- Kategori
- Yemek - Mutfak
Sofraya akıl, tat, zarafet ve bereket taşıyamayan kadıncıklar
Sofraya akıl, tat, zarafet ve bereket taşıyamayan kadıncıklar, nereye ne taşıyabilirler?
Bence her tür sofra, Allah-hü Azim-üş Şan’ın “El Rezzak” yani rızk verici vasfının, alenen tecelli(1) ettiği bir makamdır. Aslında dikkat edecek olursak, anlarız ki; bütün bir Kâinat, Esma-ı Hüsna’nın(2) tecelligâhıdır.(3) Yani Yaradan’ın DoksanDokuz vasfı, (4) bu Kâinat’ın her yerine hakimdir. Ne hoş ne güzel ki; bu sayede, her dem Yaradan’ın huzurunda, O’nun makamında olmakla, Adem evlâdı şereflendirilmiştir.. Ancak, sofranın ayrı bir özelliği olsa gerektir. Bütün bir aile, akşamdan akşama, bir sofra, bir lokma, bir yudum başında buluşmakla ve o sofradaki nimetlerle doymakla, o sofrada edilen sohbetlerle kaynaşmakla, mutlaka mutlu olur. Bence her sofra, Cennet’in Dünya’ya yansıması gibi, güzel ve bereketli bir meclistir. Tecellî-i İlâhî’nin, (5) kullarını mazhar(6) ettiği, en büyük dünyevî(7) iltifatlarından biridir. Bir lokmanın, bir yudumun kıymetinin bilinmesi, onlara sahip olamayanların anlaşılabilmesi, nefsin terbiye edilebilmesi, akşam ailecek bir pidenin, dualarla bir sofra başında bölüşülebilmesi açısından, Ramazan-ı Şerifin de, İslâm kültürü içinde, çok büyük bir yeri ve değeri vardır.
Ben yeni evlenecek çiftlere, ayrı ayrı nasihatler ederken, genellikle bu sofra faslı üzerinde ziyadesi ile dururum. Hassaten(8) erkeklere, kendi efkârımca(9) güzel telkinlerde bulunurum. Hatta o telkinlerle de yetinmeyip, bazılarını mutbağa(10) sokup, bazı salataları, sosları ve yemekleri yapmasını da öğretirim. Özellikle salata ve sos yapımında, sofra kurumunda, eşlerine yardımcı olmalarını söylerim. Daha da önemlisi: Sabahtan akşama kadar evde çalışmış ya da işinden gelip, nefes ve duş almadan, mutbağa girmiş kadınların, yaptıkları yemekleri, kıtlıktan çıkmış gibi, bir çırpıda hapur hupur yememelerini, sohbet ederek, yavaş yavaş insana yaraşır bir biçimde, eşlerinin yemek konusunda gönlünü de alarak yemelerini, kahveyi bile sofrada içmelerini, yemek sonrası eşlerini teşekkür ederek öpmelerini, Onun ellerine sağlıklar dilemelerini, tembih ederim. Zarif bir erkeğe, bir aile babasına yaraşan da budur. Her erkek eşini, elinden geldiği kadar, hizmetçi gibi kullanmamayı, mutlaka öğrenmelidir. Ve bu öğretiyi de, erkeğe esasen benim değil de; analarının babalarının yapması gerekir. Ancak, matbah kökünden gelip, mutbak değil de TDK sayesinde, kelime mutfak olunca, insanlar da fakır fukur bir hâl alıyorlar nedense. Benim ders verdiğim beyler, Elhamdülillâh futbol gecelerinin dışında, şimdiye kadar pek şaşırmadılar ama insan sonunda insandır işte.
Ancak şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne... Ben şimdiye kadar teşekkür ettiğim çok az kadından, keseme bereket duası aldığımı biliyorum.. Ancak hepsi mumlu, süslü, düzeni değişik, kolalı örtülerle bezenmiş sofralarda yemek yemekten çok hoşnuttu. Özellikle bir fondü(11) ziyafetine hepsi, çok büyük merakla gelip, föndü ve soslarından yerken, çok neş’eli ve iştahlıydılar. Tabii hepsine afiyet olsun. Yaradan’ın rızkını Onlarla paylaşmayı, Yaradan bana nasip ettiği için, önce Yaradan’a sonra da bu hanımlara teşekkür ederim. Ve fakat hep şuna dikkat ettim. Nerdeyse hiç biri, sossuz salatanın salata tabağından el ile alınıp, kendi salata tabaklarına kopartılarak servis yapılacağını, sonradan bu salataya sos ilâve edileceğini bilmiyordu. Keza, bu zarif hanımefendiler, soslar ya da yemekler örtüye damlamasın diye, kendi tabakları ile diğer tabağın mesafesini ortadan kaldırmaya da dikkat etmiyordu. Ve tabii mutlaka sofra örtüsüne, bu şekilde bir şeyler dökülüyordu. Bu manzara da Onlar için bir şey ifade etmiyordu. O zaman Kolalı ütülü örtüler, mumlar, şamdanlar, çiçekler masada niye duruyordu? Bu teferruatın ne gereği vardı? Hadi bütün bunları bir kenara koyalım. Son Otuz senede, Yedi’den Yetmiş’e hangi kadın sıradan ya da ağırdan bir sofra kursa, beynime ağrılar saplandı. Düzenin yanlış olması bir yana, hiçbiri çatalı bıcağı tabağı bardağı, sofraya en kötüsünden, lokantalarda olduğu gibi, neredeyse hiç biri muntazam koymadı. Hatta bazıları masaya ne servis koydu. Ne de bir örtü örttü. Bu kadınların çoğu, YüzKüsur ayakkabısı olan, dolabından marka marka elbiseler fışkıran, hiçbir mangalda kül bırakmayan kadınlardı. Birçoğu da genç rvlilik namzedi insanlardı. Aralarında tabii halktan insanlar da vardı. Ancak bir iki kişi dışında, hiçbir sınıfın kadını, bu konuda benden geçer bir not alamadı.
İnsan hiç kimse için, ancak en önce kendisi için, kendisine karşı duyduğu saygıdan dolayı, sonra da Yaradan’ın o rızkı kendisine lûtuf etmesi sebebi ile yemeğini tepsi de bile yiyecek olsa, bir huzurda(12) bulunmakla şerefyap(13) olarak, gayet muntazam bir şekilde o tepsiyi yerleştirip, yemeğine öyle başlar. Ve de oraya buraya dökerek saçarak yemek yemez. Ben maalesef nasihat ettiğim erkeklere, bu acı gerçeği de anlatıyorum, artık. Sofra kurmasını, yemek yapmasını, bulaşık makinesini yerleştirmesini, renkliler ile beyazların nasıl yıkanacağını, ütünün nasıl ve hangi sıra ile yapılacağını bilmediği halde, evlenmesini bilen kadını, hoş görmek mümkün değildir. Zîra o kadın, bir çocuğa da nasıl bakılacağını bilemeyecek, birçok numunede de sürekli görüldüğü şekilde, muhtemelen ortaya ya bir canavar ya da bir mongol çocuk çıkacaktır.
Daha da tuhafıma giden, bu hanımların çocuk yaştan başlayarak, adam gibi adam arama çabalarıdır. Hadi adam gibi adamı bulduklarını var sayalım. O adam bu basiretsiz, (14) bilgisiz, yeteneksiz, görgü yoksunu hatunları ne yapsın? Dikkat edilecek olursa; evlenmelerin çok ciddi oranda azaldığı, boşanmaların ise, giderek arttığı görülmektedir. Etin bu denli mebzul, aklın ve çok basit bilgilerin bile, bu denli az olduğu bir ülkede, bu neticeler çok normaldir. Ezcümle akıl bir erkeğin, bu türden bir hatuna dayanabilmesi için, mangal gibi yüreğinin olması gereği vardır. Bu imkân da, bu asırda ve bu pazarda, mümkün olamayacağı için, yeni nesil erkekler, mesuliyet alanı dışında kalan, beraberliklerle vakit geçirmeyi tercih etmektedirler. Bu münasebet şeklinde, sofrayı kim kurarsa kurar. Sofra kurulmasa da olur. Hiç de sorun değildir. Hatta sofrayı bir kuran, bir daha kurmayabilir de. Her gece sofrayı bir başka kadın da kurabilir. Maksat zilliyi kırmak ve hayattan kâm(15) almaktır. Sonrası da fasaryadır. Ve giderek mebzulleşen(16) pazar şartları, tüm bu saydıklarım için gayet müsait, mamul gamı da sunmaktadır. Ezcümle, bu karambolde kaybolmamak için, henüz yaşı genç olan, bu sözde zarif ve romantik hatunların, artık bilmekle yükümlü olduğu, çok fazla mesele vardır. Ve burada da, esasen bir şey bilmeyen annelere, çok ciddi işler düşmektedir. Yoksa dünyalar güzeli kızları, Onun Bunun eğlenceliği olmaktan ileri gidemeyip, evde kalacaktır. Bunun için hiç üzülmem de. Zîra, Yaradan’ın sofrasına hoyrat davrananlar için, bence her şey müstahaktır.
Haydar Volkan
Çiftehavızlar: 03.09.2009
1. Tecelli: Belirme, görünme, ortaya çıkma, zuhur etme, meydana çıkma:
2. Esma-ı Hüsna: Allah-ın isimleri
3. Teccelligâh: Ortaya çıkan yer
4. Vasıf: Özellik
5. Tecellî-i ilâhî: İlâha ait belirginlik
6. Mazhar: Bir iyiliğe erişmiş, erişen
7. Dünyevî: Dünya’ya dair
8. Hassaten: Özellikle
9. Efkâr: Düşünceler, fikirler.
10. Mutbak: Mutfak, aslı mutbaktır
11. Fondü: Bir fransız yemek servisi
12. Huzurda: Padişah gibi yüksek makam katı
13. Şerefyap: onur duymak
14. Basiretsiz: Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş, seziş, uyanıklık, anlayış, kavrayış, sağgörü,
15. Kâm: Zevk, mutluluk, tat.
16. Mebzul: Bol