- Kategori
- Anılar
Sessiz çığlık - 2

Polisler, Türk isimli kimliklerimizi aldılar, tekrar iyi akşamlar dilediler ve çıktılar.
Bir sorun çıkarmamıştık, kuzu kuzu vermiştik kimliklerimizi.
İçim içime sığmıyordu.
Elimizde birer kağıt parçasıyla kalakalmıştık.
Şimdi ne olacaktı? Okula nasıl dönecektim? İnsanların gözüne nasıl bakacaktım? Hangi ismi kullanacaktım? Kendimi bundan sonra nasıl tanıtacaktım? Aman Allahım! Kimdim ben?
Evet duymuştum, biliyordum, isimleri zorla değiştiriyorlardı.
İnanmamıştım. İnanmak istememiştim- bir mucize olabilirdi. Bana, yirmi bir yıllık hayatımda, sürekli zorluklar çıkarmış olan ismimi ne kadar çok sevdiğimi anlamıştım.
Seviyordum, çünkü benimdi.Benliğimin bir parçasıydı. Herkesinki gibi.
İnsan doğar; ailesini, ülkesini, dinini, ismini seçemez. Bir çok insan ismini sevmediğini düşünür. Ama, ya birisi o sevmediği ismi almaya kalksa - vermez, hiçbir pahaya, vermez, veremez.
Bir parçamı alıp götürmüştü polisler, onun yerine bir kağıt müsvettesi bırakmışlardı.
Kendimi korkunç üzgün hissediyordum. Hiçbir şey yapamamamın, çaresizliği içindeydim Babaannemi kaybettiğim zamanki gibi olmuştum; odun gibi. Çok üzgün olduğum zaman böyle olurum..
Okula nasıl dönecektim? Okul? Bu soru içimi yakıyordu. Arkadaşlarıma hangi sözlerle izah edecektim? Bu nasıl söylenir? Öğretecek birisi yoktu. Böyle bir şeyi hiç birimiz daha önce yaşamamıştık.
Bana acıyan bakışları nasıl kaldıracaktım?
Kitaplarıma baktım, sessiz arkadaşlarıma. Okumamıştım, bu duruma benzer hiçbir yerde hiç bir şey okumamıştım.
Azınlık olmanın tarifsiz yalnızlığı ve ayrıksılığı içinde iki taraftan birden itilmek ağır bir şeydir, yaşamayan bilemez...
Üniversitemizde üçüncü sınıf öğrencilerinden tek Türk bendim. Kaderimi paylaşacak başka birisi olsaydı, belki bu duruma katlanabilmem daha kolay olurdu. Fakat alt ve üst sınıflarda bile, benim bölümümde okuyan başka Türk tanımıyordum; yalnızdım.
Evin içinde sessizlik çökmüştü.
Şimdi ne olacaktı? Okula nasıl dönecektim? Bu sorunun önemi giderek büyüyordu içimde ve dayanılmaz bir hâl alıyordu.
Kendimi kötü hissediyordum.
Korkak ve çaresiz.
Düşüncelerim içine daldım;
“ Baba adı? ”
sorusundan nefret ediyordum, Bulgaristan’da geçen yıllarımda. Babamın ismi çiftti. Hasan Basri, misal olarak. Benim tam adım, üç isimden oluşuyordu. Kendi ismim, babamın ismi ve dedemin ismi. İkinci ismim, bu durumda Hasanbasrieva oluyordu. Bir Bulgar için bunun telaffuzu inanılmaz zordu. Bu soru sorulduğunda, ben en az üç defa tekrarlamak zorunda kalıyordum, bir türlü anlamıyorlardı.Ayrı mı yazılıyordu, bitişik mi, bu ne biçim isimdi böyle, şikayetleri başlardı.
Babaanneme kızıyordum, tek isim yetmiyor muydu sanki? Tek isimleri bile anlatmak zordu.Nereden çıkartmıştı şu çift isimleri?
Çok seviyordum babaannemi, nur içinde yatsın. Harika bir insandı.Tam bir Anadolu kadınıydı.Siyah ferace giyerdi, başına beyaz örtü bağlardı. Ona yakışıyordu. Pek severdi cin, peri masallarını.Ben de bayılıyordum dinlemeye. Kelime i-şahadet getirmeyi o öğretmişti bana. Ben ne olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Ziyaretine gittiğimizde, her akşam yatarken bana tekrar edip duruyordu. Öğrenmemi istemişti, onun için önemliydi. Kırmamıştım, öğrenmiştim. Din ile ilgili bildiğim tek şeydi. Ne anlama geldiğini bilmiyordum gerçi. Babaannemin, birçok çocuğu doğumdan hemen sonra ölmüşler, sonunda doğan babam için bir de çift isim denemişler ve babam yaşamış.
O inanıyordu, çift ismi olduğu için yaşayabilmişti.
Babamın ön adı çift olması, benim için bir kabus gibiydi.Sevmiyordum o ismi. Sürekli açıklamak zorunda kalmak, beni geriyordu, hem de çok. Orta okulda, ismim, yaramaz oğlan çocukları için mükemmel bir malzemeydi.Kızdırmak istedikleri zaman oradan başlıyorlardı.Açık vermiştim bir kere, kızdığımı belli etmiştim. Gerisi çorap söküğü gibi geliyordu. Zayıf noktamı yakalamışlardı. Beni incitebilecekleri tek şey buydu..
Bunun acısını en çok üniversitede yaşadım. Bizleri devlet okuttuğu için, senede en az iki ay çalışma zorunluluğumuz vardı.Çalışmadığımız taktirde okula devam edemezdik. İhtiyaç olduğu yerde çalışırdık. Sebze tarlalarında, meyve bahçelerinde, pamuk ovalarında, gül bahçelerinde…Bir çeşit askeri kamp gibiydi.Genelde yaz sonu ve sonbahar başı. Okullar tatildeyken. Sınıf odalarına yataklar yerleştiriliyordu. Askeri koğuşu gibi. Okulun bir katında kızlar, bir katında erkekler.Sabah tarlaya, akşam koğuşa - gidip geliyorduk.
Sabah ve akşam yoklamalar vardı. İşte bu yoklamalar, hâlâ rüyalarıma giriyor.Benim ismimi, genelde kimse okuyamıyordu; korkunçtu. İkinci ismimi okumadan - “Burada”, demek tek çözümdü.Kamptaki herkesin gözleri üzerimdeymiş gibi hissediyordum.Sadece okuduğum bölümün öğrencileri yoktu orada, üniversiteden karma büyük bir grup genç insanlar vardı.Gülüşmeler oluyordu.
Bazen yerin yarılmasını ve öylece kaybolmayı, dilediğim oluyordu. Beni tanımayan yoktu.
Acayip isimli kız - Türk.Türkiye, sahip çıkamayan, ne olduğu kendisi de bilmeyen bir Türk.
Yoklamalardan nefret ederdim.İlgi odağı olmayı sevmiyordum.Ama öyleydim. Dikkat çekiciydim.
İsmim hep zorluklar çıkarmıştı bana. Sevmediğimi düşünüyordum.
Kaybedince sevdiğimi anladım.
Neden hep kaybedince değerini anlarız, her şey için geçerli.
Kaybetmeden, değerini anlamanın yolu nedir?
***
Bir gün adımı geri alabileceğimi, hayal bile edemiyordum.
29 Eylül 1989 KAPIKULE.
Harika bir gündü.
Türk polisler – bana o kadar candan ve yakın gelmişlerdi,
pasaport işlemlerimizi yapmak üzere bizi bir odaya aldılar.
Çekingen ve ürkek girdik.
“ Baba adı? ”
Her zamanki gibi alçak sesle “ Hasan Basri “,
tekrar sormadılar, sor-ma-dı-lar.
Bu harikulade bir şeydi.
O an ait olduğum yere geldiğimi anlamıştım.
Soğuk bir kış akşamındaki çaresiz ve sessiz çığlıklarımı hatırladım.
Yine çığlıklar yükseldi içimde - sevinç çığlıklarıydı bunlar.
Yankıları yüzüme geniş gülümse getirmişti.
“ Baba adı? ”
Her zaman yüksek sesle ve gururla cevaplıyorum.Herkes yine bakıyor - ilgiyle, neden bu kadar yüksek sesle söylediğim için hayret ediyorlar.
Baba adımı, sorulmasından inanılmaz büyük bir zevk duyuyorum - uzun zamandır.
Adımın değerini, kaybetmeden biliyorum - şu an.
Bu günlerde, yine kaybetmeye karşı karşıya olduğumu, düşünmüyor değilim. Özellikle internette dolaşan Türkiye haritalarını gördüğümde.
Umarım hepimiz için böyle bir tehlike yoktur.
Kim bilir?