- Kategori
- Sevgililer Günü
Sevdiceğim 5000+1 yaşında

Erkeğin öldüğü, kadının ise onun yanına uzanarak kendi canına kıydığı söylenmişti arkeologlarca.
Merhaba Dostlarım, Hepinizin Sevgiler Gününü kutluyorum elbette Dünya Öykü Gününüzü de. Sevgi ile öykü kavramlarının ne kadar iyi örtüştüğünü görmeğe başladım üzerinde düşündükçe. Her sevginin bir de öyküsü yok mudur onu sarıp sarmalayan? Dileyelim tüm sevgilerin öyküleri de mutlulukla yaşansın ve sürsün. Dileyelim tüm sevgililer en güzel öyküleri yazsın yaşamlarıyla.
Tıpkı İtalya'da Mantua Bölgesinde bulunan birbirine sarılı erkek ve kadın iskeletinde olduğu gibi sonsuza kadar sürsün birliktelikleri ama genç yaşta yaşam çiçekleri solmasın. Şimdilik 5.000 yıllık olduğu kabaca saptanan bu sevgili iskeletlerinin yaşı normal insan yaşamı yanında neredeyse sonsuz kadar uzun bir süre gibi geliyor düşününce. Ama örneğin bir beş bin yıl daha kalabilecekler mi? Aynı kasabada geçen Romeo ve Juliet’in hüzünlü öyküsünü de biraz başından biraz sonundan bilmeyenimiz yoktur mürekkep yalamışlar arasında. Edebiyat bu nedenle çok önemli.
Yeni dünya düzeninin bu ürkütücü çılgın yükselişi karşısında insanlık ne kadar dayanabilecek? Medeniyetlerin beşiği Mezopotamya'daki insanlığın, tüm insanlığın kültür mirasının nasıl yağmalanıp darman duman edildiğini unutmak mümkün mü? Sadece insanlığın kültür miraslarının değil, tarihinin ve kazanılmış haklarının bir yok edildiği günümüzde uzun ömürlü olmanın da, yaşayan uzun ömürlü bir canlı olmanın da pek anlamı yok gibi geliyor bazen...
Ömürler uzadıkça öldürmeyip süründüren hastalıklar çoğalıyor. İnsanların özel bakıma gereksinimi oluyor. Bu yaşam gailesinde esnek çalışma saatleri gibi bahanelerle ancak yaşamaya elverecek kadar düşük ücretlere talim eden bir genç düşünün. Nasıl yaşlı 100 yaşındaki dedesinin ya da nenesinin tüm gereksinimlerini karşılayacak ya da anne babasının? Değil beş bin yıl sonrasını 50 yıl sonrasını bile düşünmek tüylerimi diken diken ediyor bazen. İnsanların aslında var olduğu her zaman inkar edilen statülerine göre milyon dolarlarla satılan beton kulelere ya da yer altındaki metroların oyuklarında, sözde yaşamaya hapsedilmiş birer yarı robot köleye dönüştüğü günlere doğru mu hızla yuvarlanıyoruz diye.
Tarihi, yaşanmışlıkları, tarihsel mirasları yok edecekler ki kendi çıkarlarına uygun olanı yeniden yazabilsinler. Hem biliyor musunuz bu tarihi yeniden yazma işi tarih bilimcilerden çok, yeni türediği iddia edilen ve "farklılık" sözcüğünü dillerine pelesenk edinmiş postmodernist ve postkolonyal edebiyatçıların görev olarak üstlenmiş olduğunu düşünebilir miydiniz? Görüşümüz odur ki bunlar yüz yıl önce bile vardılar. O zamanlar yazdıkları; yaşananların sadece bir yüzü anlatılarak saptırılmış romanları belki sadece propaganda amacını taşıyordu ama aradan yüz yıl geçince tarihi saptırma işlevini de üstlenmiş oldular.
Günümüzde işini başarıyla yerine getirenlerin de ödülü yüklü. Hem dünyada sınırların kalktığından dem vuracaksın, hem de insanlığı en küçük "farklı" moleküllerine kadar farklı parçalara bölmekten geri durmayacaksın? Bir kaç on yıllar bu "postlar" başların üstünde taşınabilir belki ama sonra, bu yeni dünya düzeninin fosluğu kavrandığında, usunun, gerçek belleğinin ve vicdanının yerine asla bir şey konamayacak olan insanlık, inanmadığı şeylere methiye düzme zorunluluğundan kurtularak, gerçek tarihinin aydınlanma ışığını, bu yerde sürünmekten kokuşmuş postların tozlarından da olsa çıkaracak ve yazacaktır. Bu yazma elbette yüzyılların birikiminden gelecektir.
Bir Dostoyevski'yi, bir Balsac'ı, bir Emil Zola'yı da okuduğunda o devirde yaşananları sanki yaşıyormuşçasına gözünde canlandırıp kavrayabilir insan bugün. Çünkü onlar kendi bağlamlarında gerçekçi yazarlardır. Gerçekleri yazmak, gerçekçi yazabilmek, evet işte bütün mesele budur günümüzde yani dürüstlük, tarih okunu eğmeden bükmeden yazabilmek. İnsanlık meselesinde tüm insanları aynı ihtimamla sarıp kapsayan arayerdelikleri yüceltip yükseltmeyen vicdani sorumluluğa sahip olduğunu farkında olmak.
"Geçmiş ve günümüz arasındaki çelişkileri ve böylece uzak ve belirsiz bir geleceğe yol açacak ideolojik ve metafizik çözümlere başvurmadan; dünyada yaşamakla ilgili açık imkanları ayakta tutmak isteyen eleştirel bir yorumbilgisi ( hermeneutik) için, tarihi çok önemli görüyorum" diyor "arif dirlik" "postkolonyal aura" adlı kitabında. (1)
Bugün düşünce özgürlüğünün önünde bir engel olarak beliren yasaların tümden kaldırılmasının insan özgürlükleri açısından mutlu bir sonuca mı yoksa tarihi yeni yazma meraklılarının, yeni tarihselcilerin at koşturmasına mı neden olacağını yine tarih belirlemeyecek mi?
Öykülerimizde romanlarımızda gerçeği yazarsak eğer, sapla samanın birbirine karıştığı toz bulutundaki şimdilerde değil ama insanlığın gerçek anlamda insanlık bilincine ulaşması sürecinde büyük yararları olacaktır. Okuyalım dostlar öyküler okuyalım ve yaşanmışlıklarımızı yazalım.
Böyle güzel bir günde neden bunları yazıyorsunuz diyebilirsiniz elbet. Bunun yanıtı duyduğumuz kaygılarda gizli belki de bir dosttan aldığımız ve genç yaşta yitirdiği arkadaşının ölümüne duyduğu yeisle yazdığı mektuptur...bugün ise belki öldürülüp boğulmaya çalışılan bir takım kazanımlarımızdır... Geceleri oturup iki satır okurken kulaklarımızda çınlayan çığlıklardan, belki tarih öncesinden gelen, belki de yakın geçmişten ya da o anda duyduğumuz çığlıklardan, vicdanımızın sesinden.
Özgürlük getirme bahanelerinin yıkım, gözyaşı ve gericilikten başka hiç bir şey getirmemiş olduğunu kavramamızdandır. Bu farkındalık çoğaldığı zaman; insanlık doğru eşiği aşmaya başlayacak.
HEPİNİZİN SEVGİLİLER GÜNÜNÜ VE DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜNÜZÜ KUTLUYORUM. Kalın sağlıcakla.
Not: Bu yazı arşivimdendir. '007 sevgililer günü için yazılmıştı. Çetin Altan ustaya öykünmüştük. Ancak daha henüz iki yıllık bile olmayan bir blog yazarı olduğumuzun ayırdında olarak öykündük elbette. Bu yazının üzerinden neler geldi, neler geçti yaşamlarımızda ve yazan benim yaşamımda. Düş kırıklıklarıyla, sevinçler birbirini izleyip duruyor hala. Düşüncelerimde temelde değişen bir şey olmadığının ayırdına vardım. Elbette eklenecek çok olay var ama ilk haliyle bırakayım dedim. Sadece Melih Aşık'tan aşırmış olduğum dinozor fıkrasını hatırımda kaldığınca ekleyeyim dedim.
İngiltere'de müzede dinozor iskeleti önünde duran adam bekçiye sorar:
"Bu dinozor kaç yaşında?"
Bekçinin seksen milyon sekiz yaşında yanıtını düşündükçe ziyaretçinin kafası karışır. Müzeden ayrılırken bekçiyi bulup sorar.
"Seksen milyon yılı anladık ama sekiz yıl da neyin nesi oluyor? Bu kadar kesinlikle mi saptanıyor yaşları?"
Bekçinin yanıtı belki de yazımın başlığını açıklamaya yaterli olabilir.
"Ben sekiz yıl önce burada çalışmaya başladığımda seksen milyon yaşındaydı efendim. Sekiz yıl daha geçtiğine göre..."
Şükür ki sevgililer henüz beş bin yıllık ve bu yıl da 5001 yaşına basıyorlar değil mi?
Daha nice sevgililer günlerinde buluşabilmek umuduyla.... nice 5000+ lara sevdiklerinizle
(1) arif dirlik, post kolonyal aura: küresel kapitalizm çağında üçüncü dünya eleştirisi çevirmen Galip Doğduaslan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 2005
NoT. YANGIN yazıp 3919 a göndererek THK'unun yangın uçağı kampanyasına katkıda bulunabiliriz.
foto referans : "Sevdiceğim 5000 yaşında" adlı bloğumdadır