​ Sosyal uçurumun eşiğindekilerin güncesi – ‘Elden ağza yaşamak’ / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Nisan '08

 
Kategori
Felsefe
 

Sosyal uçurumun eşiğindekilerin güncesi – ‘Elden ağza yaşamak’

El. İnsan eli. El. Yabancı. Kendine yabancı insan mı acaba elden ağza yaşıyor, yoksa yabancı insanın kendisi mi elin ağzından kendi eline? Bu sorunun, daha ‘buyurunuz!’ diyemeden koca dünyayı oturma odasında bulmuş, daha adresini ezberleyemeden yaşadığı sanal alem ‘web’de kendine bir site edinebilme derdine düşmüş, Kandıra’dan Yeni Zelanda’ya, Silopi’den Los Angeles’e kadar orada yaşayan herkesle en az bir ‘tıklamalık’ dostluk kurabilecek kadar ‘kalbi büyük’lüğe ermiş, bu yüzden globalleşebilmiş, günümüz insanının bir sonraki tanımını etkileyecek en önemli sorulardan biri olacağı, kendimizi kaptırdığımız ‘fiction’lar dünyasında omuzlarımıza ‘hayat’ parolasıyla çullanan ‘fact’ların nelere alamet olduğunu unutmamamız gerektiği düşüncesindeyim.


Önce mevzu bahis atasözünün iyice bir gözüne girelim, yani analım, yani dile getirelim: ‘Elden ağza yaşamak’.

Deyimler sözlüğünü bezeyen binlerce deyim bir yana, ‘elden ağza yaşamak’ deyimi bir yana. Hatta bana sorarsanız bu deyim ‘en iyi deyim benim’ diyebilmeye en yakın deyimdir. Cık, lütfen...! Lütfen, itirazınızı birkaç satır daha erteleyin...! Lütfen, bırakalım da deyim kendisini nasıl savunacak bir okuyalım.


Kelime sayısının kısalığına ters orantıdadır uzunluğu anlamının bu deyimin. Bu deyimi ‘en iyi deyim’ adaylarının en güçlüsü yapan da zaten ‘yoktan var etmek’ gibi ikinci büyük ‘en iyi deyim’ adayını sürekli meydana getirme özelliğidir. Bakın bu hiç denilebilecek kadar az ve sıradan kelimelerle dile gelenin çapı nerelere kadar uzayabiliyor, ne derinliklere varabiliyor, görün.


‘Elden ağza yaşamak’ deyiminin deyimler sözlüğündeki yerini bulduktan sonra okuyabileceğiniz mânası aşağı yukarı şöyledir: ‘Günlük kazancı, ancak günlük harcamasına yetmek’. ‘Karın tokluğuna çalışmak’ da denilebilir. Şimdi gelin bu deyimden daha ne gibi haklı anlamlar çıkarılabildiğine geçmeden, deyimin birinci dereceden anlamı ne, ona bir bakalım. Anlamının sosyo-kültürel boyutu insanlığın kendisi kadar yaşlı olan ‘elden ağza yaşamak’ deyimi, fiilinin de haykırmaya çalıştığı üzere, bir ‘yaşam’ tarzını dile getirir. Bu deyimde aslında insanlığın doğa bilimlerine ipotekli ‘DNA’sının ruhu dile gelir. Nasıl mı? Şöyle:


İnsanlığın DNA’sının ruhunun dili de insan gibi en az ‘iki’ yüzlüdür; ‘üçünü’, ‘beşini’ geçiyorum. Yani insanlığın DNA’sının ruhunun dilinden söz edildiğinde aklınıza her şeyden önce bu dili en az iki farklı şeyi tek bir dille dile getirip her biri hakkında da ‘ben sadece buna inanırım’ diyen tek bir ruhun gelmesi gerekir. İnsanlığın DNA’sının ruhunun dilini anlamak istiyorsanız insanlığın DNA’sının ruhunu anlayabimeniz gerekir. Ruhunu anlayabilmek için ise insanlığın DNA’sını, yani insanlığı anlayabilmeniz gerekir. Şöyle bir sıralamayla anlamaya çalışalım: İnsalık, insanlığın DNA’sı, insanlığın DNA’sının ruhu ve son olarak da insanlığın DNA’sının ruhunun dili.


Saçmalık demeyin, lütfen, zamanında nelere saçmalık, kimlere şarlatan demedik ki... bu ‘saçmalığa’ da bir şans verin ve okumaya devam edin, lütfen:


İnsanlık. Yani insanın ‘-lık’ ekine kavuşuşunun hikâyesi. Bir başka deyişle ‘insan’dan, ‘-lık’ üretim ekini kullanarak, ‘insanlığı’ üretmenin hikâyesi. Üretelim o zaman: Önce ‘insan’ sonra da ‘insanlık’ kelimesini irdeleyelim. ‘İnsan’ın ne anlama geldiğine bakmak için sözlüğe sarılıp, nihâyet aradığınızı bulduğunuzda okuyacaklarınız aşağı yukarı şunlardır: ‘Akıl ve fikir sahibi, konuşarak anlaşan yaratık’, ya da ‘olgun kişi’, ya da ‘iyi huylu ve ahlâklı kişi’. Biraz daha bilimsel tanımıyla da ‘yürüme, konuşma, mucit, düşünme ve taklit etme özelliklerine sahip memeli hayvanlar cinsine ait bir tür’ olarak bilinir.


‘İnsanlık’ kelimesini arayıp bulduğunuzda ise şu satırlar gözünüze görünür: ‘İnsan olma hâli’, ‘insana yakışan hâl ve davranış, adamlık ve insaniyet’, ya da ‘insanların tamamı, beşeriyet’, ya da ‘insan tabiatı’. İkinci tırnak arası kısa tanımda kullanılan ‘adamlık’ kelimesini aynı zamanda ‘kadınlık’ veya ‘cinsiyetlerüstü’ olarak da düşünmemiz gerektiği anti parantezine değinmeyi unutmayalım.


Şimdi, bu ‘özel’den ‘genel’e giden yola bir göz atalım. Mevzu bahis ‘yol’ dahi insanın kendisi gibi en az ‘iki’ yüzlüdür: bir ‘teorik’ yüzü bir de ‘pratik’ yüzü vardır. Teoride zehir gibi olan bu tanımların pratikteki geçerliliği, kimi zaman gülünesi, kimi zaman da ağlanası özelliktedir. Gülünesi, daha doğrusu tanımın sevinilesi tarafı, insanın nasıl olması gerektiğinin, ağlanası, daha doğrusu saçlar yolunası tarafı da nasıl olduğunun tanımıdır. Yani insanın nasıl olması gerektiğinin tanımı ile nasıl olduğunun tanımı arasındaki farktır insanı bir sevindirip bin ağlatan. O zaman bin sevinip bir ağlamadan bir sevinip bin ağlamanın ardına varalım. İnsan olalım:


İnsan. Biyolojik ya da fizyolojik açıdan ‘-lığı’ tartışılmaz kaidelere uymaktadır insanın. Biyolojik ya da fizyolojik açıdan ‘insanlık’ iki gözdür, iki eldir, iki bacaktır, iki delikli bir burun, iki odalı bir kalp, iki yumurtalı bir üreme organıdır. Bu her insanda böyledir. İstisnalar da kaideye hizmetten öte bir şey değildir. Ancak ahlâk ve huy açısından ‘-lığını’ belirlemek çok zor, hatta imkânsızdır insanın. Biz insanın ahlâk ve huy açısından ‘-lığını’ belirlemeye çalışmak yerine, belirlemenin maddelerini belirlemeye çalışalım. Yani ‘neyin’, yani insanlığın tanımına sebep olacak ‘belirlemenin’ kendisinin, ‘nasıl’ olması gerektiğini, yani insanlığın tanımına anahtar belirleme sistemimizin üzerinde durduğu temeli maddeleri sayesinde varolan ‘metodumuzun’ işleyiş safhalarının en mantıklı ve en ekoljik şekilde nasıl planlanması gerektiğini belirlemeye çalışalım.


İnsan ‘şudur’ dedikten sonra ‘dediğimde haklıyım’ diyebilmek için size bir şeye ‘şudur’ dedirten sistematik gücün mantikî üstünlüğünün kanıtını getirebilmeniz gerekir. Böyle bir iddianın faturası size bir şeye ‘şudur’ dedirten gücün zekâsının parlaklığından başka bir şeye kesilemez. Bizim amacımız da bu gücün emrine geçirdiği merciileri ne denli mantıklı ve ne denli ekolojik yönettiğinin teftişini yapmaktır. Her şey, sonunda aklımızda tutacağımız insan ve insanlık tanımının yerindeliği, haklılığı ve bu yüzden de bin yerde mükemmelliği uğrunadır.

Tanımlarımızı kısaca tekrar hatırlayalım:

İnsan, ‘akıl ve fikir sahibi, konuşarak anlaşan yaratık’, ya da ‘olgun kişi’, ya da ‘iyi huylu ve ahlâklı kişi’dir. Biraz daha bilimsel tanımıyla da ‘yürüme, konuşma, mucit, düşünme ve taklit etme özelliklerine sahip memeli hayvanlar cinsine ait bir tür’dür. İnsanlık, ‘insan olma hâli’, ‘insana yakışan hâl ve davranış, adamlık ve insaniyet’, ya da ‘insanların tamamı, beşeriyet’, ya da ‘insan tabiatı’ şeklinde tanımlanır demiştik.


İnsanın kendisini ve ‘-lığını’ böyle tanımlamasına sebep güce ‘belirleme kabiliyetimiz’ diyelim. ‘Belirleme kabiliyetimiz’ içe ve dışa ‘zoom’lanmış makro ve mikro mercekten görünenlere ‘önemli’ ya da ‘önemsiz’ şeklinde değer verdikten sonra varlığının bir yarısı maddesel bir yarısı kuruntusal bir telgraf makinasıyla kararını oramıza buramıza bildiren hak manyağı bir yargıç gibidir. Acaba bu yargıç hangi akla hizmet ‘insan’ın böylesine bir tanımını belleğine bildirip durmaktadır? Yoksa yargıcın işini manipule eden merciler, dereceler mi var? Teftişimize başlayalım öyleyse. Dayanalım niyetimizin en iyisiyle yargıcımızın kapısına. Gezdirsin bizi şöyle iyice işyerinin her bir köşesinde. Bu arada da bilinen tüm mahkemelerin tersine, biz sorular soralım yargıcımıza. Buyurun, buyurun... siz de katılın gezimize!


Yargıcımızın patronu olduğu işyerinde göze çarpan ilk özellik şudur: milyonlarca işçi farklı iki üniforma ile çalışıyor. ‘Beyaz Üniformalı’lar ile ‘Siyah Üniformalı’lar. Teftişimizin ilk durağı işçilerin yanıbaşı olsun. Sohbetin yolunu arayalım. Sıralamanın önemini sıfırlayarak önce bir ‘Beyaz Üniformalı’ya, sonra da bir ‘Siyah Üniformalı’ya birkaç sıradan soru soralım. Hatta yargıcımızı ardımızda bırakır koşar adımlarla hemen ilk üniformalımıza gidelim:


Merhaba diyelim. Merhaba desin. İsmimizi ve işimizi söyleyelim. Adının ‘Pertev’ olduğunu ama bizim kendisine ‘Işık’ da diyebileceğimizi, patronu yargıcımızın direktifi doğrultusunda aydınlığın mümkün mertebe en uç noktasına ışıyıp gördüklerini rapor etmekle görevlendirildiğini söylesin. Kısaca gördüklerini anlatır mısın diyelim. Hepsini anlatamam desin. ‘Neden?’ diyelim. Görmek başka şeydir, gördüklerini anlatabilmek başka şeydir desin. ‘Nasıl yani?’ diyelim. Patronu yargıcımızın patronu ‘insan’ için belli bir noktadan sonra aydınlık da karanlık gibidir, aynı karanlıkta da olduğu gibi gözleri hiçbir şeyi görmez, göremediği şeyleri de aklında tasarlayamaz, aklında tasarlayamadığı şeylere inanmaz, inanmadığı şeyleri de dile getiremez, getiremediği için getirmeye çalışanları da anlayamaz desin. Anlamadık diyelim. Ah, patronumun ve onun patronu ‘insan’ın gördüklerimin hepsini anlatmamı sağlayacak bir dili olsaydı desin.Olsaydı ne olurdu diyelim. Ne olacak, gözünü açamadığı akıl dışı aydınlıklara açılan bir dili olurdu ve inanın ki anlatacaklarımdan dini imanı değişirdi desin. İmkânsız bir şeyden bahsediyormuşsun gibi diyelim. İmkânsız demedim, sadece insanın gözü ve gözüne bağlı olaraktan görebildikleri değişmeden dili değişemez demek istiyorum desin. Peki ne olacak bunun sonu diyelim. Gözü kabından taşan insanın gördüklerine varan köprüsü dili de kabından taşana kadar zamanı eller üstünde taşıması gerekecek desin. Ya senin geleceğin? diyelim. O an gelene kadar da benim görevim patronumun ve patronumun patronu insanın varlığını mümkün mertebe garantilemektir desin. Neden? diyelim. Çünkü insanın gözünün kestirdiği zamanı elleriyle tutup dize getirebilmesinin ilk şartı ‘olmak’tır desin. ‘Olma’nın olmadığı yerde zaman da yoktur desin. Teşekkür ederiz diyelim. Bir şey değil desin. Gözlerimizi kamaştırarak görevinin başına, yani aydınlığın en uç noktasına ışımaya koyulsun.


Şimdi de bir ‘Siyah Üniforma’lıya yanaşalım. Merhaba diyelim. Merhaba desin. İsmimizi ve işimizi söyleyelim. Adının ‘Zalâm’ olduğunu ama yanıbaşımızda dikilen patronu yargıcımız dahil herkesin kendisine ‘Muzlim’ dediğini, patronu yargıcımızdan aldığı emir doğrultusunda karanlığın zifirinde bulduklarını kendisine bildirdiğini söylesin. Kısaca bulduklarını anlat diyelim. Hepsini anlatamam desin. Peki neden? diyelim. Nasıl aydınlığın en uç noktası göz kamaştırıcı derecede aydınlık olduğu için bir yerde karanlık gibiyse, karanlığın zifirî derinliğinin de en uç noktası gözü köre boyayan derecede karanlık olduğu için bir yerde aşırı aydınlık gibidir, bir şey göremezsiniz desin. ‘Beyaz Üniformalı’ iş arkadaşınız gibi insanın göremediği şeyleri aklında tasarlayamayacağını, aklında tasarlayamadığı şeylere inanmayacağını, inanmadığı şeyleri de dile getiremeyeceğini, dile getiremediği için de getirmeye çalışanları da anlayamayacağını mı söylemek istiyorsunuz? diyelim. Evet desin. Peki ‘Beyaz Üniformalı’ iş arkadaşınızla aranızdaki fark nedir? diyelim. Hiçbir fark yoktur desin. Nasıl yani? diyelim. Nasıl ‘Beyaz Üniformalı’ iş arkadaşım ‘insan’ın aşırı aydınlığa körlüğünü sembolize ediyorsa, benim gibi ‘Siyah Üniformalı’lılar da ‘insan’ın aşırı karanlığa körlüğünü sembolize ediyor desin. Yani aydınlığın en uç noktası ne derece insana karanlık ise karanlığın zifirî derinliği de o derece aydınlıktır desin. Bütün üniformalılar ‘insan’ın bu iki körlüğe göz açabilme antrenörleri gibidir desin. İnsan bizim aydınlıktan ve karanlıktan taşıdığımız gizemli ve karmaşık bilgileri diline tercüme edebildiği oranda hazırlanabilmekte ‘hayal ettiği gibi görebilme sınavı’na desin. Patronu yargıcımızın patronu insandan aldığı bu ana emir doğrultusunda işyerini yönettiğini kendilerine anlattığını söylesin. Patronu yargıcımızın dediğine göre kendi patronu insanın en büyük emeli aydınlığın en aydınlığında ve karanlığın en karanlığında her şeyi görebilmek ve gördüklerini diline aktarabilmekmiş desin. Biz de bu uğurda bir aydınlığa dalıyoz bir karanlığa batıyoz desin. Peki neden iki ayrı üniforma? diyelim. Vallahi günlerden bir gün patronu yargıcımızın patronu insan böyle buyurmuş desin. Biz de anlamış değiliz desin. Peki bu değişimden önceki durum nasıldı? diyelim. Komik olan da o ya, öyle bir durum dahi yoktu desin. Böylesi bir farka gebe ayrımcı dilimiz yoktu desin. Yani siyah beyaz yoktu desin. Karanlık ve aydınlık, siyah ve beyaz birdi desin. Tek yüzlü bir madalyon gibiydi desin. İnsanın bu emri sayesinde madalyona bir yüz daha eklendi desin. Hem de başka bir fenomenin bunu gerektirdiğinden de değil desin. Yani madalyonun ikinci yüzünü aydınlığın ve karanlığın ötesinde bir şey bezemedi desin. Sadece bir yüzüne aydınlığı, bir yüzüne de karanlığı tâyin ettiler desin. Biz işçiler bu duruma ulu patron insanın aklını çelen ‘yersiz rekabet mantığı’nın neden olduğuna inanıyoruz desin. Bize, ‘bakın ‘Beyaz Üniformalı’lar şunu bunu becerdi’, onlara da ‘bakın ‘Siyah Üniformalı’lar şunu bunu becerdi’ diyerek anlamsız bir gerginlik oluşturarak verimin effektivitesini yükseltebileceklerini düşünüyorlar desin. Oysa biz insanın hayal ettiği gibi ‘görebilme’ sınavını sadece ve sadece işbirliğimiz sayesinde kazanabileceği kanaatindeyiz desin. Bakalım ulu patron insan bu duruma ne zaman gözlerini açacak desin. Teşekkür ederiz diyelim. Lâfımı olur desin. Elveda diyelim.Elveda desin.


Tekrar yargıcımızın yanıbaşındayız. Bir yandan işyerini gezmeye devam ederken diğer yandan da şimdiye kadar öğrendiklerimiz doğrultusunda yargıcımızla sohbete başlayalım. Unutmayalım, bütün bu zahmet, aklî eziyet, her şey, sonunda aklımızda tutacağımız ‘insan’ ve ‘insanlık’ tanımının yerindeliği, haklılığı ve bu yüzden de bin yerde mükemmelliği uğrunadır. Evet. Yargıcımızdan işyerindeki ‘işbirliği’ hakkında bizi biraz aydınlatmasını isteyelim. Yine unutmayalım, yargıcımız, insanın kendisini ve ‘-lığını’ tanımladığı gibi tanımlamasına kaynak güç ‘belirleme kabiliyeti’nden başka bir şey değildir. Son olarak şunu da unutmayalım, ‘belirleme kabiliyeti’ ne kadar iyi çalışırsa çalışsın, son merci, derece ‘insan’, ‘belirleme kabiliyeti’yle olan münâsebetinden oluşan ‘işbirliğine’ gerektiği gibi değer vermezse, karşısında kendi tanımının üretiminde dahi kendini işine gerektiği kadar verememiş, bu yüzden de ‘belirleme kabiliyeti’ az gelişmiş insandan başka bir şey kalmaz. Biz de mevzu bahis üretimin, yani ‘insan’ın ve ‘-lığının’ dilde ve yazıda ‘mallaşarak’ insanın aklî piyasasına sunumun, gerektirdiği her bir safhaya uğrayıp, herkesin işini gerektiği gibi yapıp yapmadığını, yani insanın kendisini ve ‘-lığını’ tanımlarken göz önünde bulundurabileceği her şeyi ama her şeyi de göz önünde bulundurup bulundurmadığını, aslında insanın kendisini tanımlarken atıp atmadığının delilini gösterip gösteremeyeceğimiz sorusunu yanıtlayıp yanıtlayamayacağımızı öğrenmek istiyoruz. Evet. Artık bu sefer aklımızla da yargıcımıza dönüyoruz:


‘İşbirliği’ demiştik. ‘İşbirliği’ falan yok desin. Nasıl yani? diyelim. Benim işyerimde ‘işbirliği’ yok desin. Yok da ne demek? diyelim. Basbayağı yok desin yargıcımız. Dalga mı geçiyorsun? diyelim. Ne münasebet desin. Bunca işçinin olduğu bir işyerinde ‘işbirliği’ olmaz mıymış, canım, şaka yapıyorsunuz herhalde? diyelim. Espri anlayışınızın geniş ufkuna sığınarak..., söylediklerimde gayet ciddi olduğumu bilmelisiniz desin. ‘İşbirliği’, yükümlü olduğu işi kendi başına yerine getiremeyen elemanlardan oluşan bir işyerinde söz konusu olabilecek bir şeydir desin. Benim işçilerimin hepsi kendi işini kendi görebilecek kadar profesyoneldirler desin. Burada mutlak bir emirle başka bir mutlak emir arasında bir atom sığabilecek kadar dahi boşluk yoktur desin. Her şey ama her şey alışverişten başka bir şey değildir desin. Varlığı emir alıp emir vermeye dayanan bir sistemde ‘işbirliğinden’ söz etmek komik olurdu desin. Ben patronum insandan her an yeni bir emir aldığım için, buradaki işçilerin her birine her an yeni bir emir veriyorum desin. Benden emir alıyorlar desin. Ben de emir verenim desin. Emrimi alan da emrimin sadece ve sadece kendine mahsus olduğunu bilir desin. Bir başkasının yardımını ümit etmek gibi bir şey yoktur, çünkü herkes yapmasını beklenilenin kendisinden başka kimsenin yapamayacağını bilerek kendisine verilmiş bir emir olduğunu bilir desin. Bizim alışverişimizin istikâmeti bellidir desin. Bu her zaman böyle kalacaktır desin. Her zaman değişen şeyler hiçbir zaman değişmeyen şeylerin etrafında değişip durmaktadır desin. İşçilerden birinin bir gün benim yerimi kapma gibi bir umudu da yok desin. Ben ‘belirleme kabiliyeti’yim, onlar da ‘siyah ve beyaz üniformalılar’ desin. Birinin, olduğundan başka bir şey olması mümkün değil desin. Bu, ‘siyah ve beyaz üniformalılar’ın kendi içinde de geçerlidir desin. Bir ‘beyaz üniformalı’dan başka bir ‘beyaz üniformalı’, bir ‘siyah üniformalı’dan başka bir ‘siyah üniformalı’ olmaz desin. Kim ne ise o desin. Hayır, sizin bildiğiniz anlamda bir ‘işbirliği’ne burada ihtiyaç yok desin. Hayır, bizde ‘işbirliği’ falan yok desin. ‘İşbirliği’ sayılabilecek tek şey, ulu patron insanın ürünü ‘düşünce ve eylemi’ne sebep son kararı üzerindeki parmak izlerimizin bir birliği temsil edebilecek kadar dar bir alana sıkışmış olduğunu görmektir desin. Artık ona da ‘işbirliği’ denilebilirse tabiî desin. Peki, ulu patronunuz insandan alıp ‘siyah ve beyaz üniformalılara’ ilettiğiniz emirlerden bahsedebilir misiniz? diyelim. Nereden başlasam ki desin. En önemlilerinden başlayın diyelim. Pekâlâ desin. Aslında bütün bu curcunanın sebebi, insanın ‘son’unun sonrasında kendisini neyin beklediğini ‘son’u gelmeden bilebilme isteğindendir desin. Ulu patronumuz insan en önemli emirlerin hemen hemen hepsini bu gayeye yönelik vermektedir desin. Bunu başarabilirse, ‘son’u gelmeden ‘son’unun, dolaysıyla daha sonra da ‘son’unun sonrasında kendisini nelerin beklediğinin ardına varabileceğini ümit eder desin. Yani aslında insanın bütün emirlerinin kökünde ‘var olmak’, hatta mümkün mertebe sonsuza dek ‘var olmak’ gizlidir desin. ‘Beyaz ve siyah üniformalıların’ aydınlığın en uç noktasından ve karanlığın en zifirî derinliklerinden bana rapor ettiği ve benim de insana ilettiğim bilgilerin hepsi bu dava uğruna kullanılmaktadır desin. İnsanın, bir ümit, sonsuza dek ‘varolabileceği’ ihtimaline inanışının sebebi de, ‘beyaz ve siyah üniformalıların’ bana ilettiği ve benim de insana ilettiğim karmaşık bilgileri kendi mantığına ve diline tercüme ederken bazı şeylerin kaybolup gittiğini bu yüzden olup bitenleri, yani kendisini yarın neyin beklediğini, tam olarak anlayamadığını hissettiğindendir desin. İnsanı çileden çıkaran çelişki ise bu kaybolup gittiğini hissettiği bilgilerin ‘beyaz üniformalı’lardan mı, yani aydınlığın en uç noktasından mı, yoksa ‘siyah üniformalı’lardan mı, yani karanlığın zifirî derinliklerinden mi geldiğini tam olarak kestiremediğinden, gerçeklerinin hem birini hem de diğerini içerir özellikten sıyıramamasıdır desin. İnsan biyolojisini ve fizyolojisini ‘düşünebildiği’ için sadece biyolojik ve fizyolojik tanımının satırları arasına sıkışamayacak kadar ümitlidir düşünme kabiliyetinden desin. Bir gün bu sorunu düşünerek çözebileceğine inanır desin. O zamana kadar da, hem aydınlığın en uç noktasından hem de karanlığın en zifirî derinliklerinden gelen bilgilerde insanüstü bir çözümün gizli olduğuna inandığı için, buradan gelen bazı bilgilerin kırıntılarına, anlayamasa da, kaderi burada yazılıdurduğuna inanır desin. Yargıcımıza ne demek istediğinizi anlamadık diyelim. Şöyle söyleyeyim desin. İnsan biyolojik ve fizyoljik tanımına, yani iki gözdür, iki eldir, iki bacaktır, iki delikli bir burun, iki odalı bir kalp, iki yumurtalı bir üreme organıdır, tanımına nasıl uyuyorsa, ahlâkî tanımına da, yani ‘insana yakışan hâl ve davranış, adamlık, kadınlık ve insaniyet’ tanımına da o derece uymalıdır desin. Yoksa bu işin sonu iyi değildir desin. Yargıcımıza çok çok teşekkür edelim. Bir şey değil desin. Öğrenmek istediklerimizi öğrendik diyelim. Yardım edebildiysem ne mutlu bana desin. Elveda diyelim. Elveda desin. İnsanın kendisini ve ‘-lığını’ tanımladığı gibi tanımlamasına sebep gücü ‘belirleme kabiliyetimiz’i, yani yargıcımızı, geride bırakalım. Kısacası teftişimize son verip, öğrendiklerimiz doğrultusunda her şeyi tekrar bir yorumlayalım:


Demek ki insanın kendisini tanımladığı gibi tanımlamasına sebep ‘belirleme kabiliyeti’nin kaynağı bir yandan aydınlığın en uç noktasından, bir yandan da karanlığın en zifirî derinliklerinden gelen bilgilerle beslenmektedir. Bu iki yanın aslında tek bir yan olduğunu da gördük. Az önce insanlığın DNA’sının ruhunun dili de insan gibi en az iki yüzlüdür derken kastettiğimiz bu aslında tek olan iki yandır. Hani ‘insanlığın DNA’sının ruhunun dilinden söz edildiğinde aklınıza her şeyden önce bu dili (aslında bir ama artık en az) iki farklı şeyi tek bir dille dile getirip her biri hakkında da ‘ben sadece buna inanırım’ diyen tek bir ruhun gelmesi gerekir’ demiştik ya az önce; cümlemizdeki ‘...aslında bir...’ ifadesi, ‘siyah beyaz üniformalılar’ın ‘varlıklarının’ çıkış noktasının ‘bir’ olduğuna işaret etmekte; ‘...artık en az iki farklı...’ ifadesi, bu özde ‘bir’ olana iki farklı kıyafet yakıştırıp, birine sen şuraya geç, diğerine de sen de buraya, demekten başka bir anlama gelemeyeceğinin altını çizmekte; ‘...tek bir dille dile getirip...’ ifadesi, yargıcımız ‘belirleme kabiliyeti’mizin, koyduğu kanunlarda varlığını sürdürebilmesini sağlayan anayasası insanın kendisinden duyduklarından sonra ‘son karar’ hakkını kullanarak ‘ben bunun şöyle olduğuna inanıyorum’unu dile getirdiği düşüncesine tanık olduğu anın tarihinin yazılıdurduğu yere parmak basmakta; ‘ben sadece buna inanırım’ ifadesi de, insanın ideali ve umudu, aslında rüyası, uğruna elâlemin kendisine ‘yalancı’ demesini dahi göze aldığı andır. ‘Ben umudumdan vazgeçmektense dinden imandan geçerim’ dediği andır. Umudu da ‘son’unun sonrasında kendisini neyin beklediğini ‘son’u gelmeden bilebilme isteğidir. Bu yüzden ağzından ne çıkarsa çıksın, dediklerinin bir biyo-fizyolojik, bir de huy-ahlâki anlamı vardır. Bu iki anlamdan da ‘varlığının sonsuzluğu’ projesi uğruna vazgeçemeyen insanın düşüncesini dile getirirken bundan vazgeçeceğini düşünmek, hele hele böyle bir düşünceye tamamen kapalı bir insanın, buna müteakiben kendisinden mutlak bir şekilde sözedebilmesi mümkün değildir, çünkü ‘yalan’ının yarısı ‘yalanlamak’ gibi sun’î bir gerçeği doğurarak, kökü ‘yalan’ bir ‘gerçeğe’ inanmaktadır.


‘Elden ağza yaşamak’ deyiminin birinci dereceden, yani fizyolojik anlamı, konuya girişte de dile getirdiğimiz gibi ‘günlük kazancı, ancak günlük harcamasına yetmek’tir. Hadi bu anlam ‘beyaz üniformalılar’ın hanesine yazılsın. Ne de olsa kanıtı sağlam bir ifade. Matematiğe söylesen bu ifadeye formül bile yazar. İstediğin gibi topla çarp, çıkar böl. Peki aynı ifadenin ‘siyah üniformalılar’ hanesine yazılacak anlamı nedir? ‘Şudur: ‘Yoktan var eden bir el bir başka elden üstün olduğu müddetçe elin elinden kendi ağzına yaşayanlar da olacaktır’. Bunun ‘son’u iyiye varamaz, biline. İnsanı tanımına uymaya davet etmek gerekir. Biyo-fizyolojik olduğu kadar ahlâki huy olarak da. Yani ‘fact’sa fact, ‘fiction’sa fiction. Ama bunları birbirine karıştırmayalım, lütfen!

 
Toplam blog
: 47
: 537
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..