​ Sinema / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Mayıs '09

 
Kategori
Güncel
 

Sinema

Sinema
 

Ağaç Hareketi Devrimleri

Kültür ve Sanat Devrimi

SİNEMA


Diyorlar ya”Televizyon sinemayı öldürdü”Böyle bir şey mümkün değil ki. Televizyon ne ki sinemayı öldürebilsin. Sinema bir çınar ağacıdır. Televizyon bu ağacın dökülen yapraklarıdır. Gerçek bir sanat aşığı sinemayla televizyonu asla yan yana koyup kıyaslamaz. Bence televizyon kendisi yok olacak ama sinema muhteşem bir hayat güzelliği olarak çağlar boyu yaşamaya devam edecek.

Aşk, sinema ve futbol. Bu üçünü çıkardığımız zaman geriye çok sıkıcı, yaşamak istemediğimiz bir hayat kalır. Çünkü bunların ana malzemesi tutkudur. Tutkunun olmadığı yerde güzellik yoktur. Bazı şeylere karşı tutkusu olmayan insanlara gerçekten acıyorum.

Sinema televizyon geldiği için ölmedi. Onu bilinçsiz insanlar öldürdü. Balinalar okyanusta güzeldir. Dev dalgaların göklere yükseldiği engin maviliklerde süzülüp gidişleri muhteşemdir. Al getir birini havuza koy, bakmak bile istemezsin. Hayatta her şeyin belli, onunla özdeşleşmiş bir yeri vardır. Çiftçi tarlada, kadın yatakta, hizmetçi mutfakta, öğretmen okulda güzeldir. İşte sen kalkar dev yönetmenlerin olağanüstü prodüksiyonlarını olması gerektiği beyazperdeden alıp küçücük kutunun içine sokarsan sinemayı öldürürsün elbette. Televizyonda sinema mı olurmuş? Sinema ayrı, televizyon ayrı. Herkes seyretsinmiş. Versin üç kuruş, alsın çoluğunu çocuğunu gitsin. Çok bir para sanki. Bu arada sinemacılar da ayıp ediyor. On lira, yirmi lira bilet mi olurmuş. İnsanlar fakir zaten. Nereden bulsunlar o parayı.

İngiliz Hasta diye bir film vardı, bilirsiniz. Sinemada seyrettim. Çok etkileyiciydi. Sonra televizyonda gösterdiler. O duygu, o ambiyans, heyecan yoktu bende. Sanki başka bir film seyrediyordum. Film sinemada seyredilir; gerisi hikâyedir.

Alt tarafı bir sinema, neden üzerinde bu kadar duruyorsun denebilir. Milyonların yaşamına yön veren konserler, sinema, diğer sanat etkinlikleri, futbol ve diğer bazı sporlar, aşk, sevgi gibi insan ilişkileri önemli ülke meseleleri şeklinde özel olarak düzenlenmelidir.

Ben “popüler” kelimesini seviyorum. Popüler olan şeyler ilgimi çekiyor. Burada bir aldatmaca yok. İnsanlar seviyor, istiyor ve peşinden gidiyor. Şimdilerde cep telefonu, internet, pleysteyşın böyle. Milyonların çılgınca alkışlayıp kendinden geçtikleri yerli ve yabancı muzik konserleri, bizi yaşadığımız dünya ile bütünleştiren sinema ve spor olayları bugün devletimiz için fazla bir önem arz etmeyebilir. Ben Kerim Korkut ve yeni düzen Ağaç Hareketi açısından durum tamamen farklıdır.

İnsanların istekleri, yönelişleri bizim için çok önemlidir. Milyonlar ibadet için huşu ile dua ediyorsa devlet oradadır. Görkemli bir sanat veya spor olayında hem yönlendirici hem de seyirci, dinleyici olarak insanlarımız hangi yöne yürüyorlarsa devlet de onlarla birlikte o yana yürür. Aykırı hatta çizgi dışı yönelişler bile devletten tam destek görür. Her şey insanlarımızın mutluluğu içindir.

Sinema sanatın zirvesidir. Yedi sanat dalının en görkemlisidir. Çünkü hikâyesi vardır. Yaşanmışlıklar hikâye ile anlam kazanır. Ayrıca sinema görsel ve alabildiğine özgürdür. Yoğun bir şekilde hayal dünyanıza hitap eder. Etkileyici yapımlarda sinemadan çıkan seyircileri sanki biraz böyle sersemlemiş olarak görürsünüz. Başka bir dünyadadırlar sanki. Bazen seyrettikleri filmi aylarca unutamazlar. Bunun nedeni filmin onlar üzerinde bıraktığı derin etkidir.

Sinemaya gitmeyen insanlar vardır. Bilmedikleri için. Bir şeyin sadece adını duymak onu bilmek değildir. Ben hayatımda sinemayı sevmiyorum diyen birini duymadım. Dünya sineması aslında daha bir sürü Poseydon Maceraları, Yurttaş Keynler, Ben hurlar, Titanikler yapardı. Olmadı çünkü sinemayı, sinemayı sevenler yapıyor parasını patates tüccarları veriyordu. Böyle olunca da ne kadar ekmek o kadar köfte söylemi ortaya çıkıyordu.

Dünya sineması deyince Hollywood akla gelir. Elbette bu durup dururken olmamıştır. Sinema milyonları etkileyen bir sanat ve aynı zamanda çok sayıda insanın geçimini sağladığı bir endüstridir. İyi değerlendirilirse çok karlı bir yatırımdır. Bunun farkına varan Amerikalılar tıpkı coca cola gibi dünyanın her yerinde seyircisi bulunan filmler yaptılar. Hollywood film hileleriyle sinema seyircisinin kandırıldığını ileri sürenler olduysa da sinemanın ustaları bize perdede gerçeğe yakın bir görüntü izletmeyi başardılar. Le Van Cliff’in yaralı bacağını gördüğümüzde kurşun yemiş birisi böyle olabilir, dedik.

Türk Sineması’da Hollywood’un kötü bir kopyasıdır. Van Gogh’un bir tablosunu yanınıza koyup çizmeye çalışarak benzerini yapabilir misiniz? İşte bu nedenle aslında sinema taklit edilemeyen bir sanattır. Zaten sanatta taklit hiç olmaz ya. Tembel Türk yapımcıları özgün senaryolar yerine hazır Hollywood hikâyelerini sinemamıza uyarlamışlardır. Bunlarda sanat kaygısı yoktu. Tek amaçları para kazanmaktı. Şişhane yokuşunda Kadırgalı Kazım köfte yapıp satarken sinemanın patronları da yukarıda Yeşilçam Sokağı’nda aynı şekilde film yapıp satıyorlardı.

Görüntü böyleydi ama setlerde durum farklıydı. Patronların bu paragözlülüğüne karşın Aliye Rona, Yılmaz Duru, Hayati Hamzaoğlu gibi bazı sanatçılar “Hollywood oradaysa biz buradayız” dercesine oynadıkları filmlere sanatın damgasını vuruyorlardı. Hacı Murat adlı Türk filminden bir sahne hatırlıyorum. Büyük karakter oyuncusu Erol Taş Rus generali rolünde. Bir rolün gerçeğe bu kadar yakın canlandırıldığı başka bir film var mı bilmiyorum. Bu filmi şimdi beklide hiç kimse hatırlamaz. Çünkü filmin sadece o üç beş dakikalık bölümünde gerçek anlamda bir sanat vardı. Filmdeki bu bölümün Dünya Sinemasında sinema tekniği ve rol becerisi açısından ders olarak gösterilmesi gerekirdi.

Çoğu çalma çırpma olsa da Yeşilçam Sineması’nın hikâyeleri güzeldi. Belki bizim yaşadığımız hayatı değil ama özlediğimiz, hayalini kurduğumuz yaşamları anlatıyordu. Bu arada Türk Edebiyatına dayalı filmleri ayrı tutmak lazım. Özenle yapılmamış. Cimri davranılmış. Üstelik siyah beyaz. Tüm bunlara rağmen Refik Halit Karay’ın Yatık Eminesi’ni izleyenler hatırlayacaklardır. Basit bir Türk filmi düzeyinde kalmasına rağmen konunun doyuruculuğu, derinliği sayesinde bu filmi sıkılmadan izlemişsinizdir. Filmdeki talihsiz kadını ne zaman hatırlasak yüreğimiz sızlar. Aynı şekilde Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye’sindeki final sahnesi unutulmayan bir destan gibi hafızalarımıza kazınmıştır. Filmde konunun önemi çok büyüktür. Kemalettin Tuğcu’nun Övey Baba hikâyesi TV filmi yapıldı. İnsanlara verdiği ümitsizlik ve şiddet duygusu nedeniyle konusunu savunmasak da bu hikâyenin ne kadar ilgi gördüğünü unutmamalıyız. Sonra bu ilk hikâyenin üzerine yüzden fazla bölüm çekilip ekleme yapıldı. İnsanlarımızın gerçek hayatta yaşadıklarını anlatıyor, ilgi görmesi bundan diyebiliriz. Yine de bir yazarın kaleminden çıkan filmler daha güzel oluyor.

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sına, Yılmaz Güney sinemasına ve Türk filmlerindeki komik çekim saçmalıklarına hiç girmesek daha iyi olur.

Ama bir konuyu mutlaka yazmalıyım. Sayın TV ‘ciler. Diziler, miziler, reality şovlar yapıyor deyim yerindeyse malı götürüyorsunuz. Maşallah kriz falan da sizi etkilemiyor. Reytinginizi kendiniz ölçüyorsunuz. Eleştirinizi de kendi adamlarınıza yaptırıyorsunuz. Hiç olumsuz eleştiri okumuyoruz. Aksine alenen reklâmınızı yapıyorlar. Parkta otları çöpleri bile seyrederken gözlerim fal taşı gibi boncuk boncuk da sizin programlarınızı seyrederken neden televizyonun karşısında uyuyakalıyorum?

İnsanlar artık pek fazla TV seyretmiyorlar. Televizyonun modası geçtiği için olamaz. Sizin programlarınız kalitesiz. Üstelik gereğinden fazla sayıda. Özellikle diziler. Bir TV’nin bir dizisi olur. O bitince diğerini koyar. Haftada elli tane dizi mi olurmuş. İnsanları bıktırdınız.

Çağdaş Türk Sineması olmalı ama bir nostalji, bir güzellik olarak Yeşilçam Sineması da canlı tutulmalı. Yani bu tür örnekler de yapılmalı.

Günümüz sineması ile ilgili genel bir kanaat var: Filmler insanı uyutuyor. Eskinin uyanık yapımcısı seyirciye göre film yapıyordu. Bir Altın Çocuk yaptı. Baktı çok tuttu. Serisini çeviriyordu. Fazla para harcamasın yine de film çok tutsun. Oh ne güzel. İnsanlarımız zaten saf. Bir oğlan koy, bir de kız. Aşık olsunlar, engeller çıksın, kaçsınlar, kavuşsunlar; film bitsin.

Şimdinin sinemacısı da başka bir uyanıklık peşinde. Yine para harcamamak, bedava film yapmak için bir iki kişiyi koyuyor. Güya bizim anlayamadığımız bazı mesajları vermek için oyuncuyu belli konumlarda heykel gibi tutuyor. Oyuncu derin derin bir noktaya bakıyor. Ya da çok anlamlı bir laf ediyor. Yaşantı falan yok. Mekân bile değişmiyor. Sen kafanda sürekli filmde verilmek istenen mesajı çözmeye çalışıyorsun. Senin kendinle yüzleşmeni sağladığı için film hoşuna gidiyor. Eskiden sinemaya acıklı film diye ağlamak için gidilirdi. Şimdi ise uyumak için gidiliyor. Ben mesaj istemiyorum. Hayatı bana göster. Ben oradan mesajımı alırım.

Bu tür filmleri insanların zevkle seyrettiklerini sanmıyorum. Sinema yaşamaktır. Hayatı her yönüyle ekranda görebilmelisin. Dört bin filmlik Türk sinema tarihinde Emily Bronte’nin Rüzgârlı Bayır’ının benzeri bir örnek yoktur.

Uyku sinemasının yanında bir de küfür sineması icat edildi. Küfür ederek espri mi yapılırmış. Küfre, argoya, kaba söz ve davranışa gülen insanın kusura bakmasın kendinde de biraz vardır.”Manyağa bak manyağa” “Ha ha ha ha!”

Büyüklerimiz sık sık derler ki sanata siyaset karışmasın. Tamam, karışmasın ama sen de görevini yap. Sinemaya yıllarını vermiş oyuncum bir köşede onun bunun yardımıyla yaşıyor, hastane köşelerinde bakımsız ve güvencesiz, kimsesiz terkedilmiş bir şekilde ölüyorsa hiç kusura bakma değil siyaset yapmak meclisin kapısını bile yumruklarım. Adamlar dünyanın bir yerinde sokak köpeklerini bile sigortalıyor senin kimi sanatçılarının hala güvencesi yok.

Yeniçağda” Eğlence Platformu” sistemleri isersinde çok özel dizayn edilmiş izleme locaları salon sahibinin kafasına göre değil istekli sayısına göre yapılacaktır

Ama öncelikle bu ülkede sinema işiyle uğraşanlar, uğraşmak isteyenler belirlenecektir. Sinema sanatını yürütmeyi kendine meslek edinmiş olanlar kendilerini ispat etmek zorundadırlar. Ben pazara, manava, markete gidince aldığım seze ve meyveleri seçiyorum. Burada ise adam diyor ki ben sanatçıyım. Ve ben onu izlemek zorunda kalıyorum. Sebzeyi meyveyi nasıl seçiyorsam izleyeceğim oyuncuyu ve eserini de seçerim.

Sinema işiyle uğraşanlar diğer tüm sanatlarda olduğu gibi yine o işin bilen ustaları, ilgilenenleri ve isteklileri tarafından kabul edilerek onaylanacaktır. Sinemanın içindeki kişiler kimin bu işi daha iyi yapacağını bilirler. İl merkezlerinde yapılacak oylama ile her dalda tüm sinema sanatçıları belli bir puan barajının üzerine çıkmak suretiyle sinema sanatçısı meslek belgesi almaya hak kazanacaklardır. Oylama hem oylama aynı anda hem de yarışma şeklinde olacaktır. Kişi kendi dalında bir konu seçip oynayarak, yazarak vs o işi yapabileceğini göstermek zorundadır. Saçları ağarmış Malkoçoğlu bile bu yarışmadan geçecektir. Kişi katılanların %76’sının evet, olur ya da kabul oyunu alamadığı takdirde sanat hayatı biter ve evine gider.

Bugünkü okulların Ağaç Hareketi düzeninde karşılığı “Stand” lardır.Ülke normal Ağaç Hareketi düzenine geçtikten sonra sinema standında bu mesleğe uygun 16 yaş üzeri kimseler 5 yıl süreyle yetiştirileceklerdir.Eğitim tamamen uygulamalıdır.Bunların yaptıkları eserlerin gösterimi nedeniyle kazanılan para bu mesleki eğitim öğrencilerine yarım aylık olarak ihtiyaçlarını karşılasınlar diye beş yıl süreyle verilecektir.Genç sinemacılar 21 yaşından gün aldıklarında eğitimleri bitecek profesyonel bir sinema çalışanı olarak kendilerine meslek belgesi verilecektir.

Belgeli olmaları her şeyin garantisi değildir. Ortaya koydukları ürünler izleyenler tarafından kabul ya da reddedilecektir.%76’yı tutturamayanların belgesi iptal edilecek söz konusu ürün de geçersiz sayılacaktır. Sanatçı sanatını en iyi şekilde icra etmek zorundadır.

Çeşitli yazılarımızda anlatmaya çalıştığımız bu yöntemler farazidir. Aslolan Kişinin hem kendinin yeterli olması hem de ürettiği ürünün kaliteli olması zorunluluğudur.Bu, şöyle ya da böyle mutlaka sağlanacaktır.Yöntemler benim anlattığım şekilde değil de başka şekilde olabilir.Ancak hedef ve amaç budur.

Yalnız yazılarımızda geçen mesleki eğitim, 16 ve 21 yaşlar, meslek belgesi gibi yaklaşımlar kesindir.

Müzikle ilgili yazımızda anlattığımız gibi %76 oran aynı zamanda ürünün fiyatını da belirleyecektir. İlk gösterim, ilk izleme de katılım sayısı önemli değildir. Kişilerin değerlendirmesi önemlidir. Müzikte olduğu gibi sinemada da film başı izleme ücreti vardır. Bu standarttır. Kişinin ürününün %76’nın üzerinde aldığı her puanda artış sayısı kadar izleme ücreti yükselir. Standart izleme ücreti diyelim ki 50 kuruş.77 puanda 100 kuruş, 78 puanda 200 kuruş şeklinde ücret yükselir. Ve filmin onay izlemesinde %76 ve üzeri evet oyu alıp kabul edilecek yoksa reddedilecektir. Keza sanatçı için de durum aynıdır. Filmin kesinleşmiş kişi başı seyir fiyatı da burada tespit edilir.

Burada oyuncuların bazılarının yüksek diğer bazılarının düşük olması sonucu etkiliyebilir. Bu filmi yapanların sorunu. Yani kısacası herkes iyi olmak zorundadır.

İyi olmayan sanatçı gider. Kötü film daha ilk anda elenerek çöpe atılır ve biz onu seyretmek zorunda kalmayız. Çabanız, harcadığınız para bizi hiç ilgilendirmez. Bize her şeyin en iyisini sunmak zorundasınız.

Kerim Korkut onay yöntemleri yaşadığımız hayatı cennete çevirmek için, her şeyin en iyisini en güzelini tüketmek için mutlaka olması gereken bir şeydir. Bu yazılarda yarım yamalak, biraz karışık değinmeye çalışıyoruz. İnsanlarımız “olabilir mi? Olursa nasıl olur?”diyerek kafalarında tartışsınlar diye bunu yapıyoruz.

Pazarda yiyeceğiniz patatesi seçiyorsanız dinlediğiniz müziği, seyrettiğiniz filmi ve bunların sanatçılarını da seçmek zorundasınız.

 
Toplam blog
: 6332
: 653
Kayıt tarihi
: 21.09.08
 
 

Sadece sayfalarda kalan yazılar şaheser olsalar bile önemsiz ve anlamsızdır. İnsanlara ulaşan ve ..