Son el / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
 

Son el

Son el
 

Hangi yılın kış bitimiydi şimdi tam olarak anımsamıyorum. Anımsadığım birşey varsa o da artık günlerin uzamaya başlaması ve havaların tatlı bir sıcaklığa kavuşmasıydı. Bir de genç ve güzel bir kızcağızın işyerlerini ve otelleri tek tek dolaşmasıydı. Giyimi hiç de kötü sayılmazdı. Saçları açık ve omuzlarına kadar dökülmüştü. Siyah saçlar belli ki düzensizce ve elle şekillendirilmişti. Üzerindeki elbise tiril tiril yazlıktı. Mavi elbisenin diz kapaklarının biraz altına kadar indiğini gördüm. Siyah saçların altında mahçup ve sapsarı bir yüz vardı. Belli ki bir yerlerden ya da birilerinden kaçıp İstanbul'a gelmişti. Açtı ve büyük bir olasılıkla yatacak bir yeri bile yoktu.

Merak ettim. Çünkü davranışlarından anladığıma göre başı dertteymiş gibiydi. Girdiği bir otelde bulunan arkadaşıma kızın ne istediğini sordum. İş arıyormuş. Ama, iş için girdiği her yerden hemen çıkıyordu. Buradan da belliydi ki kızcağızı hiç kimse dinlemeden "İş yok" diye kovuyordu.

İncecik bedeni uzun zaman caddede dolaştı durdu. Yoksulluğu suratına vurmuştu. Sanki birilerinden belki de ilk ve son bir yardım ister gibiydi. Oysa herkes duyarsızca kapıları kapatıyordu. Onun o halini gören çoğu insan ise "O yolun yolcusu" diye gülüp geçiyor ve ondan yararlanmanın düşlerini kuruyordu.

Kızcağız kimbilir Anadolu'nun hangi kuytu köşesinden kopup gelmişti? Anadolu'nun erkek egemenliğindeki yaşam koşullarını hepimiz biliriz. Kızcağız çalışmak ister çalıştırmazlar. Evlenmek ister, sevdiğinle değil de parayı sayanla evlendirirler. Sevdiğine kaçmak istese töreye kurban gider. Kendinden otuz yaş büyük birisi yalnız para saydı diye onunla evlenmeye kalksa ve o kabul etmese cinayete kurban gider.

Kimbilir belki de evde üvey baba vardır. Belki de üvey anne. Neler okuyoruz gazete haberlerinde neler. Savunmasız kızcağızların başına ne tür işler açılıyor. Hepimiz anımsamıyor muyuz ailesine parasal yardım yapdığı için yardım yaptığı ailenin genç kızına işkence yapan adamı? Hani işkence gören kızcağızın erkek kardeşi tıp fakültesinde okuyordu. İşkence yapan adam kızcağızın ruhuna şeytan girdi onu çıkartmak gerek diye kaç kez tecavüz etmişti? Jiletle kesmişti kızcağızın her yanını. Üzerinde sigara söndürmüştü. Sonra kızı ayağa kaldırıp ayak parmaklarının kemiklerini çekiçle kırmıştı. Ve bu yapılanları anne de görüyordu, tıp okuyan abi de biliyor ve çoğu zaman işkenceyi izliyordu. Ama, hiç biri bu genç kızcağızın çığlığını duymuyordu. Çünkü, işkence yapan adam anne ve erkek kardeşe para veriyordu.

Sonra Allah'tan kıza işkence yapan adamın kızları durumu polise bildirdiler de işkenceye son verildi. Bilmem dava hâlâ sürüyor mu?

Ben incecik bedenli, siyah saçlı, sapsarı tenli, mavi elbiseli kızı bir süre izledim. Çünkü, bulunduğum sokaktan defalarca geçti. Üzülüyordum. Ve hep Anadolu'da yaşanan kadın öykülerinin acı sonlarını kafamda öykülendiriyordum. Bu kızcağıza da kendimce bir öykü bulmuştum.

Ilık bir günün serin akşamüzerinde işyerinden ayrılıp vapura binmek için yürüyordum ki, köşebaşında mavi elbisesiyle o kızcağızı yine gördüm. Açtı, açıktı... Yatacak yeri yoktu ve İstanbul gibi kurtlar sofrasında yapayalnızdı. Üstelik akşam oluyordu. O, gelip geçenlerin yüzüne bakıp "Ne olur elinizi uzatın" der gibiydi. Bilmiyorum, belki benim gibi çok kişi ona elini uzatmak istemiştir, yatacak bir yer göstermek istemiştir. Ama, insan hem çekiniyor hem de korkuyor. İstanbul gibi karmaşık bir kentte binbir entrika döndürülüyor. Bu kızcağızın da arkasında ne gibi gizemler yattığı belli değildi. Bir iyilik yapayım derken savlılıkla, polisle başınız derde girebilir, mahkeme koridorlarında dolaşıp durur ve en kötüsü de işin aslını astarını araştırmayan medya tarafından "Sapık" ya da en azından "Kızı alıkoymuş" bir suçlu olarak tanıtılabilirsiniz. Sonra gerçekten yardım için elinizi uzattığınız kişinin sizi savunmasını da bulamayabilirsiniz.

İskeleye doğru giderken belki de edebiyatçı ruhumun kışkırtmasıyla bir köşede kızı izledim. Burada nasıl bir yaşam öyküsü var diye hep düşündüm. Kızcağız gelip geçenlerin gözlerinin içine bakıyordu. Onlardan para istemeye belki de utanıyordu. Ama, son bir elin ona uzanmasını istiyordu. İşyerlerinden gülerek, şakalaşarak çıkıp evlerine giden kadınlar, erkekler o kızcağızı hiç umursamadan geçip gittiler. O, son bir elin uzanmasını boşuna bekledi.

Belki inanmayacaksınız ama o kızcağızın dramı beni sabaha kadar rahatsız etti. Şimdi nerelerde, ne yapıyor, neden ona elimi uzatmadım diye düşündüm durdum. Sabaha karşı uykuya dalmışım. Uyandığımda her zamanki günlerden birini yaşayacağımı sandım. Yine sekiz ya da sekizonbeş vapuruna binecektim. Vapurda hep aynı yüzleri görecektim. Uyuyanları, cep telefonlarıyla konuşanları, kulaklıkla müzik dinleyenleri, çay içenleri, gazetelerini okuyanları görecektim.

Nitekim, sekinonbeş vapurundaydım ve herşey dünkünün aynısıydı.

Yine vapurun iskeleye yanaşmasını bekledik. Vapurdan inenlerin iskelenin dışında, sol tarafa doğru biriktiklerini gördüm. Ben de merak edip o tarafa doğru hızlı adımlarla gittim. Denizden bir ceset çıkarmışlardı. Öylece kıyıya almışlar, savcıyı bekliyorlardı. Üzerini gazete kâğıdı ile örtmüşlerdi. Merakla baktım. Boğaziçi'nden esen karayel, cesetin üzerindeki gazete kâğıtlarını zaman zaman uçuşturuyordu. Bir ara cesetin baş kısmındaki gazete havalandı. Donakaldım. Siyah saçlar sapsarı yüze yapışmış ve mavi elbisenin düğmeleri hafifce açılmıştı.

Gözlerimden iki damla yaş aktı. Boğazım düğümlendi, yutkunamadım.

Ah bir "Son el" uzanabilseydi. Kurtarabilir miydik bir yaşamı? Ama, ne yazık ki çoğu zaman hiçbirimiz, bir kimsenin son sessiz çığlığını duyamıyoruz.

 
Toplam blog
: 278
: 3275
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..