​ Soğuk-mini minicik bir deneme öyküsü / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '09

 
Kategori
Deneme
 

Soğuk-mini minicik bir deneme öyküsü

Sarsıntıdan biraz midem bulanıyor, biraz da belim ağrıdı tabi. Zaten bu bel ağrısı bir türlü peşimi bırakmadı. Bunları normal karşılıyorum artık. Yetmiş dördüne aylar kalan bir ihtiyar için fena da sayılmam aslında. Bu rahatsızlığımın bir nedeni de yolların çukurlarla dolu olması. Yetmiş sene önce olsaydı bu zıplamalardan çok hoşlanır, anne babamın yardımı olmadan kahkahalara boğulurdum herhalde. Yeğenim Feride’yi on altı gün kalmama rağmen sanki hiç görmemişim gibi özledim şimdiden. Ne de olsa biricik kardeşimin tek hatırası o. Oğlumdan sonra dünya üzerindeki tek yakınım. Evimi de özledim aslında. Hayatım boyunca bu kadar ayrı kalmamıştım hiç. Tabi askerlik günlerim hariç. Bu yorgunluğu eve gidince derin bir uykuyla zehirlerim ancak. Sabah aldığım gazeteyi karıştırıyorum 29 EYLÜL 1932 “Hükümet....” diye devam eden alışılagelmiş gündelik haberlerle dolu. Bir de Cihangir’de yanan eski konak var. Uyku çöktü üzerime.

Birden büyük bir siren sesi ile irkildim. İlk gördüğüm büyük bir “Gulyabani” gibi üzerime geliyordu koca demir yığını. Tren yolunun tam ortasındaki hendeğe takılıp kalmıştık. Şoför var gücüyle çabalıyordu kurtulmak için. Sonumuz geldi diye düşündüm. Ben hadi neyse de, kucağındaki küçük çocukla genç kadını düşündüm önce. Gözlerimi kapadım ve dişlerimi sıktım. Aniden ileri doğru fırladı arabamız, bense hala gözlerimi açmadım. Yalnızca yanımızdan şiddetle homurdanarak geçen demir yığınını hissettim. Gözlerimi açtım otobüs ileride bir yerde durdu. Şoför alnındaki terleri sildi kolunun tersiyle. Bende derin bir oh çektim. Genç kadın şükreder gibi ellerini sürdü yüzüne. Yolumuza kaldığımız yerden devam ettik hiçbir şey yok gibi. Eve gelince derin bir uykuya daldım. O günden sonra biraz kırgın vücudum bir türlü anlayamadığım bir nedenden dolayı.

Tam olarak kaç gündür evden dışarı çıkmıyorum ya da kaç saattir yemek yemiyorum bilmiyorum. Ama içimdeki zapt edilmez susuzluğu bir türlü yenemiyorum. Aklıma gelen tek şey su...

Tam da yetmiş dördüncü yaş günüme sekiz gün kala. Aslında sekiz gün olduğuna bile garanti veremem sizlere.

Yaşadığım garipliklerin sayısını bile hatırlamıyorum şu anda. Başlangıcını düşündükçe nefes almakta zorlanıyorum. Bu arada oğlum; Memedim uzun süredir aramaz oldu. O da hayırsız çıktı, yanımda yok şu zor günlerimde. Karım Neriman öleli yedi yıldan fazla oldu. O günden beri yalnız yaşıyorum bu Arnavut kaldırımlı dar sokağın en küçük ve en eski evinde.

İşte yine susadım bu kadarcık şeyi anlatırken size. Birtakım garipliklerden bahsettim ama ne olduğunu açıklamadım farkındayım. Bir ay kadar oldu herhalde. Herhalde diyorum ondan da emin değilim içine düştüğüm şu zaman fenomeninden dolayı. Son bir aydır pek fazlada şu kırık kapıdan dışarı çıktım sayılmaz. Hasta olduğumu zannediyorum; elim yüzüm buz gibi, üşüyorum.

Neriman’ın alaca kumaş parçalarından diktiği battaniyeyi sırtımdan atamıyorum. Camın kenarında, akşama kadar dar sokaktan geçen tüm insanları sayıyorum. Daha o kalın sesiyle bozacı geçmedi. Ve birde el arabasında portakal satan beyaz saçlı, kamburu hafifçe belli olan o Suriye göçmeni yaşlı adam. Dışarı çıkmıyorum; çünkü en son çıktığımda (ki en az bir hafta oldu) başıma gelmeyen kalmadı. Tüm insanlar o kadar tuhaflaşmıştı ki. Beni umursamıyorlardı; ben ki dört asırdır bu semtte yaşayan Hacı Kasımgillerin büyük oğlu Tabip Cemal Kasım.

Önce sokağın köşesindeki ermeni fırıncı Emilyan. Sabah bir somun istememe rağmen beni duymazlıktan geldi. Üç beş kez tekrarlamama rağmen hasır sandalyesinden kımıldamadı bile. Umudu kesince aklım arapsaçı gibi olmuş dışarı çıktım fırından. “Ne yaptım ben bu adama” dedim kendi kendime. Sonra nefis tereyağlı börekler yapan Kastamonulu börekçi ustası aynı şekilde davrandı bana. Hele o faytoncunun bütün çabalarıma rağmen göz ucuyla bakma lütfünde bile bulunmaması, asıl beni bu üzmüştü.

Artık yaşlanmıştım, insanlar için yük olmaktan başka bir işe yaramıyorum diye düşündüm aniden. Kasımpaşa Bimarhanesinden (şimdiki adıyla hastane) emekli olalı zaten işe yaramaz olduğumu biliyordum ama herkesin beni görmezden gelecek kadar küçümsediğini düşünmemiştim hiç. Büyükbabamdan kalma sedef kakmalı bastonuma dayanarak dört sokak aşağıdaki oğluma, Memedime gittim. Dakikalarca kapının tokmağını vurdum, evde yoktu ne yazık. Nasıl eve döndüm bir de bana sorun. Belime sancılar vurdu, ayaklarıma kara sular indi. Yine üşüyorum ve yine susadım, ama hala acıkmadım. Bardaktaki suyu bir dikişte bitirdim. Hava alacakaranlığa çalıyordu. Pencereden dışarı baktım. Artık her şey daha zor seçiliyordu. Belki de her taraf ışıl ışıldı da bu karanlık, bugün olanlara bir yenisini mi katıyordu? Karanlığın gerçekliğini gece bekçisinin düdüğü doğruladı. Camı açtım, bugün olanları düşünüyordum bir yandan. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Ağzımdan ne çıktığına bile bakmadan gırtlağım yırtılana kadar bağırdım. Kahverengi abası, burunları patlamış iskarpinleri ve elinde siyah boyalı sopasıyla salına salına gidiyordu ve bir kez bile çehresini bana döndürmemişti. Başım camın dışında, karanlıkta gözden kaybolana kadar izledim onu. Pencereyi kapadım. Bir de bu ukala bekçiyle uğraşmamın hata olduğunu geçte olsa anladım. Yaşlı bedenim uyumak istediğini üstelercesine beni yatağa doğru çekti. Son bir bardak su içip yatağa uzandım. Ne zaman uyudum hatırlamıyorum bile.

Uyandığımda güneş çoktan doğmuştu. Ne kadar uyuduğumun da farkında değilim. Duvardaki ihtiyar guguklu saat durmuş. O bile bakmıyor yüzüme. Bana hizmet etmekten o bile bıkmış. Hemen yataktan kalktım. Yine aç olmadığımın farkındaydım, ama her zamanki gibi susamıştım. Suyumu içtikten sonra pencereye yaklaştım. Ahşap zemin ben yürürken gıcırdıyordu. Onlarda beni terk ederse herhalde bodruma düşer, kolumu bacağımı kırarım diye düşündüm. Uzun zamandır yapmadığımı yapmaya karar verdim. Üst üste iki gün evden dışarı çıkacaktım. Üstüme elbiselerimi giydim, bastonumu aldım, kapıyı zorda olsa açtım. Adımımı eşikten dışarı atar atmaz mahallenin minik yaramazları bir boğa sürüsü gibi üzerime fırladı. Durmadan evin önünden geçip gittiler. Onlar da görmemişlerdi beni muhtemelen. Çünkü görselerdi “Cemal Amca” diye üstüme atlarlar, onlara ne aldığımı sorarlardı çekinmeden. Günüm yine berbat, aynı bilinmezle dolu başladı diye mırıldandım. Bu kabus ne zaman bitecek, ne zaman herkes eskisi gibi beni normal karşılayacak bilmiyorum.

Aynı şeyleri yaşamaktan korka korka Emilyan’ın fırınına doğru yaklaştım. Tam o sırada Memed’i gördüm sokağın sonunda. Elimi kaldırdım ve dermansızca salladım, görmedi. Döndüğü köşe başına doğru hızlı adımlarla geldim. Tabi kendimce hızlı adımlar. Vardığımda çoktan gözden kaybolmuştu. Üzüntüden derin bir of çektim. Neler olduğunu bir anlayabilseydim, ne kadar rahatlayacaktım sormayın. Bu sıkıntıyı paylaşabilecek kimse bulamıyorum artık. Tek dayanağım oğlumu bile göremez oldum. Olduğum yerde derin düşüncelere daldım. Sonra Neriman’ıma gitmeye karar verdim. Ona tüm derdimi anlatır rahatlarım biraz olsun. Onu görmesem de beni duyar nasıl olsa. Kabristana doğru ağır adımlarla yürüdüm. Orayı çeviren bahçenin avlusundaki demir parmaklıklı kapıyı yavaşça ittim. Neriman’ın yattığı bölüme doğru ilerledim. Kafamı kaldırdığımda Memed’i orada gördüm. Yürüdüm, sırtı annesinin kabrine dönüktü. Neden sırtını dönmüştü anlamadım. Aslında annesinin mezarına değil yanındakine bakıyordu sanki. Onun arkasındaydım, mezar taşında ne yazdığını göremiyordum. Bir şey sanki dilimi, ayaklarımı, vücudumun her yerini bağlamıştı. Ağzımı açmaya çalıştım, açamadım. Memed bir müddet daha durdu orda, sonra annesinin kabrine döndü, diz çöktü toprağa sarıldı. Sonra birden hatırladım, diğer mezar taşını okumaya çalıştım. Uzaktı harfleri seçmek zor oldu. Okuduğumda gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. O anda bir el omzuma dokundu. Şimdiye kadar kimse farkıma varmamıştı, kim olabilirdi? Tiz bir ses “Cemal” dedi. Bu sesi hatırlıyordum, ama bir türlü kendimi toparlayamadım. Mezar taşındaki yazılarımı yoksa omzumdaki elimi düşünmeliydim? Kararımı verdim ve kafamı yavaşça arkaya çevirdim. Aman Allahım “Neriman” .Sonra mezar taşındaki yazılar belirdi gözümün önünde

“Merhum Tabip Cemal KASIM Ruhuna Fatiha”

DOĞUM:17 KASIM 1858

ÖLÜM: 29 EYLÜL 1932

 
Toplam blog
: 14
: 358
Kayıt tarihi
: 31.03.09
 
 

Evli bir kız çocuğu babasıyım. Makina mühendisi olarak bir kamu kurumunda çalışıyorum. İstanbul'da y..