Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Aralık '11

 
Kategori
Kitap
 

Sadık Aslankara'nın şifreler (öykü) kitabı: Cicoz

Sadık Aslankara'nın şifreler (öykü) kitabı: Cicoz
 

şifreler kitabı:cicoz


Şifreler kitabı:

Cicoz’u okurken kutsal kitaplar çağrışımına yakalandım. Tıpkı onlarda olduğu gibi kitabın değişik yerlerine saklanmış şifrelerin olduğunu gördüm ya da duyumsadım. O şifreleri çözebildiğimiz ölçüde kitabın içeriğini daha iyi kavrayabileceğimizi düşündüm.  Örneğin içindekiler. Gizemli, görsel bir tablo. Altısı ana, biri başlangıç olmak üzere yedi bölümden oluşan kitapta yılın her ayına bir öykü… Altı ana bölümün başlıkları aslında aynı anlama gelen altı sözcük. Hepsi de çocukların oyun aracı olan Mille’yi Cilli’ye anlatır: Mazı, Gülle, Misket, Bilye, Cicoz ve Ceviz

Böylece, öykülerin derinliğinde saklı ilk gizli şifrenin çocuk olduğunu düşündürüyor insana. Her bölüm başlığı doğrudan doğruya çocukluğa gönderme yapıyor, hatta ona bağlıyor yaşamın esrik ve rol yanını. Böylece yazar öykü aracılığıyla kendini ve okurlarını çocukluğa çağırıyor, oraya götürmek istiyor. Çünkü o masumiyetin yaşamın her anına ve alanına sinmesi gerekiyor. Aslolan budur. Kurulu düzenden, sanatsevmez insanlardan, karısından hatta annesinden kaçarak oraya sığınacak, orada saklanacak.

İlkay”dan “Sonay”a öyküleri izleyerek giderken yolumuz günün zamansal bölümlerine uğruyor ve her bölüm bir öyküye ad oluyor: Sabah, Şafak, Kuşluk, Bünbatımı, Güneş, Gece, Yarıgece, Öğle, Öğleüzeri, Akşam.

Öykülerin derinliğinde saklı ikinci şifreyse zamandır.İlkay başlıklı öyküyle başlıyor zamanları toplayan, biriktiren süreç. Hakkı adlı genç adamın Sarayköy’e gelmesi, kanına işlediğini söylediği tiyatro aşkıyla bir rol arayışına girmesi, komün biçiminde yapılanmış, oyuncuları Sarayköy Belediye Tiyatrosuna ulaşması, işe(tiyatroya) alınması için başvurmak istediği Tiyatro Yönetmeni Hakkı’yla kısa bir süreliğine yüzyüze gelmesi, onu yitirmesi ve aramaya başlamasıyla… Anlar ve zamanlar onun Hakkı’yı aramasıyla sürüyor…Hakkı’nın  bir hurdacıya sığınması, Turgut’u da yanına alarak bir süre onunla oyalanması, onun ölümüyle çılgına dönmesi, Tiyatrocu Hakkı’lıktan Derviş Hakkı’lığa dönüşmesi, camiye kapaklanması, camiden çilehaneye geçiş yapması, en sonunda kendi yapıp ettiği, besleyip büyüttüğü tiyatroyu yakması, “sır doktorluğuna” soyunması, ama en sonunda dostluk adlı kavrama sığınması, Turgut’un mezarına girmek isteyişiyle, kısacası Sonay adlı öyküyle okurun düşüne ulaşıyor. Anlar, zamanlar bitmiyor, süreç tamamlanmıyor, sürüp gidiyor…

Bir de her ana bölümün başlangıcındaki bir sayfada yer alan küçük, şiirsel, gizemli metinler var. Arasından öyküler çıkarıldığında, iç ses uyumu, müzikalitesi, hatta kafiyesi olan tek gövde bir şiir. Metinlerin her biri iki bölüm. Toplam beş “kuyu”, iki “çukur”, iki “karanlık” sözcüğünün anlamlandırdığı metinler bütünü yaşamın görünen gerçekliğinin öte yüzünü imler gibidir. Yaşamın öte yüzüne dair simgeler.

Bir başka şifre de kuyu… Günlük yaşamın inişli çıkışlı gerçeği, sorunlu yapısı, çıkmazları insan ruhunda derin çukurlar, kuyular açıyor. Cicoz’da böylesi bir dışavurum olayı var. Ayrıca yitirilen güzel değerlerin, yeri doldurulamayan dostların bir daha geri dönmemesi, ölenlerin mezar çukuruna konmasıyla birleşince kuyu simgesini daha bir anlamlı kılıyor. Hakkı’nın en benimsediği dostlarından Turgut’un ölümü, onun son derece de zayıf bir anına denk gelmesiyle ruhunda çok derin çukurların açılmasına neden oluyor. Ruhundaki ve gerçek yaşamdaki mezarlar derinleştikçe derinleşerek kuyu özelliği kazanıyor.

Açıklanmış şifreyse tiyatrodur. Tiyatroyu yaşama biçimi olarak gören bir yazarın, tiyatroyu yaşam biçemi olarak kabul etmiş oyuncuların, tiyatro tutkunlarının serüvenlerini öykü tadında yeniden üretmesi az bulunur bir yazar davranışıdır. Kısacası Cicoz, tam anlamıyla tiyatroya özgülenmiş öykülerden oluşan bir yapıttır. Öyküde tiyatro, tiyatroda öykü… Dünyayı bilemem ama ülkemizde de bir ilktir. Yazarın kurgusal amaçlarının olduğunu düşünüyorum. Yaşam hedeflendiği amaca doğru ancak ve öncelikle  sanat düzleminde evrilebilir. Böylece ideal gerçekleşmiş olur. Bu sırada bireyler verili koşulların sevimsiz sıkıntılarından, kirli psikolojisinden kurtulup kendilerini bulur, kendileri olurlar. Bu arayış rol yaparken bile sürüyor. Gerçekle düş, gerçekle rol, roldeki düş, görünen- görünmeyen insan halleri, tinsel yapı ve gerçek kişilik gibi ikili yapılar, çatışmalar biçiminde yürüyen süreç zıtların birliğine ulaşıyor. Tiyatro dışı konuşmalarla rol konuşmaları(tiratlar) öylesine birbirinin içine giriyor ki oluşan karmaşada yolunu şaşırıyor insan. Bilmece gibi. Bu bize, parçalanmış yaşamın parçalanmış kişiliklerini, çatlamış, yarılmış psikolojilerini de açıklıyor. Bu özelliğiyle Cicoz sosyolojik değer taşıyor.

Romansı öykü kitabı:

Hakkı kişiliğinin ve rolünün gizli ya da açık bütün öykülerde kendini duyumsatmasıyla on iki öykülük bir roman okuyormuşuz izlenimine de kapılıyor insan. Yani öyküler özgün yapılar olarak tek tek okunabildiği gibi, süreç, olay, olgular, mekân ve kahramanlar bağlamında tek parçalı bütünmüş gibi de okunabilir. Okur için olağanüstü bir yazın şölenidir bu.

Hakkı’nın hakkı varmış gerçekten:

Hakkı’nın Hakkı’yı aramak üzere yola çıkması ama bulamaması Hakkı’nın iki kişi mi, bir kişiliğin bölünmüş iki hali mi olduğu konusunda da derin bir giz var. Hakkı aynı Hakkı mı, Hakkı Osman mı ya da Turgut’la Hakkı aynı kişi mi, adı Osman olan, çırçır işçisi kaç kişi var?

İzlekleriyle Cicoz öyküleri:

İzlekler bağlamında Cicoz’un en önemli, ilginç ve yoğun öyküsü İlkay ve son öyküsüSonay’dır. Cicoz’un neredeyse  tüm öykülerine ipucu veren bu öyküde üst üste bindirilmiş önemli izlekler var. Tiyatro-yaşam eytişimini ders niteliğinde veren izlekler…

Örneklemek gerekirse, “tiyatro aşkı” için İlkay, s.14: “…Tiyatro kanıma işlemişti, bırakmam olanaksızdı…  bir yandan üniversite sınavlarına hazırlanırken öte yandan kentteki tiyatro geleneği içinde benim durumumdaki arkadaşlarla ilişkimi sürdürüp yeni deneyimler kazanmayı kuruyordum.” Halktan kişilerin özellikle insanca işlere imza atabildikleri gerçeği için s.14-15: Gorki’nin emekçilerine benzer insanlardı orada karşılaştığım tiyatrocular. Bunlar nasıl tiyatro yapabilirdi ki? Maden, fırın, sanayi kuruluşu falan yerine yanlışlıkla burada olmadıklarına göre altından nasıl kalkıyorlardı bu işin?... Patır patır gülen, seslerini inceltseler de kaba saba konuşan insanlardı. Öğle aralarında nefeslerini kıyılmış soğan karışacağı, gülüşlerine maydanoz gölgesi düşeceği, sonra parmaklarını kütletecekleri de kesindi, ama ne bileyim insanı yadırgatacak ölçüde içtendiler, sokak köpekleri gibiydi hepsi de, peşlerine takıldıklarına, karşılık beklemeksizin kendilerini bırakışlarıyla.”

Söz konusu tiyatronun bel kemiği, kişiliği ve ruhu olan  Hakkı Baba izleği için, s.15-16: “Herkes ya ‘Abi’ diyordu ya da ‘Hakkı Baba’ diye sesleniyordu ona. Güner Sümer’in bir oyunundan kalmış bu ad ona… Kimdi bu Hakkı, nereden tozuyup gelmiş, Sarayköy toprağına düşmüştü de tohumunu çatlatıp filizlenmişti? Anlamıştım, taşranın aykırısıydı bu adam.”

Tiyatronun aslında bir komünist erdemi olduğu, Sarayköy Belediye Tiyatrosunun var olma, varlığını sürdürme ve çalışma biçeminin komünsel erdeme dayandığına dair s.16: “Gece babama Hakkı’yı anlattım. Dinledi, ‘Dikkat et Hakkı,’ dedi sonunda, ‘bu adam komünist olabilir…Tiyatro komünü neydi, tiyatro komünisti nasıl olunurdu, hiçbir fikrim yoktu bu konuda.”

Yaşamdaki olumsuzlukların, sosoyo-ekonomik yapının ve onun ideolojisinin insanı insana ve kendine yabancılaştırması başka bir olgu, sanatın ve sanatçının sanatı ve sanatçıyı topluma yabancılaştırması, yalnızlaştırması  da başka bir olgu. Turgut’un esas adının Osman olması gibi. Sabah adlı öykünün temel izleği bu. “Refik, namıdiğer Ragıp, unutulmaz rolü, alkolik kocadan kalan adı.” (s.25)” “Dayım hiç de hak etmiyor küsurat muamelesini! Yine de sona kalması, yaşıyor olması büyük şanssızlık. Bari ölseydi, tiyatrocu bir dayımız vardı derdik ufaklıkla, ölmüş bir dayı ne kadar da onurlandırırdı insanı, hele bir de tiyatrocuysa… Ah dayıcığım, öl artık, n’olursun öl! (s.26)”

Sürücüsüz tiyatrobüsün yolcuları aslında kendilerine doğru mu yolculuk yapıyorlar? Ya da ideallerindeki kendilerini mi arıyorlar? Tiyatro tutkunu, asıl adı Refik olan Ragıp’ın tiyatrocularla birlikte otobüste bulunması,  Hakkı’ın Güner Sümer’e dönüşmesi ya da insanın Peygamberdevesi olması, Kafka’nın Gregor Samsa’sı örneği, felsefi bir sorgulamadır aslında. Ben neyim, kimim, nereye, niçin gidiyorum? Ya da kendime ulaşabilir miyim, hangi yollardan? Bütün bunların öykü tadındaki irdelemesi ve yarattığı bireysel özgeleşme Şafak’ta.  “Gören de bir halt sanacak. Hani çoluk çocuğun rızkı? Karından utanmıyorsan, bari kızlarından utan, kazık gibi adamsın, yakışıyor mu bu sana köçekler gibi çıkıp sahnede ele güne karşı oynamak? Neymiş tiyatro kuruyormuş, Allahım gelsinler de önce bu herifi tımarhaneye kapayıp beni kurtarsınlar! Her gün git, sabahlara kadar kafa çek, sonra gel kus, batır ortalığı! (s.35)”

Aslında günlük yaşamımızda da bazen rollerimizi ya da gerçeklerimizi karıştırırız. Kimi zaman birşeylerden kaçmak, kimi zaman düşlerimizi gerçekleştirmek kimi zaman da eğlenmek için yaparız bunu. Tiyatro bütün bunlara fırsat veren bir yaşama biçimi. Kuşluk adlı öyküde tiyatro oyuncuları günlük yaşamlarında birbirlerine rol isimleriyle sesleniyorlar. İnsanın bitimsiz arayış yeteneğine ilginç bir örnek. Rol içinde bile arayış sürüyor.

Yaşamak aslında oyun oynamak gibi bir şeydir. Yaşam da oyundur. Ya da oyun bir yaşam biçimidir. Oyun oynamak da yaşamak… Bir deniz gezisini bile bir oyun sahnesindeymiş gibi gören oyuncuların isim değiş tokuşları insanın bambaşka bir yönüne vurgu yapıyor sanki. Onun nasıl yanar-döner davranışlar sergileyebileceğine... Bu yeteneği olanları ne yazık ki toplum içindeki oranlarının düzgün olanlara göre çok daha fazla olmasının getirdiği bir sonuç Günbatımı adlı öykü.

Misketbölümünün Güneş’i; kötülükler getiren gece karanlığı bir an önce çözülsün diye güneşi bekleyenlerin öyküsüdür. Bir gemicinin öyküsü… Gece’yse, iz bırakmadan yaşayıp adlarının yaşamasına ortam hazırlayamayanların, Hakkı’nın tutkunu, âşığı olduğu Ragıp’ın götürdüğü Handan’ın ve Handanların öyküsünden ders çıkararak sonsuzluğa ulaşmak isteyenlerin...

Bilye’ninYarıgece’si, Handan’ın kendisine âşık olduğunu söyleyip duran  İsmail’in savı doğrulansın diyedir. Ama şöyle bir durum da var: Rol, gerçeği aldatmaksa, rol değişimi de asıl rolü aldatmaktır. Öyküde asıl aldatan İsmail, aldatılan da İsmail’dir. İnsana dair yaşanmışlıklar… Düşler kurulur, düşlerde aldatır kişi kendini. Düş de bir türlü gerçekleşmeyerek düşleyeni aldatır.

Öğle başlıklı öykü insanoğlunun ikinci kişiliğine vurgu yapmaktadır. Olumlu anlamda bakıldığında ikinci kişilik ikinci kez yaşama şansıdır. Bunun  tiyatro sahnesinde gerçekleşme şansı çok yüksektir. Tiyatronun bir sanat dalı olarak insanın kişiliğine katkısı yadsınamaz. Tiyatro yaparak toplum tarafından, rol yaparak arkadaşları tarafından önemsenen insan, önemsenmesini sağlayan davranışları gerçek yaşamına taşıyarak önemsenmesini sürdürebilir. İsim sahibi olmak böyle olur. Hatta sanatın(tiyatronun) insanın insanlığına katkı yapması, daha çok insan etmesi böyle bir şeydir işte, böyle gerçekleşir. Öte yandan tiyatronun insanı ölümsüzleştirdiğine, çoğalttığına, öleni yaşayanda yaşattığına dair nedenli yetenekli olduğu izleğini de sezebiliyoruz. “Benim yerime nasıl Ömer geçtiyse Hülya’nın yerine de Çiğdem geçiyor ağır ağır. Ne zaman başladı, nasıl gerçekleşti bu? Hülya batarken yüreğimin ufkunda, öteki nasıl fışkırdı güneş gibi öyle, bir anda göz kamaştırarak parladı, biri ölürken öteki doğdu?” (s.90)

Cicoz: Masumiyet bildirisi:

Cicoz,çocuk yazınını çağrıştıran bir isim. Çocuklar için yazılmış bir öykü kitabının ya da romanın adı olabilirdi. Değil, çünkü yazar bunun bilincinde, sanatın ve çocukluğun masumiyetini öykülere yükleyerek taşımak istemiştir insanlığa. Başka bir boyutu da, test çözme  makinesi haline getirilerek çocukluğunu yaşama şansı elinden alınmış çocuklara ve onların oynaması gereken oyunlara dair sezgisel düzeydeki göndermedir.

Cicoz’da dil-yaşam eytişimi:

Dil-yaşam eytişimi bağlamında Cicoz’un oldukça tutarlı bir yaşam felsefesi üzerine inşa edilmiş, yaşamla bağlarını sıkıya almış, verim döngüsünü, ışık devresini tamamlayan, Türkçenin ehil bir kalem tarafından yetkin kullanıldığı, anlatımın en üst düzeyde estetik değer kazandığı başarılı öykülerle donanmış olduğuna tanıklık ediyoruz.

Cicoz:Çok katmanlı yapı:

Cicoz’un önemli başka bir özelliği de, içinde olay öyküleri barındırıyormuş yanılgısı yaratarak kolayca algılanabilirmiş gibi görünmesine karşın aslında dehlizlerle dolu, girift, çok katmanlı yapısı ve gizemli şifreleri nedeniyle kendini kolay ele vermeyen, tıpkı şiir gibi her yeni okumada bambaşka oylumlarını açığa vuran bir bütünlüğe sahip olmasıdır.

Gençliğe doğru çocuk, yaşanmaışlığa doğru düş:

Sadık Aslankara  öykücülüğünde Uykusu Sakız ve ondan yedi yıl sonra gelen Cicoz önemli mihenk taşları. İkisinin ortak noktası gençliğe doğru çocuk veyaşanmışlığa doğru düştür. Öykülerinde insana ve insan hallerine dair sezilmesi bile güç ipuçları veren yazar, Uykusu Sakız’da çocuklukla  yetişkinliği, Cicoz’da da yaşamla tiyatroyu, günlük davranışlarımızla rolü ayıran ya da birleştiren gizemli çizgide ustaca geziniyor. Bir sanatçının, burada öykücünün başarması gereken en temel kurgulardan biri saklıdır bu gizemde, okuru biryerlerinden yakalamak ve sürükleyip biryerlere götürmek. Her okurun yakalanması gereken an duyarlı noktası da çocukluğudur. Bunu en üst düzeyde başarıyor Sadık Aslankara. Öyküleri okuyan herkes doğrudan çocukluğunda buluyor kendini. Gizli ve gizemli dilekse, çocukluğuyla buluşabilenlerin bir daha oradan geri dönmemesidir. O zaman yaşamımız daha güzel olurdu çünkü. Ne bencillik ne çıkar, ne öfke ne kin, ne savaş ne de zulüm; oyun-sevgi, sevgi-oyun… Cicoz’un asıl çağrısı budur işte; sanatın da etkin olarak katıldığı bir dünyada tinsel sağlık, güzel duygular, barış, sevgi ve dostluk.

Sanat yaşama dahil ve müdahildir:

Kısacası sanatın yaşama dahil ve hatta müdahil olduğuna inanan, öz-biçim dengesinin sanat yapabilme ve biçem yaratama koşullarından biri olduğuna öykülerinde tanık olduğumuz bir öykücümüz Sadık Aslankara.

 


§CİCOZ, M.Sadık Aslankara, öykü, Can Yayınları, 2008,125 sayfa.  

 
Toplam blog
: 74
: 569
Kayıt tarihi
: 11.03.10
 
 

1954 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Bardaklı köyünde doğdu. Türkiye’nin çeşitli yörel..