ve kendin geçmişine yolculuk, bir kendini arayış olarak görmeliyiz bunu... Tam da benim istediğim böyle görünmesiydi. Görün olduysa aşk olsun, görünemediyse eksiklik bende...
*İnsan, doğa, tarih, aşk ve özlem diyalektiği yalnızca Yahya öznesiyle değil, diğer kahramanlar üzerinden de romanın platformu kılınmış. Aslolan nedir bu romanda; okunduğunda algılanan çelişkiler mi, o çelişkileri üreten koşullar mı, yoksa çok daha ötelerdeki olgular mı?
Bu romanda insan var, insana ait olan her şey kahramanlara içkin... Ne insan çelişkilerinden ve koşullarından arınık olabilir, ne çelişkiler ve koşullar insandan... Öznenin kuruluşuna içten bir bakış diyebilirim. İnsan kendini özne sanabilir ama eyleminden ve eyleminin her olası sonucundan emin olmayan bir özne olabilir mi? Demek ki insan bir özne değildir; geçmişinin sıkıştığı ve geleceğin başladığı bir sınırdır. Öte yandan koşullar bir belirlenimcilikle katılaşmış değildir. Hayat sanıldığından çok rastlantı içerir ve özne bu rastlantılarla örülü bir ömür olabilir ancak! Yahya da öyledir, Ardanuç’taki barda çalışan Odesalı Rus kızı da... Demek ki biz özneyi bir olgu, bir durum değil, bir süreç olarak algılamalıyız... Dağ Martısı, bir yanıyla ruhsal bir romandır, bir yanıyla felsefi bir roman... Dağ Martısı, iç içe geçmiş insan sarmalıdır. En azından ben öyle tasarladım.
*Ayrıca, roman kahramanlarından Yahya kadar Tükez, Casim ve Cinli Zildan’ın da birer toplumsal simge olduklarını düşündüm. Gizemli bir döngü söz konusu. Anadolu’ya, evrensele ulanan bir yapı mı var ortada
Yarı göçebe kültür de yerleşik kültür gibi, endüstri kültürü gibi bir insan birikimi... Orada insana yabancı bir şey yok, hatta oradaki kahramanların bir çok özelliği, kentlerdeki insanlara içkindir. Ancak, her kültürün anlatımını sağlayacak mihenk taşları vardır; burada sözü edilen karakterler, yarı göçebe kültürün mihenk taşlarıdır. Onların yardımıyla, sezgisel olarak, insanın gerçeğine çağrışım yapılabilirdi umudum. Jung’un kavramlarını bile romanda görebilirsiniz. Bilinçaltının insanın günlük hayatına yansımaları göz ardı edildiğinde, insan yavan koşulların mahkumu olur. Dolayısıyla bütün insanlar için evrensel çağrışımların, evrensel gerçeğin ipuçlarına, yarı göçebe kültürün özgün ve çıplaklığında ulaşmaya çalıştım. Amacım hiç kuşkusuz insanı araştırmaktır. Elbette bu bir bilgi araştırması değil, sezgisel bir deneyimdir
*Görsel-uzamsal zekâ ürünü bir roman Dağ Martısı. Bu özelliği ondan iyi bir sinema filminin çıkabileceği kanısı veriyor bana. Yazarken böyle bir film canlanıyor muydu gözlerinin önünde?
Bunu sinemacılar bilir ama ben onu zihnimde görsel betimlerle kurguladım. Hatta Eşref’in ölüm sahnesini düşündükçe boğazım düğümlenir, uygunsa durum ağlarım da... Kekil Şimşek bu romanı Olgun Şimşek’e verdiğinde, iyi bir film olabileceğine yönelik bir konuşma geçtiğini bana aktardı. Bilemiyorum... Umarım olur. Ama olmasa da, okuyanın hayal gücünü kamçılar... Zaten okuyuculardan aldığım eleştiriler beni umutlandırıyor. Ortaokul çocukları da okuyor, yaşlılar da... Bir ortaokul çocuğu telefon etti bana, çok etkilendim. Diyor ki; “bana dağları ve okumayı sevdirdiğiniz için elinizden öperim!” Bir roman yazmak için bundan daha iyi bir gerekçe söyleyebilir misiniz?
*DAĞ MARTISI, Şener Aksu, roman, Umuttepe Yayınları, 340 sayfa.