- Kategori
- İnançlar
Şeytani merhamet

Şeytanın kışkırtmalarına kulak veren bazı kişiler, Allah'ın verdiği bir nimet olan merhamet duygusunu da kimi zaman saptırır, yanlış şekilde kullanırlar. Şayet merhamet anlayışı, Allah'ın hükümleriyle çelişiyorsa, o şeytani bir merhamettir. Kişi kıstas olarak Kur’an’ı değil duygularını esas alıyorsa, şefkat, merhamet ve acıma duyguları da Kur’an dışı ve sapkın bir biçimde yönlenir.
Örneğin insanların, çocukların ya da hayvanların ölümlerinden üzüntü duyan birçok insan, bu olaylar karşısında Allah’a isyan eder ya da şirk koşar. İşte burada şeytani merhamet devreye girmiştir. Kişi duygusallıktan sıyrılıp aklını kullandığında gerçeği tüm açıklığıyla görecektir. Çünkü ölüm, Allah'ın kullarını kendi Katına aldığı bir geçiş kapısıdır. Ve inanan insan için eziyet ve azap değil, aksine sonsuz kurtuluşa atılan adımdır… Şeytan ve yandaşları için ise ölüm, dünyevi ve nefsani tutkuların son bulduğu ve sonsuz ateş azabının başladığı andır. Bu nedenle şeytan ölümü çirkin görür ve insanlara da çirkin göstermeye çalışır. Cehennemi hak etmiş biri için ölüm gerçekten kötü bir olaydır ancak cennetle lütuflandırılan mümin için mutluluk vericidir.
Rahmani merhamet duygusu karşı tarafa yarar sağlarken, şeytani merhamet aksine zarar verir. Birçok insan, karşısındaki kişinin yalnızca dünyevi mutluluğunu ve rahatını düşündüğü için herşeyi yapmasına göz yumar hatta yardımcı olur. O kişinin ahirette kayba uğrayıp uğramayacağını düşünmez, Allah'ın yasakladığı davranışlarda bulunmasına ses çıkarmaz. Örneğin birçok anne-baba, oruç tutabilecek yaş ve durumdaki çocuğunun kendilerince ‘açlığa dayanamayacağı’ düşüncesiyle oruç tutmasına izin vermez. Ya da kendisi sabah namazına kalktığı halde çocuğunu ya da eşini ‘kıyamadığı için’ namaza kaldırmayan insan gerçekte şeytani bir merhamet anlayışı taşır.
Bediüzzaman bu yanlış merhamet anlayışı konusunda şu sözleri söyler: “Evet bu hakiki ihlas ile hakiki bir fedakarlık taşıyan annelik şefkati kötüye kullanılıp, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat(geçici) fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati kötüye kullanmaktır.”
İnanan insanlar her konuda olduğu gibi, merhamet konusunda da Kur’an’ı ölçü alırlar ve karşılarındaki insanın ahiretini düşünürler. Bazen karşılarındaki kişinin yaptığı kötü bir davranışı eleştirebilir, onu uyarabilirler. Allah’ın buyruğu olan iyiliği emredip kötülükten sakındırmak için çaba gösterirler. İşte gerçek merhamet de budur.
Akıl sahibi bir mümin her durumda adildir, Allah'ın hoşnutluğuna en uygun kararları alır. Ancak şeytani merhamet ve acıma duygularına kapılan kişi, kolaylıkla adaletsizlik yapabilir. Tanık olduğu bir olay karşısında, adaletli bir değerlendirme yapmadan cahilce bir acıma duygusuyla hareket edebilir. Böylece Kur’an hükümlerine ters bir yapı ortaya çıkar.
Kur’an’î ölçüleri değil, duygularını ön planda tutan kimseler kendilerinin, sevdikleri kişilerin ya da yakınlarının aleyhinde gibi görünen bir durumda adaletli davranamazlar. Birçok kişi, bilgisine başvurulan konuda gerçek dışı şahitlik yapar ya da yakınının yaptığı hatayı/suçu gizleyebilir. Oysa Allah Kur’an'da, her durum ve koşulda adaletin ayakta tutulmasını buyurur.
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın... (Maide Suresi, 8) ayetiyle şahitliğin adaletle yapılmasını emreder.
İnanan insanlar, gerekirse mümin kardeşinin nefsine ağır gelebilecek söz söylemeyi göze alırlar; çünkü o kişinin sonsuz yaşamını geri dönüşü olmayan bir azap içinde geçirmesini göze almazlar. En üstün merhamet anlayışı budur. Asıl merhametsizlik, karşı tarafın ahiretini düşünmemek, hatalarına seyirci kalmaktır.
Haber Vaktim