- Kategori
- Edebiyat
Sınıf Arkadaşları
Yazarı: Cevdet Kudret
Romanımızın yazarı Cevdet Kudret’tir. Onu kısaca tanıyacak olursak; 7 Şubat 1907’de İstanbul’da doğdu. 1928’de Yedi Meşalecilere katıldı. 1933’de Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1934-1945 yılları arasında Kayseri ve Ankara’da öğretmenlik yaptı. Şiir, oyun, hikaye, eleştiri ve deneme gibi çeşitli dallarda eserleri bulunmaktadır. Romanları; Sınıf Arkadaşları, Havada Bulut Yok, olup birbirinin devamı niteliğindedir.
Az sonra bahsedeceğimiz Sınıf Arkadaşları’nı kısaca tanıtmak gerekirse; roman 1914-1919 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin, eğitim, ekonomi, askeri, siyasi ve toplumsal durumunu az çok tanıtmakta olup; bunları roman kahramanımız olan Süleyman ve onun çevresi ile Sınıf Arkadaşları’nın her birinin şahsında, yaşantısında ve ailelerinin yaşantısında aktarmaya çalışıyor. Bunu aktarırken yazar, dramatik ve acı denilebilecek olayları esprili bir dille aktarmış, yer yer son derece dramatik, yer yer gülebileceğiniz anlar yaşayabileceğiniz bir roman yazmıştır, diyebiliriz.
Başlamadan önce romanının daha iyi anlaşılabilmesi için adı geçen önemli kişileri kısaca tanıtmak istiyorum:
Süleyman: Roman kahramanı, İbrahim ve Ayşe’nin oğulları.
Ayşe: Süleyman’ın annesi, İbrahim’in eşi ve onun babasının ismi de İbrahim.
Nine: Romanda isim yok, sadece nine olarak bahsediliyor.
İbrahim: Süleyman’ın üvey dedesi.
Şevket: Süleyman’ın sınıfındaki en yaramaz arkadaşı.
Halil: Süleyman’ın en yakın sınıf arkadaşlarından biri.
Behçet: Süleyman’ın okulu bırakmak zorunda kalan çileli arkadaşı.
Hatice kadın: Behçet’in fedakar annesi.
Kevkep: Süleyman’ın sınıf arkadaşlarından zengin aile çocuğu.
Muhtar Kazım Efendi: Süleyman’ın ninesinin mahalle muhtarı.
Birinci Sınıf
Süleyman okul çağına gelmiş, 7 yaşında bir çocuk olmuştu. Babası İbrahim onu okula kaydettirmeye getirdi. İbrahim Süleyman’ı kaydettirince, onu okul müdürüne bırakıp okuldan ayrıldı. Müdür de onu sınıfına götürdü ve hocasına telsim edip ayrıldı. Sınıfta sarıklı bir hoca ile iki bölüme ayrılmış çocuklar vardı. Bir grup pencerenin önünde, bir grup ise duvarın yanında oturuyordu. Hoca yeni gelen Süleyman’ı iyice bir süzdü. Süleyman’ın elbisesi yeniydi. Ve sordu.
- Senin adın ne bakayım?
- Süleyman.
-Babanın adı ne?
-…?
Süleyman’da hiç cevap yok. Çünkü o zamana kadar babasının ismini hiç sormamıştı. Hep “baba” diyor. Annesi de ona “efendi” diyor, hiç isim söylenmiyordu.
- Annenin adı ne?
-...?
Süleyman yine cevap veremedi. Çünkü onun da ismini bilmiyordu. Onun adı da “anne” idi. Sınıftaki çocuklar hep bir ağızdan gülüştüler.
- Baban ne iş yapar?
- Ayakkabıcı.
Sınıftaki kapının önüne oturan çocuklar yoksul çocuklarıydı. Kimisinin ayakkabısı bile yoktu. Okula takunya ile gelip gidiyorlardı. Bu çocuklar, hiçbir şekilde başlarını kaldırmadan çalışmak ve yazmaya çalışmak, hiç gülmemek cezasıyla oturmak zorunda olan çocuklardı.
Diğer gruba gelince bunlar, pencere yanında oturan zengin çocuklarıydı. Bu aileler çocuklarını okula bırakırken, onun temiz çocuklarla oturtulmalarını tembihliyorlardı. Bu çocuklar okula bir uşak ya da arabayla gelip gidiyorlardı.
Pencere yanında oturanlar; canları sıkılınca dışarıyı seyrederler, ders çalışmasalar da olurdu. Ne kadar yaramazlık yaparlarsa yapsınlar, cezaları yoktu. Hoca onlara her zaman güler yüz göstermek zorundaydı.
Hoca yüzünü pencereye dönünce güler, diğer tarafa dönünce yüzünü azdırırdı.
Şimdi Süleyman nereye oturacaktı...
Üstü başı yeniydi, pencere kenarına; ama babası esnaftı, duvar tarafına oturması gerekiyordu. Sonunda hoca çözümü buldu. İki grubun ortasında boş bir sıra vardı. Süleyman’ı araya oturttu. Böylece Süleyman hocanın yüzünü aynı anda pencereden tarafının gülüp, duvardan tarafının kızardığını rahatça görebiliyordu.
Hocanın kapı tarafındaki elinde değnek vardı. Pencere kenarındakiler bir yaramazlık yapacak olursa “Kulağınızı çekerim haa…” der, kapı tarafındakilere hiç ihtarda bulunmadan değneği indirirdi. Çocuklar duvar tarafındakilerin, niçin oraya toplandıklarını anlayamadıkları için yaramazlık yapanların oraya toplandıklarını sanırlardı. Hocaya değneği getirenler de yine öğrencilerdi. Bahçe bahçe dolaşır, en iyi değneği bulmaya çalışır, sonra da kendi değneğiyle arkadaşının dayak yemesini zevkle seyrederlerdi.
Süleyman sınıf arkadaşlarından; Şevket
Şevket kapı yanındakilerin olduğu kadar bütün sınıfın da en yaramaz öğrencisiydi. Hoca arkasını döner dönmez, yapmadığı maskaralık kalmazdı. Sonra işlediği kabahati, başkalarının üstüne atmasını da bilirdi. Yakalandığı zamanlarda da, pek hırpalanmazdı. Oysa Şevket’in her gün, her hafta, her zaman dayak yemesi gerekirdi.
Şevket, daha kırılmaz, daha düz, daha can yakan değnekler getiriyordu. Sopasının sağlamlığını ispat edebilmiş olmak için hocanın daha hızIı, daha hızlı vurmasını isterdi. Hoca birisini dövmeye başladığı zaman, o da çocuğu sanki kendisi dövüyormuş gibi hocayla birlikte kolunu kaldırıp kaldırıp indirirdi. Bir gün yine böyle kolunu kaldırıp indirirken eli mürekkep şişesine çarptı. Şişe hocaya doğru fırladı, hoca efendinin cübbesi masmavi oldu.
Artık hoca bu kadarına göz yumamazdı. Şevket bir anda bütün ayrıcalıklarını kaybetti. Getirdiği değneklerin iki tanesi üstünde kırıldı.
Üçüncüsü kıvrıldı ama kırılmadı. Şevket getirdiği değneklerin sağlamlığı ile övünebilirdi doğrusu…
Şevket, Pazartesi günü okula gelmedi. Daha ertesi gün bonjurlu bastonlu, fesi kalıplı bir adamla birlikte geldi. Çocuk sınıfa, adam müdürün odasına girdi. Biraz sonra hoca efendiyi müdür odasına çağırdılar.
Gelen adamın kim olduğu belli değildi ama giyiminden anlaşıldığına göre üst düzey bir devlet adamına benziyordu. Adam öğretmenin derhal okuldan uzaklaştırılmasını istedi. Müdür de bu tanımadığı adamın emrini hemen yerine getirdi.
Hoca sınıfa döndüğü zaman, çocuklar yaşlarının üstünde bir zekâ ile onun yüzüne bakıyordular. O ise, renginin sararmış olmasına karşın, yüzünün her iki yanı ile gülmeye çalışıyor ve gözleriyle, sınıfın ta köşesine saklanmış olan Şevket'i arıyordu. Gördü…
Ona, yeni bir değnek getirdiği zamanki seslendiği tatlı sesiyle;
- Şevket, buraya gel, dedi.
Bütün sınıf, "Ne olacak?" diye merakla bekliyordu. Hoca Efendi, yanına çekinerek gelen çocuğu elinden tuttu, götürdü, pencere yanındaki boş sıralardan birisine oturttu.
-Ben, dedi, büyük bir yanlışlık yapmışım; senin asıl verin burasıymış çocuğum.
Sonra hepsinin yüzüne alabildiğine tatlı bir gülüşle baktı. Hayatında ilk defa, yüzünün her iki yanı da birbirine benzemişti. Sonra çıktı, gitti.
Hoca Efendi, o günden sonra okula bir daha gelmedi.
Giden hocanın yerine yeni bir öğretmen geldi.
Yeni gelen öğretmen çok titiz bir adamdı. Her şeyi vaktinde, saatinde, dakikasında istiyordu. Neyse ki çocuklar saati bilmiyorlardı.
Giden hoca ile bunun arasında çok fark vardı. Bir kere bunun başında sarık yoktu. Sonra ikiyüzlü değildi: Bir tane yüzü vardı. O da hiç gülmüyordu. Daha ilk geldiği gün sınıfın eski düzenini altüst etti. Bütün çocukları birbirine karıştırdı; hepsini boy "sırası yaptı; küçükleri öne, büyükleri arkaya oturttu. İşte o günden sonra "Birinci sınıf" sadece "bir sınıf" oldu. Artık sıraların altına bakıldığı zaman, küçük ayakların görünüşü eskisi gibi değildi: Parlak bir fotinle kayışı eski bir nalın; burnu çorap gibi delinmiş bir pabuçla yepyeni bir iskarpin yan yanaydı. Hiçbir işte ayrılık kabul etmiyordu. "Hep birlikte! Hep birlikte!" diyordu. Okumak, oynamak, yürümek… Hep birlikte…
Bahçeye inerken olsun, sınıfa çıkarken olsun hep tabur olmak. İkişer ikişer yürümek, sırayı bozmamak gerekti. Süleyman’ın hayatı hep böyle bir insan zinciri içinde mi geçecekti?
Öndeki yürüyünce yürüyecek, durunca durulacak mıydı?
Sıraya girmek, onda öyle köklü bir alışkanlık haline gelmişti ki, nerde üç beş kişilik bir topluluk görse, yine tabur oluyorlar sanır, hemen aralarına sokulurdu. Kendine bir eş aramaya başlardı. Bir gün içeri girme zilini duymamış, geç kalmış, bu yüzden taburu kaçırmıştı. Sınıfa yetişebilmek için bir solukta merdivenleri çıkmış, tam koridoru dönmüştü ki, öğretmenler odasının yanında, on kadar çocuğun yan yana durduğunu gördü. Hemen aralarına karıştı. Az sonra, elinde bir cetvel tahtası ile odadan çıkan öğretmen, kapı önündeki bu cezalı çocukları sırayla dövmeye başlamış, bu arada Süleyman da hiçbir suçu olmadığı halde ömründe ilk defa dayağın, ne biçim şey olduğunu denemiş, belki avuçları kabarmış, ama gık dememişti. İşte o günden sonra Süleyman nerde bir insan topluluğu görse şüphelenir, gene dövülecekmiş, gene sövülecekmiş gibi gelir, her çeşit kalabalıktan çekinir, insanların arasında insanlardan uzak yaşamaya çalışır bir insan olmuştu.
Kitaplar ve terlikler
Süleyman okula başlamadan önce okula geden çocuklara imreniyor, okula gitmeyi çok istiyordu. Bunun sebeplerinden birisi, çok kitapları olsun, istiyordu. Ama okula başlayınca hayal kırıklığına uğradı. Çünkü 1. Sınıfta bir alfabe, bir defter, bir de kalemden başka hiçbir şey yoktu. O istiyordu ki çantası büyük çocukların çantası gibi kabarsın, yolda giderken ağır tarafa doğru eğilerek yürüsün ama değildi işte…
Bir gün ihtiyar bir kadın çantası kitap dolu bir öğrenciye maşallah! Maşallah! Kendi küçük ama aklı büyük, demiş. Süleyman da bunu duyunca imrenmişti. Kendisine ise hiç kimse böyle bir iltifat etmiyor dönüp bakmıyordu bile… Öyleyse kabahat çantada, diye düşündü. Ne yapıp ne edip, çantasını kabartmalıydı. Bir sabah babasının terliklerini gözüne iliştirdi. Bunlara çantasına dolduruverse, kim bilecekti. Hem koca terlikler çantayı çok iyi kabartırdı. O günden sonra yolda yürürken ihtiyar kadınların yanından geçerken çantasını silkiyor, dikkat çekmeye çalışıyordu. Yan gözle dört bir yanına bakınıyordu. Ama nafile.
O gün eve geldiğinde ilk işi çantasını boşaltmak, usulca terlikleri yerine koymak oldu.
Bu sırada evde bir sessizlik vardı. Süleyman dikkatleri üzerine çekmek için yaramazlık yapıyor, eşyaların yerini değiştiriyor ama annesi hiçbir şey demiyor, kara kara düşünüyordu. Annesi, yavrucuğum baban askere gidecek, dedi. (1914).
- Süleyman askere giderse ne olur?
-Başka elbise giyer, oğlum.
-Başka elbise giyerse ne olur?
-Bir daha buralara gelmez.
-Nereye gider?
-Savaşa gider.
-Savaşa giderse ne olur?
Anne cevap veremiyor… Ağlamak istiyordu.
Ertesi gün Abdullah (Süleyman’ın babası ) muayene olmaya gitti. Muayene olduktan 1-2 gün sonra da askere gitmek için yola çıktı. Artık ayrılık zamanı gelmişti. Abdullah askere trenle gidecekti. Abdullah giderken onlara hiçbir şey bırakmıyordu. Zaten kazandığı ile ancak karınlarını doyurabiliyorlardı. Giderken onları bu şekilde bıraktığı için çok üzülüyordu. Ayşe bitkin olarak bekliyor, ağlıyordu. Abdullah; “Ben gidince artık yalnız kalamazsınız, evi kiraya verin, annenin yanına gidersiniz. Eğer dönmezsem annenin yanında kalırsınız, ” dedi. Ayşe ise sessiz sessiz ağlıyordu. “Eğer sıkışırsanız evi satarsınız, ” dedi. Artık ayrılma vakti gelmişti. Vedalaştılar. Süleyman babasının boynuna sarılmış, bir türlü ayrılmak istemiyordu. Süleyman, “Haydi yavrum, annen seni bekliyor, ” dedi. İkisinin de boğazında sert bir madde tıkanmıştı.
Abdullah gidince eve döndüler. Birkaç gün sonra da dedesinin evine gittiler. Dedesi ninesiyle yaşıyordu. Dedesi beline vücudunu kat kat saran beyaz ve yünden bir kuşak sarardı. Süleyman dedesinin kuşağını sarışını zevkle seyrederdi. Bir ucunu balkonun direğine bağlar, uzaktan döne döne direğe kadar geldiğinde kuşak beline sarılmış olurdu. Dedesi onların evine gelmesine hiç razı değildi. Çünkü Ayşe onun öz kızı değildi. Ayşe karısının önceki kocasından olmaydı. Bir de İbrahim (dede) onların gelirken yanlarında para pul namına bir şey getirmemelerine çok kızıyordu. Sofraya iki kişinin daha ortak olacak olması onu çok kızdırmıştı. İbrahim’in evinin altındaki bir oda erzak doluydu. Çuval çuval pirinç, mercimek, nohut, zeytin, zeytinyağı, kuruluk vs. Kilerin anahtarını belindeki kuşakta saklıyor, oraya kimseyi sokmuyordu. Her gün kişi başına iki zeytin çıkarırdı.
O yıllarda çalışabilecek erkeklerin çoğu savaşa gitmiş üretim azalmıştı. İmparatorluğun her tarafında savaş vardı.
Bu nedenle büyük bir kıtlık yaşanıyordu. İstanbul’da ekmek vesika ile veriliyordu. Kişi başına günülük 100 dirhem (320) gram ekmek veriliyordu. Ekmeklerin dağıtım işine muhtar ve imamlar bakıyordu. Ekmekler akşam arabayla getirilir, polis eşliğinde dağıtılırdı. O saatte alamayan bir daha ekmek alamazdı. 1 ekmek 40 kuruşa alınabiliyordu.
İbrahim’in evinde yaşamak iyice zorlaşmıştı. Buraya geleli birkaç ay geçmiş, artık Süleyman zayıf düşmüştü. Cimri dedesinin tutumu artık çekilmez bir hal almıştı. Zaten büyük bir kıtlık hakimdi. Ayşe’nin çalışıp para kazanabileceği bir yer de yoktu. Ayşe ne yapıp edip oğlunu kurtarmak istiyordu. Onu Darüşşafaka’ya vermek istedi. Çünkü evlerinin önünden, orada kalan öğrenciler geçerdi. Bu öğrencelerin giyim kuşamları iyiydi. Parlak, iyi kumaştan dikili elbiseler giyiyorlardı. Oğlu da öyle olsun istedi. Ancak duydu ki, oraya sadece babası sağ olmayanları alıyorlardı. Bir ara babası yaşıyor olmasına bile üzüldü, böyle bir şeyi nasıl düşünürdü.
Daha sonra aklına bir şey geldi. Kocası İbrahim’in teyzesinin iki oğlu vardı, biri kaptan, biri doktor. Bunlar bana, Süleyman’ı nereye yerleştireceğim hakkında bilgi verirler, diye düşündü. Ne de olsa okumuş insanlardı. Onların dünyaları daha büyüktü. Süleyman’ın elbisesini giydirdi. Ancak vakit yemek saatine denk geliyordu. Bu devirde kimse misafirine kolay kolay bir şey ikram etmiyordu. Mutlaka gidilecekse, o vakitte misafir ekmeğini yanında götürürdü. Kimse gece gezmezdi, gaz pahalıydı. Lamba ancak büyük evlerde yanardı. Orta halli evlerde mum yanar, ufak evler ise büyük evlerden ışığı görmeye çalışırdı. Hazırlıkları yaptıktan sonra Ayşe o gün paylarına düşen iki dilim ekmeği de paket yaparak yola koyuldu.
Teyzesinin evine vardı. Kapıyı çaldı. İçerden bir hizmetçi kapıyı açtı ve
- Kim geldi diyeyim?
- Yeğeniniz Abdullah Efendinin karısıyla çocuğu geldi, deyin.
Az sonra, dışarıda bir fısıltı oldu. Telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. Anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. Belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. Kapı tereddütle aralandı. Bir fısıltı daha: "Yettiği kadar, ne yapalım?" Kapı açıldı, ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler:
-Ayol sizi hangi rüzgâr attı böyle? Süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!..
Ayşe'nin bütün korkuları dağıldı, işte pekâlâ güler yüzle karşılanmışlardı. Bu sırada, gelin hanım, Süleyman'ın elindeki paketi gördü. Birdenbire sözü ağzında kaldı. Her şeyi anlamıştı. Sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.
İhtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.
Ayşe: "Senin ne demek istediğini anlıyorum. Fakat kendim için gelmedim. Şu yedi yaşındaki yavruyu kurtarmak için... Zaten bu son!" diye düşündü. Ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güler yüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. Fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. Ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. Sordu:
- Beyefendiler evde yoklar mı?
- Doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. Kaptanım bir haftadır izinli. Sabahleyin sokağa çıkmıştı. Neredeyse gelir.
0 sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.
Ütülü, beyaz bir masa örtüsü. Herkesin önünde birer tabak.
Sofrada beş kişiydiler. Gelin hanım, bir tabak içinde üç parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. Bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. Kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek... -
Süleyman sevinçle bağırmak istedi, fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. Artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.
Ayşe, "Acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?” diye düşündü. Sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini Süleyman'ın önüne koydu. Sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.
Bu, süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. Yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan kırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. Hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı. Hizmetçi, kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. Bu kuru fasulyeydi. İçinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. Suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: Yağ...
Ayşe yutkundu ve bekledi. Yemeğin dağıtılmasına başlandı. Genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti.
Kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi âdet olan, "Teşekkür ederim, yeter, " sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu…
Sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. Kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. Süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. Süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak iş kalmamıştı. Çiğnemeye başladı. Ağzına bir toprak kokusu yayıldı. Sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. Damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. Durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. Nasıl oldu bilinemez, ikinci bir çöp damağına saplandı. Bugün herhalde uğursuz bir gündü. Sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve Süleyman'ın damağına batıyordu. Çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. Ağzı, öylece, açık kaldı. Ne ileri, ne geri...
Dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. Neredeyse boğazını tıkayacaktı. Gözlerinin yaşardığını sezdi. Bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. Fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. Bunu önce gelin hanım gördü:
- Aaa, dedi, ağlıyor musun?
Şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. Süleyman ne yapacağını şaşırdı. Ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. Dehşetli canı yanmıştı. Hıçkırmaya başladı. İhtiyar teyze sordu:
-Niçin ağlıyorsun ya?
-Acıyor! Acıyor!
-Dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!
Süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığı ile baş başa kamış, sesi çıkabildiği kadar yükselmişti. Önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.
Ayşe, burada bir saniye daha fazla dursa, çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.
Fırtına dinmişti. Herkes eski yerine döndü.
Ayşe’yle Süleyman’dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtüsünde, iki kara leke gibi duruyordu. Dayı, artan yemeklerle, bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi. Kedi, yemekleri yedi, fakat ekmeği yemedi.
Ayşe eve dönünce, bir köşeye oturup uzunca düşündü. Birden aklına kocasının şu sözü geldi: “Sıkışırsan evi satarsın.” Acaba sıkıştım mı, diye düşündü. Sonra rahatladı. Evi satacaktı. Ertesi gün yola çıktı. Ayşe adeta koşuyordu. (Evi hohor’da) Evinin sokağına gelince çok heyecanlanmıştı. Bir tereddüt vardı. Bir taraftan paraya ihtiyacı var, bir taraftan da o hatıralarla dolu evini satmak istemiyordu. Evine girdi birden duygulanmaya başladı. Ev bomboş ama her tarafta, her ayrıntıda anıları vardı. Birden evin anılarda dolduğunu iyice daraldığını hissetti. Kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Daha fazla duramadı ve kendini dışarı attı. Hemen bir eski komşusunun evine girdi. Kendine gelince de evi satacağını, soran olursa kendisine haber etmelerini söyledi. Tekrar döndü.
Aradan üç hafta geçmişti. Haber geldi, eve müşteri çıkmıştı. Ertesi gün evi satmak için eski mahallesine döndü ve müşteriyi çağırdılar. Evi pazarlıktan sonra 850 liraya sattı. Ertesi gün evde bayram havası vardı. Akşam yemeğinde yağla pişirilmiş bakla ezmesi yendi. Süleyman için ise et alındı. Köfte yapıldı. Bu sırada Süleyman dedesinin evine taşındıktan sonra onu, Fatihteki “Taş Mektep” e vermişlerdi.
Buradaki öğretmen uzun boylu ve bir kamış gibi kuru bir adamdı. Sınıfa girdiği zaman ilk işi yoklama almaktı. Bu günde aynı şeyi yapacaktı. Öğretmen yoklama almaya hazırlanırken burnuna kokular geldiğini hissetti.
-Bugün birisi köfte getirmiş, kimdir o, kalksın bakalım…!
Süleyman ayağa kalktı yavaşça. Bütün çocuklar ona bakıyorlardı. Bu kadar kişinin bakışları altında ezildi, utandı ne yapacağını şaşırdı, gözlerini yere indirdi. Bir insanı diğer insanlardan ayıran şey üç köfte bile olsa, bu ayrılığın hiç de güzel şey olmadığını anladı. Bir an önce arkadaşlarının ilgisini başka bir yere çekip eskisi gibi yerine oturmak istiyordu. Bu sırada, sırasının gözünden sınıfa durmadan güzel kokular yayılmaya devam ediyordu. Bu durumun bu kadar dikkat çekme nedeni, o zamanlar et yemeğinin zenginlik işareti olmasıydı. Çocuklar okula gelirlerken yanlarında yiyeceklerini de getirir, okulun girişinde bu yemekler için ayrılmış bölmelere koyarlar, yine öğle vakti yemek yemek için ayrılan boş bir odada getirdikleri yemekleri yerlerdi. Ancak bunun gibi yemekleri kimse o bölmelere emanet edemiyordu. Çünkü tekrar geldiğinde, yemeğinin çalınmış olma ihtimali yüksekti. Süleyman da bu durumdan korktuğu için yemeğini yanına almıştı.
Öğretmen;
Ne o, siz de mi zenginleştiniz?
…..
- Baban ne iş yapıyor?
- Babam askere gitti.
- Sizin evde başka erkek yok mu?
- Dedem var?
- Deden tüccar mı?
- Hayır.
- Eee köfte yemek için parayı nerden buldunuz öyleyse?
- Annem evi sattı.
- Yaaa.!
Öğretmen bu gibi durumlarda hep soruyordu çocuklara. Çünkü kendisi de yokluklar içerisindeydi. Tüm öğretmenler gibi. Devletin malum durumundan dolayı çok az maaş veriliyordu.
İşaret ederek “Otur!” dedi Süleyman’a. Sonra yüzünü başka bir yere çevirdi:
-Muhtarın oğlu, sen ne getirdin bakalım? Bu sefer de bütün gözler ona çevrildi. Bekir buna alışık olduğu için rahattı. Gururla cevap verdi:
-Tulumba tatlısı getirdim.
-Öğretmen bir an hiçbir şey söylemedi. Yutkundu. Sonra işaret etti.
-Otur!
Bir muhtarın bu kadar parayı nereden bulduğunu düşündü ve derse başladı.
Ülkede savaş yılları hep böyle kıtlık ve sefalet içinde geçti. Ancak 1918 yılına gelindiğinde İstanbul’u daha büyük felaket bekliyordu. Bu yıl İstanbul’da hastalık, ölüm yangın, evsizlik ve açlık yılı oldu.
Dede İbrahim’in ölümü
İbrahim onca malı mülkü parası olmasına rağmen evinde ateş yaktırmıyordu. Soğut bir Şubat günüydü. İbrahim hastalandı ama yine de ne sıcak çorba, ne çay yapılmasına izin verdi. Erzakları biter diye korkuyordu. Yatakta yarı baygın yatıyor, bir taraftan da zeytin, pirinç, anahtarı vermem… vs diye sayıklıyordu. Karısı da başucunda Kur’an okuyordu. İbrahim git gide daha kötüleşiyordu. O gece sabaha karşı yine sayıklaya sayıklaya öldü.
Süleyman, dedesinin ölümünden yalnız şunları hatırlıyordu: Yere temiz bir yatak sermişlerdi. Buna "rahat döşeği" deniyordu. İbrahim'i birazdan oraya yatıracaklardı, ihtiyar adamın kollarını iki yanına uzatmışlar, bacakları iki yana ayrılmasın diye, ayaklarının başparmaklarını birbirine bağlamışlar, gözlerini kapamışlar, çenesini de beyaz bir bezle bağlamışlardı.
Şimdi, sıra, belindeki kuşağın çözülmesine gelmişti. Vücudun ortasına sekiz on kez dolanan bu yün kumaşın çözülmesi hiç de kolay olmamıştı. Her kat açıldıkça ev halkının şaşkınlığı artıyordu. Şu birkaç metre kuşağın arasından neler çıkmıyordu? İşte bir dilim beyaz ekmek, kağıda sarılı beyaz peynir, iki parça sucuk…
Şeker sandıkları, zeytin fıçıları vardı. Gene o yandaki duvara ayrıca üç kat raf yapılmış, hepsinin üstü reçel kavanozları, şurup şişeleri, nişasta ve şehriye torbaları, bir de kavun, karpuz, portakal, elma gibi yaz ve kış meyveleriyle doldurulmuştu.
Tavandan sarkan iplerin ucunda sucuk kangalları, pastırma ve meyve hevenkleri sallanıyordu.
Bütün bu ayrı ayrı maddelerin birbirine karışan kokuları genzi yakıyor, sinirleri hafifçe geriyor, insanda dikkat duyusunu uyanık tutuyordu. Süleyman, büyükannesine sordu:
-Bunlar kimin büyükanne?
- Bizim, çocuğum!..
- Öyleyse neden pişirip de yemiyoruz?
- Yiyeceğiz, yavrum; bundan sonra hepsini yiyeceğiz! Süleyman bu dağ gibi yiyecek yığınına, yıllardan beri içinde biriken açlıkla, bir kere daha baktı ve: "Ah! Şunlarla hepsini birden yiyebilseydim!" diye düşündü.
Ölmeyen ölü ve Muhtar Kazım Efendi
Süleyman’ın ninesi dede İbrahim ölümünden sonra “dul aylığı ” almak için kocasının 39 yıllık memurluk yaptığı daireye başvurdu. Onlar da bunun için nüfus dairesinden, öldüğüne dair belge istediler. Nüfus müdürü de nineyi mahallenin muhtarı olan Kazım Efendiye gönderdi.
Ancak muhtar her ne sebeptense ona belgeyi vermek istemiyordu. Ama zamanla her şey ortaya çıktı. Muhtar mahalledeki ölüleri hükümete bildirmeyip, onlar adına gelen ekmek, çay, şeker gibi malzemeyi alıp farklı mahallelerde karısına sattırıyormuş. Bunu da kat kat fazlasına sattırıyormuş. Bu nedenle İbrahim de ölmemiş görünüyordu. Daha sonra bunu nüfus müdürü de bu vesileyle fark etti. Ancak bu gibi küçük şeylerle uğraşacak kadar zamanları yoktu. Çünkü savaş hali vardı. Bu haber mahalleye de kısa sürede yayıldı. Ama kimse bir şey diyemedi. Kazım Efendi de bu şekilde devam etti.
Süleyman’ın arkadaşları 3; Halil
Halil Süleyman’ın en yakın arkadaşıydı. Halil iri vücutlu, ancak, ince sesli bir çocuktu. Ama yaşı büyük değildi. Derse kalktığı zaman bağıra bağıra anlatırdı. Halil’in babası Durmuş ağa arabacıydı. Halil annesini hiç bilmiyordu. Onu babasına sorduğu zaman bir cevap alamıyor, babası onunla bu konuyu konuşmaktan kaçınıyordu.
İşin aslı şöyle idi: Durmuş önceleri zengin bir paşanın arabacısıydı. Ailenin fertlerini istedikleri yere arabasıyla götürüyordu. Annesi Hacer Hanım ise paşanın konağının temizlikçisiydi. Onların çamaşırlarını yıkardı. Çok iyi temizlikçi olduğu için ona Temiz Hacer derlerdi. Durmuş ile Hacer konağın bahçesindeki kulübede yaşıyorlardı. Bir çocukları olmuştu. O da Halil’di. Paşanın bir oğlu vardı, Servet. Durmuş bir ara hanımından şüphelenmeye başladı. Sürekli Servet Beyden bahsediyordu. Bir gün işe çıkma bahanesiyle evden çıkmış, bir kenara gizlenip kulübeyi seyrediyordu. Servet’in biraz sonra kulübeye girdiğini gördü. Biraz sonra da gizlendiği yerden çıkıp eve baskın yaptı. (Olanları anlatmaya gerek yok sanırım.)
Durmuş Efendi daha sonra küçük oğlu Halil’i de alarak konaktan ayrıldı. Hacer’i orada bıraktı. Bir daha görmedi onu. Durmuş sabahları arabasıyla işe çıkıyor, oğlunun da evde bırakamadığı için onu arabanın bir kenarına alıp öyle çıkıyordu. Bu yıllarca böyleydi. Okul dışındaki vakitlerini hep arabada geçirirdi. Ödevlerini de arabada, arabanın fenerinin ışığıyla hazırlardı. Müşteri gelip de İstanbul sokaklarına daldıkları zaman, gördükleri ona resimli kitap gibi gerildi. Gözünün önünden her türlü görüntü geçerdi. Bozuk kaldırımlar, kaplaması dökülmüş tahta evler, köpekler dilenciler… vs.
Süleyman’ın arkadaşları 4; Behçet
Behçet sınıfın en çirkin öğrencisiydi. Alnı geniş ve çıkıntılı, burnu basık elmacık kemikleri yüksekti. Babası çocuğun 3 yaşına girdiğini görmeden ölmüştü. Annesi de zenginlerin çamaşırlarını yıkayarak evin geçimini zar zor sağlıyor, oğlunu bu şekilde okutmaya çalışıyordu.
Behçet, okul arkadaşlarınca da pek aranmadığını seziyordu. Çünkü çirkindi. Çocuklar onsuz da pekâlâ oynayabiliyorlardı. Oyundan çıktığı zaman hiçbir oyunun yarım kaldığını görmemişti. Demek ki, arkadaşları için gerekli bir varlık değildi. Bunu anlamak için Behçet kadar zeki olmaya da lüzum yoktu.
Onun anlayamadığı şey, çevresindeki bu ilgisizliğin nerden geldiğiydi. Çirkin olduğunu artık seziyor, fakat bunun bir sebep olabileceğini aklına getiremiyordu.
Hayatında bir boşluk vardı. Bu boşluğu ancak okul kitapları bir yere kadar doldurabiliyordu. Behçet, kitapları aracılığıyla, cansız maddenin de kendisine özgü bir dili bulunduğunu anlamaya başlamıştı.
Kitabın içindeki bir insan ona arkadaşı, annesi, öğretmeni gibi sesleniyor; kimi zaman hikâyeler söylüyor, kimi zaman da dünyanın nerden geldiğini, yıldızların ne olduğunu, taşın niçin düştüğünü, çiçeklerin nasıl açıldığını anlatıyordu.
Behçet bu yoldan geçerek başka eşyayla da konuşmaya başladı. Bir iskemle, bir yastık, bir kırık testi, bir mangal onun gözünde dertleri, duyguları, düşünceleri olan birtakım kişilerdi. Onlara konuşur, oynar, anlaşırdı. Sonra, bu cansız arkadaşların bir iyiliği daha vardı: Onun isteklerine hiçbir zaman karşı koymazlar, o ne derse razı olurlar, nereye koyarsa orada dururlardı. İsteklerinin böyle itirazsız yerine getirilmesi, Behçet'in nefsine güvenmesini arttırıyor, onun karşı konulmaz kişiliğinin şekillenmesini hazırlıyordu.
Hatice Kadın, oğlunun derse çalışması için evde lamba yakamazdı; fakat Behçet bunun kolayını bulmuştu: Geceleri pencerenin yanına oturur, ta uzakta yanan sokak fenerinden çalabildiği iki üç tel ışıkla kitabını aydınlatmaya çalışırdı. Şu fener biraz daha yakında olsa ne çıkardı? Aksi gibi, zengin bir adamın evi önüne dikilmişti. Oysa onların hiç de fenere gereksemesi yoktu. Behçet, önünde fener yanan evi kıskandığını sezer, fakat okuma kitabında kıskançlığın kötülüğünü anlatan hikâyeyi hatırlar, kıskanmak istediği halde kıskanmamaya çalışır, kendi kendisini ayıplardı. Bu kitaplar sanki yalnız yoksul olanların zararına ve yoksulları yoksulluğa ısındırmak amacıyla hazırlanmış şeylerdi. Hoşa giden bir yiyeceği biraz fazla yemeye "açgözlülük"; başkasında olan bir şeyin kendisinde de bulunmasını istemeye "kıskançlık" diyordu. Bu öğütleri dinlemeyen çocuk ya da adamların başına gelen korkunç işleri anlatıyordu. Demek ki, bu kitaplara uyulursa, insan doya doya bir şey yemeye ve canının çektiğini istemeye hasret kalacaktı. Pekâlâ! Behçet'lerin evinde zaten fazla yiyecek bir şey yoktu. Başkasında olanı da istemeyiverirdi.
Behçet, ta uzaktan gelen iki üç tel ışığın aydınlığında böyle şeyler okuyordu. Çokça çalışınca gözkapaklarının içi yanar, gözleri sulanmaya başlardı. O zaman, az önceki kararını unutur ve dileğini tekrar ederdi: "Şu fener biraz daha yakında olsa ne çıkardı?"
Fakat mehtaplı gecelerde keyfine son yoktu. Ay, her yeri aynı şekilde aydınlatıyordu. Behçet, kitabını rahatça okuyor, fenerli evi kıskanmayı aklından bile geçirmiyordu. İşte onun da evi aydınlıktı. Artık fener filan vız gelirdi. Behçet'in bu on beş gün içinde gösterdiği yeteneğe öğretmenler şaşardı. Fakat on beş gün sonra bu zekâ gölgelenmeye başlardı. Günün birinde, öğretmenler şöyle bir kanıya vardılar: Behçet'in kafası on beş gün işleyen, sonra on beş gün durup dinlenen bir kafadır. Hatta kimi öğretmenler buna bilim diliyle bir ad verebilmek için birtakım psikoloji ve tıp kitaplarını karıştırmış fakat bir örneğini daha bulamamış, onu hiçbir sınıfa sokamamış, ister istemez, ayrı türde bir kafa olduğunu kabul etmişti. Neyse ki bu hal yalnız bir buçuk yıl kadar sürdü; ondan sonra çocuğun zekâsı artık her zaman için aydınlık bir hal aldı. Bunun bir tek sebebi vardı, o da iktisadi bu sebepti: Savaş zengini Cemil Malik Bey, Behçet'le aynı sınıfta olan oğlu Kevkep'i derse hazırlaması için, Behçet'i öğretmen olarak tutmuştu. İki çocuk akşamları Cemil Malik Beyin evinde birlikte çalışmaya başladılar.
Hatice Kadın'ın ailesinin geçimi yalnız şunlardı: Kadının çamaşır yıkadığı evlerden aldığı ücret, bir de Cemil Malik Beylerin ettiği yardım. Behçet, Kevkep'in ödevlerini hazırlar, onu derse çalıştırır, Kevkep'in annesi de Behçet'lere biraz şeker, un, zeytin gibi yiyecek şeyler verirdi.
Kevkep'i çalıştırmak Behçet için artık önceden kazanılmış bir hak gibidir. Velinimetinin sorularına bir başkasının cevap vermesine, hatta onunla ahbaplık etmesine katlanamazdı. Elinden ekmeği alınmak istenen aç bir adam gibidir, nefsini korumak zorundadır.
Rakiplerine karşı amansız olan Behçet, Kevkep'in yanında iken bir kuzu gibi sakindir. Ona anlamadığı bir bahsi on defa anlatmaktan çekinmez, onun ödevlerini kendisininkinden daha güzel yapar, sınıfta kendisinden gelen her şeye boyun eğer, hatta Kevkep'in itiraz etmesine bile katlanır. Çünkü aybaşlarında Kevkep'lerin verdiği yiyecekleri eve götürdüğü zaman annesi o kadar sevinir, o kadar sevinir ki, oğlunu okşar ve öper. Behçet, diken gibi sert saçlarında bir elin sevecenlikle dolaştığını, yüzünde bir insanın sıcak dudaklarını duyabilmek için her şeye, hatta her hakarete razıdır.
Fakat Kevkep'i derse hazırlamak, onun ödevlerini yapmak da Behçet için bir borç haline gelmiştir. Bunun sebebi herkesin anlayacağı kadar açıktır. Çünkü yiyecekler peşin olarak verilmektedir.
Eğer Behçet iyi numara alırsa, Kevkep de alır; yılsonunda bütünlemeye kalırsa, Kevkep de kalır. Behçet sınıfta dönmek ya da bütünlemeye kalmaktan yalnız Kevkep için korkar. Çünkü Cemil Malik beyin karısı kendi çocuğunun başına gelen felaketten, yalnız bu küçük öğretmeni sorumlu tutar, yalnız onu azarlar. Behçet dersleri kendi çıkarı için değil, Kevkep'in çıkarı için öğreniyor gibidir.
Günün birinde olan oldu. Hatice Kadın'ın oğlu Behçet hastalandı, yatağa düştü. Aksi gibi de o hafta öğretmen matematik dersinde Kevkep'in kafasının çok üstünde bir ödev verdi. Çocuk yalnız başına biraz uğraştı, ama boşuna!.. Kâğıtlarını topladı, Behçet'lere gitti. Hatice Kadın kapıyı büyük bir nezaketle açtı. Bu küçük asilzadenin tenezzül edip de şu yoksul eve gelmesi ev sahipleri için ne büyük bir şerefti.
Behçet ateşler içinde yatıyordu. Hatice Kadın oğlunun sınıf arkadaşını, hatır sormak için geldi, sanıyordu. Cemil Malik beyin oğlu ise arkadaşının yanı başına oturdu, ona birtakım sorular sormaya, defteri hastanın yüzüne doğru yaklaştırmaya başladı:
Böyle mi olacaktı, Behçet? Su! …
İşe çarpmayla başlamak gerek değil mi?
Çarpma... Su!
Beş kere beş...
Otuz.
-Otuz mu?
-Suu…
Kevkep, hasta arkadaşının saçmaladığını anlayabiliyor, eli boş dönmeye de gönlü razı olmuyordu. Yatağın başında bir dost gibi değil, borçlusu elden giden bir alacaklı gibi üzgün görünüyordu. Çaresiz dönmek zorunda kaldı tabii.
Kevkep ertesi gün kendine yeni bir öğretmen bulmaya karar verdi. Bahçet’ten korkusundan kimse buna yanaşamadı. Ama Süleyman Behçet’in yakın arkadaşıydı. Ona bir şey demez, diye düşündü. Süleyman da bunu kabul etti. Süleyman akşam Kevkep’lerin evine gitti. Kapıyı hizmetçi kızlar açmıştı. İçeriye girdiklerinde Kevkep kızlardan birine işaret etti. Süleyman’ın paltosunu almasını emretti. Kız paltoyu kirli bir bez tutar gibi tutmuş, onu da uzak bir yere asmıştı. Süleyman bu duruma çok sinirlendi. O gün ders çalıştılar ama bir daha da gitmeme kararı aldı. Kevkep’in babası çok zengin birisiydi. Bu zenginliği ise devletin dış ticaretle ilgilenen memurlarıyla olan iyi ilişkilerine borçluydu. Çünkü dışarıdan bir mal getirmek için vesika almak gerekiyordu. Bu vesikayı almak çok zordu. Hatta bazıları vesikanın bile ticaretini yapıyordu. Kevkep’in babası Cemil Melik Bey için vesika almak çok kolaydı. O birçok vesika alır, büyükleri kendisi kullanır, küçük az gelirli olanları ise başkasına kiralardı. Cemil Melik Bey aldığı “vagon vesikaları” ile Avusturya’dan vagonlar dolusu şeker getirir, beş kuruşa Avusturya’dan aldığı şekeri İstanbul’da 250-300 kuruşa satardı. Bu nedenle çok zengin olmuştu.
Tekrar Süleyman’ın ailesine dönecek olursak; Süleyman’ın babası askere gideli dört yıl olmuştu. Süleyman uzun süredir görmediği için babasının yüzünü neredeyse unutmuştu.
Bir gün İbrahim (babası) ansızın çıkageldi. İzine dönmüştü. Süleyman ile annesi İbrahim’i karşılarında görünce şakkına döndüler. Üçü birden ağlıyor hiçbir şey konuşamıyorlardı. Ama Süleyman soğuduğu için babasına biraz mesafeli duruyordu. İbrahim iki günlüğüne gelmiş, daha sonra Güney cephesine gidecekti. Önce ise Batıda savaşıyordu. Tekrar geri gidecek olması hem İbrahim’i hem de Ayşe ile Süleyman’ı çok üzüyordu. Bunları bırakıp nasıl gidecekti. Zaten onlara hiçbir şey getirememişti. Cebinde sadece elli kuruş parası vardı. Ancak kayın pederinin ölümünden sonra kilerin onlara kalması onu bir nebze rahatlatıyordu. Hiç olmazsa erzakları var, diye düşünüyordu. Ertesi gün İbrahim Süleyman’ı kendisine ısındırmak için onu çarşıya götürdü. Cebindeki 50 kuruşla ona ne yapabileceğini düşünürken, bir kebapçıya rastladılar. Köfte yapıyordu adam. Tanesi kaça diye sordu. 15 kuruş, bir dilim ekmek ise 20 kuruş dedi. Cebindeki 50 kuruşla 2 köfte bir dilimde ekmek aldı. Kendisi tok olduğunu söyleyip onu Süleyman’a yedirdi. Akşam döndüler. Evde buruk bir hava vardı. Herkes suskun ve düşünceliydi. Herkes yarınki ayrılık anını düşünüyordu.
Ertesi gün Ayşe ile Süleyman İbrahim’i yollamak için tren istasyonuna gittiler. Tren gelmişti. O an onlara o kadar zor geldi ki İbrahim ilk gittiğinde bile bu kadar zorlanmamıştı. Üçünün de boğazlarına bir şeyler düğümlenmiş, konuşamıyorlardı. Sadece gözler konuşuyordu. Son kez bakışıp ayrıldılar. Belki de bir birlerini bir daha göremeyeceklerdi.
Babasını yolladıktan bir gün sonra annesiyle çarşıya çıktılar. Caminin birinin avlusunda güvercinler vardı. Bir adam güvercin yemi satıyordu. Süleyman annesinden yem almasını istedi. Onu babasını düşmandan korunması dileğiyle güvercinlere atacaktı. Atıyordu ki… Bir gürültü… Uçak… Uçak sesi duyuldu, herkes kaçışmaya başladı. Onlar da kaçmaya başladılar. Uçak bomba atıyordu. Koştular, koştular, koştular. Sonra bir kalabalığı rastladılar. Uçağın attığı bombalardan biri orada patlamıştı. Yerde çok sayıda insan ölü, yaralı yatıyordu. Sonra araba geldi, cenazeleri kamyona koydular. Üzerlerine ise çadır örtülüydü. İçlerinden biri asker idi. Ayakları dışarıda kalmıştı. Askerin ayağındaki postalları gördü. Birden babası aklına geldi. Çünkü o da bundan giyiyordu. Çok korktu, gözleri karardı. Babam da ölürse, diye düşündü. Yumrukları sıkıldı. Avucu boş değildi. Hala elinde güvercin yemleri vardı. Parmaklarını gevşetti, yemler yere döküldü. Oysa yemleri güvercine verirken, babasına bir şey olmasın diye, iyilik yapmak için veriyordu. Bir an bunun babasına bir etkisinin olmayacağını düşündü.
Yangın
Üç gün, üç gece süren büyük Fatih yangını… İnsanlar geceyi dışarıda geçiriyor, mevsim ilkbahar… Havada ise rüzgar var.
Sonuçta evler yandı. Süleymanların evleri de yandı. Nine deliye dönüyor. Hiçbir şey kurtaramamaktan içi içini yiyor çıldıracak gibi sağa sola bağırıyor.
Yangın bittiğinde büyük anne delirdi ve onun Tımarhane’ye yolladılar. Yangın yüzünden evsiz kalanlar ise Fatih Camisinin karşısındaki bir medreseye yerleştirildiler. Behçet’in annesi çamaşırcı Hatice kadını da oraya yerleştirildiler. İnsanlar açlardı. Çoğunun yiyecek hiçbir şeyi yoktu. Ayşe ve Süleyman burada beş gün kaldı. Daha sonra eski mahallelerinden iki odalı bir ev kiralayıp oraya yerleştiler. Yangından da beş on eşya kurtarmışlardı. Odalar bomboştu. Hiç paraları da yoktu. Şimdi ne yapacaklar, ne yiyeceklerdi? Ertesi gün komşulardan, kimsesi olmayan kadınlar dikiş dikerek geçimini sağlıyormuş, diye duydu. Birden onun için yeniden bir güneş doğmuştu. İyi ki yangından makineyi kurtarmışım, diye düşündü. Komşu kadınlarla, o da işe başladı. Karınlarını doyurabilecek kadar para kazanıyordu. Bu fırsat neredeyse onu bunca kaybettiği şeye rağmen rahatlatmıştı.
Süleyman’da eski okuluna dönmüştü Süleyman bu yıl ilkokulu bitirmişti. Gelecek yılda “İstanbul Sultanisi” ne başlayacaktı. 12 yaşına gelmişti.
Kara günler
Bu sırada Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, İstanbul da işgal edilmeye başlanmıştı. Hiç kimse karşı çıkmıyor. Devlet erkanı da, düşman askerlerine iyi davranmakla, onların zulümlerini azaltabileceklerini düşünüyordu. Buna da siyaset diyerek kılıf uyduruyorlardı. Beceriksizliğin adı “siyaset” olmuştu.
Kara haber
Bir gün Ayşe’yi karakola çağırdılar.
Ayşe hemen komiserin yanına gitti.
Adam otur dedi.
-Ayşe sizsiniz öyle mi?
-Evet efendim.
-Yaa.
-Adam bıyıklarını ısırıyor, nasıl başlayacağını düşünüyordu.
-Kiminiz kimseniz var mı?
-Oğlum var, 12 yaşında.
-Abdullah neyiniz olur?
-Kocam olur.
-Kadın heyecanlandı.
-Yoksa bir haber mi var?
-Komiser konuşmak istemiyor, düşünüyordu.
-Ne ile geçiniyorsunuz?
-Dikiş yapıyorum.
-Yoksa?
-Evet… Bu sabah künyesi geldi. Musul’da Hamidiye hastanesinin dahiliye koğuşunda, Ağustos’un 6’sında.
-Ayşe her şeyi anlamıştı… Gözleri karardı, eğer ayakta olsa düşecekti… Yapabileceği bir şey olmadığı gibi zaten böyle bir ihtimali de gizliden gizliye hiç aklından çıkaramıyordu. Ama bir ümit… Olmadı.
Bitkin perişan bir halde eve döndü, çaresizce.
Medresede oturanlar:
Süleymangil medreseden ayrılınca Behçet’in annesi Hatice kadın orada kalmıştı. Geçimini de hala çamaşır yıkayarak sağlıyordu. Bir gün bir konakta çamaşır yıkarken kadıncağız aniden fenalaşmış yığılıp kalmıştı. Konak sahibi onu biraz kendine gelince bir arabayla medreseye bırakmıştı. Ancak kadın kalkamıyordu. Bir gün beş gün derken hiçbir gelişme yoktu. Medresedeki erkekler bir araya gelip bir çare aradılar. Tek çare vardı. Behçet’in bir işe başlaması gerekiyor, okulu da bırakması gerekiyordu. Oysa Hatice kadın bunca yıl oğlunun okuyup memur olması için çalışıyordu. O gittiği konaklarda memur hayatını görüyor, oğlunun da bunlar gibi az çalışıp çok para kazanmasını istiyordu. Bu nedenle de gece gündüz çalışıyordu. Sonuçta Behçet, okulu bırakmak zorunda kaldı. Bir sahafta işe başlayıp annesi ile kendisine yetecek kadar para kazanıyordu. Behçet o günden sonra okula hiç gelmedi. Behçet’in okuldan ayrılması, en çok Kevkep’in babası Cemil Malik Bey’in canını sıkmıştı. Çünkü Behçet in annesi hasta olmadan önce Kevkep’e (Behçet’in sınıf arkadaşı) akşamları ders anlatıyor, onunun ödevlerine yardımcı oluyordu. Cemil Malik Bey ise çok zengin bey birisi olmasına rağmen, ona sadece aylık bazı erzaklar veriyor, ucuz bir öğretmen bulmanın huzurunu yaşıyordu. Para vermek işine gelmiyordu. Kevkep ise derslerini hiç anlamıyordu. Behçet neredeyse Kevkep için ders dinliyor, ona bir şeyler öğretip, annesine biraz da olsa yardımcı olduğu için buna katlanıyordu. Bu nedenle Kevkep artık öğretmensiz kaldı.
Süleyman’ın bundan sonraki hayatı
Süleyman Sultani’yi bitirinceye kadar bu okulda okudu. Okul binası çok lüks bir bina idi. Burası daha önce bir paşanın konağı idi. Bu koskoca binada sadece 2-3 çocuklu bir aile oturuyordu. Daha sonra ”sultani ” olmuştu. Ancak konakta yüze yakın çalışan vardı. Bahçıvan, hizmetçi, uşak aşçı vs. hepsi bu aileye hizmet ediyordu.
Aylar yılar geçti artık. Süleyman da okulunu bitiriyordu. Şimdi kendisine yeni bir alan seçecekti. Arkadaşlarının çoğu, çok gelir getiren Mühendislik gibi Fakülteleri seçtiler. Süleyman ise Edebiyat’ı seviyordu. Herkes ona baskı yapıyordu. Bu mesleğin geliri az olduğunu söylüyorlardı. Ama Süleyman ilgisini çektiği için Edebiyat Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. Dört yıl sonra Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu.
Arkadaşları bir adamını bulup İstanbul’da devlet dairelerinde yer buldular. Süleyman’ın ise böyle bir destekçisi yoktu. Daha sonra onu da Kayseri’ ye Edebiyat öğretmeni olarak atadılar. Süleyman burada göreve başladı. Süleyman’ın buradaki hayatı, yazarın “Havada Bulut Yok ” adlı eserinde anlatılmaktadır.