- Kategori
- Gezi - Tatil
Sinop (2) Aldırma gönül aldırma

Fotoğraf: Barbaros Odabaş
Sebahattin Ali (1907 - 1948 )
“Güneş denizden doğuyor ve denize batıyor bu şehirde
Sinop’ ta en çok da annesini özlediğini hissediyor insan.” GÇ
Akşam yemeği için gittiğimiz ve gece boyu kaldığımız Nihavent Restoran oldukça güzide bir yer. Sunulan hizmetin özenli ve incelikli olduğunu fark etmemek imkansız. Çalışanların güler yüzü samimi. Gece boyu bolca terlediler. Kaç kez tabak değiştiğini sayamadım. Canlı müziğin seçkinliği kayda değer. Bir ara sahne alan mekan sahibi Ahmet beyin şarkı söyleyişindeki rahatlık ve ses tonu Tanju Okan’ı çağrıştırıyor. Herkes bilsin, herkes dinlesin hissi uyandırıyor insanda. Oysa oldukça tevazu sahibi görünüyor ve mütevaziliğini ikram ediyor bizlere.
Akliman’ daki otelimiz merkeze dokuz kilometre kadar uzaksa da temizliği ile göz dolduruyor. “ Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye Abla!” dizesinden gülümsüyor şair. Gördüğüm uygulama otellerinin en yeni, en temizlerinden biri Ahmet Muhip Dıranas Oteli. Deniz manzaralı odaları bir harika. Konforu ve rahatlığı onca yorgunluğu atmamızda etkili oluyor.
Sabah köpek sesleri ile uyandığımda geceden planladığım yürüyüşe gitmek istemediğimin ayırdına varıyorum. Enerjimi biriktiriyorum. Sinop Cezaevi’ni ziyaret edeceğiz.
Cezaevine ayak basar basmaz Akif Şahin’e nam-ı diğer Pala’ya rastlıyoruz. Aklımda kalmış olmalı ki onu hemen fark ediyorum. Fark edilmeyecek gibi de değil aslında. Lakabını aldığı uzun ve siyah pala bıyıkları, iri taneli kehribar sarısı tesbihi, düğmeleri yarıya kadar açık gömleği ile tam bir külhanbeyi. Çalakalem yazılmış bir piyes sahnesinden düşmüş yan karakter adımlarını yeni gelenlere doğru hızlandırıyor, yüzündeki gülümseme sahte… Göz göze geliyoruz, bakışımı yere düşürüyorum. Gözlerimi kaldırdığımda hoyrat iriliği irkiltiyor beni.
Pala, eski bir gardiyan. Bir gardiyan eskisinin ziyarete açılan cezaevine rehberlik yapıyor olması sahici değil, oldukça incitici. Kaba saba ve iğreti duruyor. Buralar benden sorulur edası ile dolaşması muamma. Kara komedide kara nokta.
Rehberlik edeceği birilerini bulmanın telaşıyla kalabalığa karışıyor. Gurubunuzdan kimse onu fark etmiyor. Seviniyorum.
İki bin yıllık Sinop Kalesi’nin içinde, surlar arasında kocaman bir kafes: Sinop Cezaevi. İnsanın insana sunduğu cehennem. Bölüm bölüm gezdikçe adım adım havalanıyor çığlıklar. Bağıran, çağıran, inleyen acının sinmiş sessizliği korkunç. Verdiği ürküntü çörekleniyor içinize. İnsan olmanın dayanılmazlığı gelip kilitliyor bilinen, bulunan tüm kapıları. Yaşamaya mahkum olduğunuzu hissediyorsunuz. Sonsuz ağlamak geliyor içinizden. Sonra gökyüzü mavi mavi gülümsüyor bir yerlerden. Bir zamanlar duvarları döven hırçın dalgalar dökülüyor maviden. Islak bir hüznü paylaşıyorsunuz.
Dört yüz elli yıllık bir geçmişi var cezaevinin. Dört yüz yirmi üç infaz gerçekleştirildiği yazıyor kayıtlarda. Son idam edilen genç Balıkesirli Şahabettin Ovalı.
Burası yalnız bir kentin yalnızlığa mahkum insanlara tarihi şahitliği. Burası sürgün yeri, buradan firar etmek imkansız olarak biliniyor. Deneyen üç kişiden biri dört gün içinde yakalanmış, bir diğerinin kanalizasyondan denize doğru yüzdüğü söyleniyor, üçüncü deneyen de geri dönmek isterken boğulmuş. Bu denemeler pencerelerdeki parmaklıklara bir de tel kafes eklenmesine neden olmuş.
“Çocuk Islahevi” tabelası çocuk kelimesinin yanında ıslahın ne işi var, dedirtiyor. Koğuşları gezerken bir zamanlar buradan taşanları düşünmek yakıcı. Geçmişin sağır ve dilsiz duvarları kadın, erkek ve çocuk demeden yansıyanları zamansız bir hüzne katıyor. Bağıran, çağıran, ağlayan, inleyen her ses daracık hücreler, karanlık zindan, ağır prangalar ve küflü zincirlerde yankılanıyor. Zindanda pranga takıp, kendini zincirleyip fotoğraf çektirme çabasında olanlar nasıl bir garabetin içinde olduklarının farkında mı acaba?
Sebahattin Ali’nin yattığı söylenen koğuşun girişi şiirleriyle donatılmış. Her yan aldırma gönül aldırma şarkısıyla inliyor.
Şairin sözünü ettiği incirin ve bir mahkumun umut olsun diye diktiği dut ağacının bulunduğu bahçe, mahkumlar için ne denli önemli olduğunu düşündürüyor. Neden incir ve neden dut, sorusuna, “ Dut olgunlaşınca gelen yaz incir olgunlaşınca gider.” yanıtını buluyorum kafamda. Koğuşların kapısı önünde yanyana duran iki gül fidanı dalında gül olmasa da bahçeye bir incelik katıyor.
Hüznün en derinine dalmış olarak ayrılıyoruz cezaevinden.
Öğle yemeğini yediğimiz Okyanus Restoran çalışanları çok beğendiğimiz balık çorbasının tarifini bizde saklı kalsın, diyerek vermiyor.
Sinop’a gelinir de denize girilmez mi… Hamsilos ‘a gitmek üzere yola düşüyoruz. Hamsilos buzul aşınması sonucu oluşmuş bir koy. Orhan arkadaşım bu koyun fiyordu andırdığını, şeklinin fil kafasına benzediğini anlatıyor. Bir de dünyada tek olduğunu.
Hamsilos plajında denize giriyoruz. Deniz çok temiz ve güzel. Üstelik soğuk değil. Yüz yüzebildiğin kadar, sakin. Ama işaretli yeri geçince arkadaşlarda bir geri çağırma başlıyor. Oradan sonra rip akıntısı olabileceğini söylüyorlar. Çeken bir akıntı bu şakaya gelmez.
Yaklaşık bir buçuk saat yüzmek üzerimizde biriken negatif enerjiyi atmamızı sağlıyor.
Sonrası yine geceye hazırlık ve yine Nihavent…Burada geceler nihavent yaşanıyor.
Gülgün Çako SİNOP 3 Ağustos 2014 / Pazar