Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Nisan '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Sıla

Sıla
 

Gece ne soru soruyor ne de cevap veriyordu. Atılamayan çığlıkların sessizliğiydi bu. Bütün yıldızlar uzaktaydı ve hiçbiri parlamıyordu. Ayhan’ın gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Gecenin bir yarısında hastane bahçesinde, bir ağacın altında yığılıp kalmıştı. Yapraklar vardı yerde, ağaçtan düşmüş. Ve yanlarında yaşamdan düşmüş bir insan.

Güçsüz ve zavallı hissediyordu kendini. İstanbul’da nefes alıyor olmak ilk kez bu kadar dayanılmazdı. Bu dünyadan nefret eden, intihar eden insanları çok iyi anlıyordu şimdi. Birkaç saat önce yaşadıklarına, duyduklarına hala inanamıyordu. “Kızınızı kaybettik. Başınız sağolsun.”

35 yaşında umutlarını, sevincini, geleceğini, dünyasını kızının üzerine kurmuştu. 10 yaşındaki kızı bütün bunlarla birlikte ölmüştü şimdi. Küçük kızın hastalığının tedavisi yoktu. Bu son sürpriz değildi belki ama dayanılmazdı.

Hastane bahçesinden çıkıp, gece karanlığında boş caddelerde amaçsızca yürümeye başlayan Ayhan, “Nasıl yaşayacağım şimdi” diye düşünüyordu. Sabahın olmasını istemiyordu. Artık öğretmenlik yapamayacağını düşünüyordu. 11 yıllık öğretmenlik hayatı süresince ilk kez çocukları görmek istemiyordu. Hafta sonları gitar çaldığı bara da gitmeyecekti artık. Hayatının bittiğini düşünüyordu ama hayattaydı. Kavgalı gürültülü bir boşanmayla biten berbat bir evlilik, başarısız, vasat bir meslek kariyeri ve hiç ileriye gidemeyen müzisyenliği. Kızı da yoktu şimdi. Hiçbir şeyin anlamı yoktu. Ani başlayan ve gecenin sessizliğini bozan yağmur Ayhan’ın düşüncelerini de dağıtmıştı.

Bir an durup etrafına baktı. Evinin çok uzağında karanlık bir caddedeydi. Eve gitmek istemiyordu. Buna cesareti yoktu. Geceyi bir otelde geçirecekti. Bir an önce, bir şekilde uyumak istiyordu. İçine oturan acıya karşı uyku iyi bir sığınak olacaktı. Uyumak ve mümkünse hiçbir zaman uyanmamak. Sonsuza dek uyumak.

Cenazenin kalkmasının üzerinden bir hafta geçmişti. Ayhan’ın zengin mobilyalarla döşenmiş büroda babasını beklerken aklında tek düşünce vardı. “Uzağa, mümkün olduğu kadar uzağa gitmeliyim.” Kızının ölümünden sonra yaşamının en kötü haftasını yaşamıştı Ayhan. Bir kabus gibi geçen cenaze töreni. Kötü rüyalar. Ve her akşam kabullenemediği gerçekten kaçış için sığındığı içki.

Ayhan’ın babasıyla arası iyi değildi. Hatırı sayılır bir devlet mevkiinden emekli olduktan sonra iş dünyasında da kısa sürede büyük işler yapan ve önemli bir servetin sahibi olan Nedim Bey, ilkokul öğretmenliğinden öteye gidemeyen, ticareti hiç sevmeyen ve kendi belirlediği kalıpların çok dışında yaşayan oğluyla sürekli çatışma halindeydi.

Ayhan kızının ölümünün ardından tayinini istemişti. Tayin istediğinde özellikle Güneydoğu’da görev yapmak istediğini belirtmişti ve kısa sürede bu isteğine yanıt gelmişti. Birkaç gün içinde Tunceli’nin bir köyünde göreve başlaması gerekiyordu. Babası bunu duyar duymaz onu bürosuna çağırmıştı. Ayhan’ın istifa etmesini istiyordu. O bölge çok tehlikeli idi ve Nedim Bey torununun acısından sonra bir de oğlunu kaybetmek istemiyordu. İsterse paraya kıyıp ona İstanbul’da özel bir okul kurabilirdi. Ya da ille de İstanbul’dan gitmek istiyorsa hatırı sayılır dostları aracılığıyla bu tayini başka bir bölgeye kaydırabilirdi. Ayhan ise babasının tüm parlak tekliflerine rağmen kışın tam ortası bir zamanda Tunceli’ye gitmekte kararlıydı.. Bunu görev aşkıyla falan yapmıyordu. Uzaklara gitmek istiyordu o. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Belki de bu yüzden korkmuyordu. Babasına göre düpedüz intihardı bu. Ayhan da zaten bir şekilde intihar etmek istiyordu.

Bazı ağaçlarda hala yapraklar vardı. Kimi yaprakları bağışlamıştı sanki rüzgar. Sabahın ilk saatlerinde hava çok soğuk ama dayanılmaz değildi. Böylesi bir soğuğun içinden yeni bir güne çıkıyordu Tunceli. Ayhan kendisine refakat eden güvenlik görevlisiyle valilik binasına yürürken birçok insan için ürkütücü olan bir kentte kendisini karşılayan sakinliğin şaşkınlığını yaşıyordu. Son yıllarda sadece terör olaylarıyla gündeme gelen Güneydoğu’ya hayatında ilk kez ayak basıyordu. Yıllarca İstanbul dışına çıkmamıştı ve buraya kendisini cezalandırmak için gelmişti. Hayata küsmüştü. Ve Tunceli’deki ilk dakikaları onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Acı çekmek istiyordu ama yabancısı olduğu bu soğuk garip bir şekilde canını acıtmıyordu.

Ayhan valilikteki yetkililerden görev yapacağı köye gitmesinin mümkün olmadığını öğrenmişti. Kısa bir süre önce köyün güvenlik nedeniyle boşaltılmasına karar verilmişti. Dahası hava şartları da yolculuk için uygun değildi. Ayhan ısrar etse de yetkililer köye gitmesine kesinlikle izin veremeyeceklerini söylüyorlardı. İstanbul’a geri dönmesini ve yeniden tayin istemesini tavsiye ediyorlardı. Ayhan ise sürdürmek istemediği yaşamına bir nokta olarak gördüğü o köye ne pahasına olursa olsun gitmekte kararlıydı. Yetkililere teşekkür ederek kenti akşama kadar gezdikten sonra İstanbul’a geri döneceğini söyleyecekti. Amacı ise bu süre içinde köye gitmenin bir yolunu bulabilmekti.

Kenttekiler çok misafirperver olmalarına rağmen olaylar nedeniyle yabancılara şüpheyle bakıyorlardı. Bu nedenle kendisini köye götürecek birini bulamayan Ayhan, meslektaşı öğretmenlerden yardım istemeye karar vermişti. Akşama doğru da bir öğretmenin yardımıyla hatırı sayılır bir para karşılığında bir kılavuz bulmuştu. Yaşlı bir adam olan kılavuz Ayhan’dan aldığı parayla şehre giderek kayıp olan oğlunu arayacağını söylüyordu. Hava karardığında yola çıkacaklardı. Ayhan garip bir heyecana kapılmıştı. Yolculuk tehlikelerle doluydu ama onun heyecanının nedeni korku değildi. Hayatında ilk kez birkaç saat sonrasını göremiyordu. Hayatı değişmeye başlamıştı ve bu değişikliği kendisi istemişti.

Kar taneleri geceyi beyaza boyuyordu. Gece o kar tanelerine gizlenmiş, yere iniyordu sanki. Ne gariptir ki burada gece İstanbul’dan daha güzeldi. Hurda denilebilecek eski model otomobil karın örttüğü toprak yolda ilerlerken Ayhan’ın içinde İstanbul’dan adeta yıllar önce ayrılmış gibi garip bir duygu vardı. Oysa henüz iki gün olmuştu. Yalnızca iki gün. Aracın tekerleklerindeki zincirlerin karla temasından çıkan ses eski bir saatin tik-tak’ları kadar düzensiz ve yorgundu. Güvenlik nedeniyle farları yakamıyorlardı. Yaşlı kılavuz sürekli olarak öksürüyordu.

Kar hiç dinmeyecek gibiydi. Görünürde ne bir ışık ne de bir ev vardı. Gecenin bir yarısında rüzgarın uçuşturduğu kar taneleri burada yaşamın hala devam ettiğinin tek işaretiydi. Yolun karla kapandığı yerde kılavuz öksürükler içinde nefes alamaz olmuş, arabayı durdurarak kendini yere atmıştı.

Ayhan da telaşla inmişti. Yaşlı adam ölüyordu. Ayhan bir yandan yaşlı adama üzülürken bir taraftan da garip bir şekilde onun yerinde olmak istiyordu. Ayhan yaşlı adama sunni tenefüs yapmış, yakasına yapışmış tüm gücüyle onu hayata döndürmeye çalışıyordu. Neden sonra adamın artık nefes almadığını fark etti.

Yaşlı adamın belindeki tabancayı aldı Ayhan. Şakağına dayadı. Ama bir türlü tetiğe basamıyordu. Çok yorulmuştu. Elinde tabanca çılgınlar gibi yürümeye başlamıştı. Neredeyse dizini aşan karın içinde yürürken nefes nefese kalmıştı. Vakit ilerledikçe adımları yavaşlıyor giderek keskinleşen soğuk artık canını yakmıyordu. Sırtındaki gitar ve elindeki bavulu taşıyamaz olmuştu. Artık adım atacak hali kalmamıştı. Kızını düşünüyordu. Uyumak ve her şeyi unutmak istiyordu. Uyursa donarak ölecekti. Bu ona hiç de korkunç gelmiyordu.

Böyle zamanlarda insanı ayakta tutan şeyler vardı. Ayhan yaşama nedenini kaybetmişti. Durdu, etrafına baktı. Gecenin koyu karanlığının tam ortasındaydı. Sabaha en yakın dedikleri karanlık. Kendini her yeri kaplayan karın kucağına bırakıverdi. Bayılmıştı.

Ne kadar çok kar tanesi vardı. Gökyüzü çok cömertti. Küçük kız gece yarısı köy evinin açık penceresinden elini uzatmış düşen kar tanelerini yakalamaya çalışıyordu. Dışardan gelen köpeğin sesi Sıla’nın dikkatini dağıtmıştı. Sıla korkuyla yer yatağında uyumakta olan ninesini uyandırdı. Yaşlı nine de çok korkmuştu. Yatağından kalkar kalkmaz zaten çok kısık yanmakta olan gaz lambasını söndürdü ve Sıla’ya sessiz olmasını işaret etti. Köpek ısrarlı bir şekilde havlamaya devam ediyordu. Pencereden hiçbir şey görünmüyordu. Köpeğin sesi çok yakından geliyordu ama başka ne bir ses ne de görünürde bir insan vardı. Yaşlı kadın sonunda torunu Sıla’yı evin içinde gizleyerek dışarı çıktı. Birkaç adım sonra köpeği gördü. Köpek, sahibi olan nineyi görünce susmuştu. Nine birkaç adım daha atınca köpeğin havlama nedenini anlamıştı. Karların içinde hareketsiz yatan bir adam vardı. Nine adamın elinde bir tabanca tuttuğunu görünce irkildi. Elini uzatıp önce tabancayı aldı.

Işık vardı. Olmaması gereken bir ışık. Üstelik o acıtan soğuk da kaybolmuştu. Ayhan yatakta gözlerini açtığında şaşkındı. Yaşıyordu. Bu duruma ne sevinebiliyor ne de üzülebiliyordu. Hayat çok garipti. Ölüm düşüncesiyle geldiği bir yerde insanlar onun hayatını kurtarmışlardı. Onlara teşekkür borçluydu. Yataktan kalkarak kapıya yöneldi. Kapı kilitliydi. O anda pencerelerin de tahtalarla kapatılmış olduğunu fark etti. Hapsedilmiş olduğunu anlamıştı. Nine hiç tanımadığı bu eli tabancalı adamın hayatını kurtarırken, güvenemediği için onu terkedilmiş bir eve kilitlemişti.

Ayhan merakla pencereyi kapatan tahtaların arasından dışarıyı inceliyordu. Evet burası bir köydü. Büyük ihtimalle de görev yapacağı köy. Ortalıkta hiç kimse yoktu. Biri dışında bacalar tütmüyordu. Bir hane dışında köy terkedilmişti. Ayhan dışarıyı seyrederken bacası tüten evden elinde tepsiyle yaşlı bir kadının çıktığını gördü. Nine bu davetsiz misafire yiyecek getiriyordu. Eve yaklaşırken yaşlı adamın tedirgin olduğu belliydi. Nine mümkün olduğunca uzak durarak pencereyi kapatan tahtaların arasından tepsiyi uzattı. Ayhan tepsiyi alırken öğretmen olduğunu, kötü bir niyetle gelmediğini anlatmaya çalışıyordu ama nine onu hiç dinlemeden uzaklaşmıştı. Ayhan sıcak çorba ve kocaman ekmeği görünce ne kadar çok acıkmış olduğunu anlamıştı. Çok uzun süredir yediği bir şeyden bu denli tat aldığını hatırlamıyordu. Aynı dakikalarda nine ve küçük torunu da yemek yiyorlardı. Ve onların yer sofrasındaki ekmekleri Ayhan’a verdikleri ekmekten epeyce küçüktü.

Gün pencereyi kapatan tahtaların arasından içeri sızıyordu. Zaman gökyüzünün bir yerinde durmuş gibiydi. Ayhan için yarın yoktu. Olmamalıydı. Ve böyle zamanlarda insanlar ister istemez eski günleri anımsarlardı. İnsanın yaşı ilerledikçe kimi anıları daha bir berraklaşıyordu. İlk öğretmenlik günleri, evlilik ve o sonsuz kavgalar, barlarda geçen anlamsız, o içi boş geceler. Pencereden uzatılan tepsinin tahtalara vurarak çıkardığı ses Ayhan’ı anılarından ayırmıştı. Ayhan tepsiyi alırken nineye gülümsedi. Nine, Ayhan’nın yüzüne bakmıyordu. Yaşlı kadın öksürüyordu. Yaşlı kadın hastaydı. Sessizce uzaklaştı. Ayhan yemeğini yerken Nine’yi ve küçük kızı düşünüyordu. İkisi dışında kimseyi görmemişti. Eğer köy boşaltıldıysa bu insanlar neden gitmemişlerdi? Bunu ilk fırsatta öğrenmek istiyordu.

Akşam oluyordu. Yağan karın havadaki beyazlığının karanlığa direnişi inanılmazdı. Ayhan akşamın oluşuna pencere arasından tanıklık ediyordu. Kentte yaşayan insanların asla alamayacakları bir keyifti bu. Burada akşamın nasıl olduğunu anlamamak mümkün değildi. Çünkü burada beton yığınları, araçlar, insan kalabalığı ve gürültü yoktu. Yalnızca akşam vardı. Ayhan küçük kızın karlar içinde oynayarak pencerenin önüne geldiğini fark etmişti. Nerede olursa olsunlar tüm çocuklar aynıydı. Onlar için yaşam bir oyundu ve kötülük henüz yoktu. Ayhan’ın aklına bir şey gelmişti. Valizini telaşla karıştırmaya başlamıştı. Bir süre sonra aradığını buldu. Bu bir mızıkaydı. Küçük kıza pencereden mızıkayı uzattı. Sıla pencerenin önünde öylece dikiliyordu. Alıp almamakta kararsızdı. Çekiniyordu. Ayhan mızıkayla hoş bir melodi çalarken küçük kızın gözlerinde kararan günün aksine parıltılar oluşmuştu. Karlar içinde terkedilmiş bir köyde iki insan bir melodiyi paylaşıyorlardı. Ayhan mızıkayı yeniden uzattı. Sıla uzun süre kararsız kaldıktan sonra mızıkayı almak için elini uzattı. Nine’nin kendisine seslendiğini duyunca da elini geri çekti. Hızla nineye koştu. Ayhan elindeki mızıkayı bırakırken küçük kızın gözlerindeki pırıltıyı düşünüyordu. Küçük kızının ölümüyle kararan hayatındaki ilk mutluluğu yine küçük bir kızla paylaşmıştı. O pırıltı, yaşam buydu işte. O bir öğretmendi ve burada belki de okuma yazma bilemeyen bir küçük kızdan yaşamayı yeniden öğreniyordu.

Gökyüzü kendi sırlarıyla geceye teslim olmuştu. Karanlığa direnecek tüm ışıklar uzaklarda olmalıydı. Kalabalıklarda kendi yalnızlıklarını yaşayan insanlar gibi. Ayhan, yatağında çok garip bir şeyin farkına varmıştı. Bu dağ başında kendini yalnız hissetmiyordu. Yalnızlık başka bir şeydi. Yalnızlık sevgisizlikti. Burada belki hiçbir şey yoktu ama sevgi vardı. O küçük kızın parlayan gözlerinde. Nine’nin paylaştığı ekmeğinde sevgi vardı.

Aniden ardı ardına patlayan silah sesleri Ayhan’ın düşüncelerini böldü. Sesler uzaktan geliyordu ama ürkütücüydü. Zaman zaman güçlü patlamalar da oluyordu. Ayhan pencereye yaklaştı. Ninenin evindeki cansız ışığın söndüğünü fark etti. Nine, silah sesleri uzaktan da geliyor olsa korkmuş olmalıydı. Ayhan da gaz lambasını söndürdü. Küçük kız ve Nine için endişe ediyordu. Kapıyı ve pencereleri zorladı. Dışarı çıkmak, onların yanında olmak istiyordu. Ama kapı ve pencereler çok sıkı çakılmıştı. Fazla da gürültü yapamıyordu. Dışarı çıkmayı başaramamıştı. Bu arada silah sesleri de kesilmişti. Ayhan sabaha kadar uyuyamayacaktı. Torunu için dualar eden, torunu için yaşayan hasta nine gibi.

Gökyüzü aydınlıktı, gökyüzü her şeyi unutmuştu. Gece yağmaya başlayan karın hızı kesilmişti. Köy ve çevresi, görünen her yer alabildiğine beyazdı. Bu insana bir an için tüm dünyanın bembeyaz olduğu duygusunu veriyordu. Öğle oluyordu. Ayhan yine pencerede tahtaların arasından dışarıyı seyrediyordu. Ayhan’ın elinde mızıka vardı. Fırsatını bulabilirse Sıla’ya verecekti. Küçük kız pencerenin biraz ilerisinde köpekle kovalamaca oynuyor, karların içinde onunla boğuşuyordu. Ayhan da keyifle onları izliyordu. Küçük kız karların arasında bir an kayboldu. Köpek havlamaya başlamıştı. Küçük kız çırpınıp, bağırmaya başlamıştı. Karın doldurduğu bir çukura düşmüştü. Nine görünürde yoktu. Belki de uyuyordu. Ayhan tüm gücüyle pencereye çakılı tahtaları sökmeye çalışıyordu. Gitarıyla vuruyordu tahtalara. Bu arada gitarı da parçalanmıştı. Olan tüm gücünü kullanıyordu. Bir kolu kan içinde kalmıştı. Kan ter içinde bir tahtayı sökerek dışarıya çıkmayı başardı ve düşe kalka küçük kıza ulaştı. Sıla’yı boğulmak üzereyken kurtarmıştı. Küçük kız nefes alıyordu ama bayılmıştı. Ayhan’ın pencereden çıkarken yaralanan kolu da kanamaya devam ediyordu. Bu arada nine de telaşla yanlarına gelmişti. Ayhan küçük kızı kucağına alarak eve taşıdı.

Nine yatağa yatırdığı torununun üzerini değiştirirken hala telaşlıydı. Ağlıyordu. Bu olayla Ayhan’ın kötü niyetli olmadığı ortaya çıkmıştı. Ayhan yavaş yavaş kendine gelmeye başlayan küçük kızı izlerken yaralanan kolunun acısını hissetmiyordu.

Gökyüzü akşamı kar taneleriyle paylaşıyordu. Nine ve Sıla da sofralarındaki bir kuru ekmeği, bir sıcak çorbayı Ayhan’la paylaşıyorlardı. Paylaşmak ne kadar güzeldi. Sevgiyi, dostluğu ve kardeşliği paylaşmak çok güzeldi. Ayhan, Türkiye’nin bir ucundan bu terkedilmiş köye gelmiş ve kalbinin ihtiyacı olan dostluğu, yaşamaktan başka hiçbir amacı olmayan bu iki insanda bulmuştu. Silah sesleri anlamsızdı, silah sesleri yersizdi. Sevgi ve barış en güçlü silahtı. Sevmek barışmaktı. Yalnızca insanlarla değil yaşamla da barışmaktı.

Küçük kız her zaman olduğu gibi derin bir uykuya dalarken nine de Ayhan’ın yaralı kolunu sarmıştı. Daha sonra Nine ve Ayhan gaz lambasının ışığında derin bir sohbete dalmışlardı. Nine’nin Türkçesi bozuktu ama söylenenleri anlıyor ve derdini de anlatabiliyordu. Köy Ayhan gelmeden bir gün önce boşaltılmıştı. Kar yolları kapattığı için gidenler yolun büyük bir kısmını yürümek zorunda kalmışlardı. Nine ise bu yolu yürüyemeyecek durumdaydı, nefes darlığı çekiyordu.

Üzülmesinler diye bu rahatsızlığını onlardan gizliyordu. Yolun açılması için devlet görevlileri çalışıyorlardı. Akrabaları kısa süre içinde gelip nineyi alacaklardı. Ayhan, nineye Sıla’nın durunu da sormuştu. Sıla’nın annesi ikinci doğumu sırasında ölmüştü. Babası ise tam bir yıl önce Tunceli’ye iş için gitmiş ve bir daha da dönmemişti. Sıla’ya babasının çalıştığını ve bir gün elinde içi oyuncaklarla dolu bir çuvalla geleceğini söylemişlerdi. Ayhan da Nine’ye benzer acılar yaşadığını ve kısa bir süre önce kızını kaybettiğini anlatmıştı. Ayhan, Nine’de bir anne yakınlığı, Nine de Ayhan’da bir evladın sıcaklığını hissetmişti.

Kar beyazdı ama üzerinde görünmeyen renkler vardı. Ayhan’ın çaldığı mızıkadan yayılan melodi Sıla’nın yanağına küçük gülücükler düşürüyordu. Sıla da mızıkayı çalmayı deniyor ama beceremiyordu. Bu durum ikisini de güldürüyordu. Ayhan kızının ölümünden sonra ilk kez gülüyordu. Bunu fark etmiş bir anda durulmuş ağlamaya başlamıştı. Sevinç gözyaşlarıydı bu. Yaşama yeniden bağlanıyordu. Ayhan durumu Sıla’ya fark ettirmemek için yeniden mızıka çalmaya başlamıştı. Sıla ona bir şeyi daha öğretmişti. Sevgi acıları aşabiliyordu.

Ayhan ve Sıla’nın baba kız gibi kaynaşmaları nineyi de mutlu etmişti. Ayhan yanına Sıla’yı alarak köyün kapalı olan okuluna gitmişti. Okulun kapısına kilit vurulmuş, pencereleri tahta çakılarak kapatılmıştı. Ayhan sonuçta bir öğretmendi. Buraya bir görevle gelmişti. Okulun kilidini uzun bir çabadan sonra açarak içeriye girdi. Sandalyeleri düzeltti. Tahtayı temizledi. Tek sınıflı okulu akşama kadar temizledi. Kapıya çıkıp Türk bayrağını göndere çekti. Ertesi sabah ilk dersini verecekti.

Gece kendi sırlarıyla inmişti köye. Akşam evde tatlı bir telaş yaşanıyordu. Ayhan, Sıla’nın okul önlüğünü dikiyordu. Ayhan, Sıla’ya kendi okul malzemelerini hediye etmişti.

Ne kadar değişik bir heyecandı bu. Ayhan sanki bütün sıralarda öğrenciler varmış gibi dersini anlatıyordu. Oysa onca sırada sadece Sıla vardı. Ayhan tahtaya yazılar yazıyordu. Döndüğünde Sıla’nın uyuyakalmış olduğunu fark etti. Yanına geldi ve onu kucağına aldı. Ayhan uyumakta olan Sıla kucağında eve gidiyordu. Köyde garip bir sessizlik vardı.

Her günkünden farklı bir şeyler. Onlara doğru koştu köpek. İnliyordu. Acı çekiyor gibiydi. Nine meydanda yoktu. Ayhan telaşla eve koştu. Sıla’yı yatağa yatırdı. Nine’nin odasına yürüdü. Nine yerde yığılmış kalmıştı. Sessizce ölmüştü Nine. Yaşadığı kadar sessiz veda etmişti yaşama.

Ayhan ve Sıla baş başa kalmışlardı şimdi. Burada, bu yoksul köyde yaşamı paylaşmak zorundaydılar. Çünkü yaşam paylaşıldıkça çoğalıyordu. Sevgi paylaşıldıkça büyüyordu. Kader bir ülkenin iki ucundan iki yalnız insanı bir araya getirmişti. Yaşamak için ayrılmamak zorundaydılar. Birlikte yaşamak zorundaydılar. Sevgi, barış ve kardeşlikle...

 
Toplam blog
: 179
: 2576
Kayıt tarihi
: 21.01.07
 
 

Barışa ve kardeşliğe inanıyorum. Türkiye'nin yaşadığı tüm sorunların kardeşlikle çözümlenebileceğ..