Şu Edebiyat eğitimi 2: Edebiyat hayattan kopuk / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Haziran '12

 
Kategori
Edebiyat
 

Şu Edebiyat eğitimi 2: Edebiyat hayattan kopuk

Şu Edebiyat eğitimi 2: Edebiyat hayattan kopuk
 

Edebiyat dersine bir umutla giriyorsunuz. “Oh öğretmeniniz size dünyanın ve Türkiye’nin en iyi şairlerinin şiirlerini okuyacak, en iyi metinleri okuyup duygulanacaksınız. Ve okuduğunuz metinlerde kendinizi, hayatınızı, sevgilinizi bulacaksınız… Nerede? Girdiğiniz Edebiyat dersi edebiyat dersi değil sanki, “Migren” ağrısı… Anlat..anlat… anlat… Dinle… dinle…dinle … uyutucu, bir sürü hikayeler… bunların gerçekle, hayalle, günümüz dünyasıyla, günümüz diliyle ne ilgisi var. Her edebiyat öğretmeni sanki gerekliymiş gibi, asırlar öncesinin dilini benimsemiş durumda; durmadan eski metinleri tercüme eder durur; şiirler ise, ağdalı dil yüzünden zaten bir şey anlaşılmaz.

Edebiyat dersleri, ne yazık ki çocuklar, gençler için derin bir hayal kırıklığıdır. Çünkü bu derslere giren insanlar, ne çağdaş edebiyatımızın en güzel eserlerinden haberdardırlar; ne de hayatı, güzelliği ve dünyayı çağrıştıran güzel şiirlerle, eserlerle haşır neşir olurlar. Bazı eserleri söyleyince belki tanırlar ama, bu hiç de Edebiyat derslerinde öğrendikleri için değildir; ancak kendi çabalarıyla, gazete, dergi, kitaplardan aldıklarıyladır. Dünyayı kendi çabalarıyla tanıyabilirlerse tanırlar. Yoksa Edebiyat dersleri hemen hemen bütün gençler için derin bir hayal kırıklığıdır.

Buradaki savımız ne? Edebiyat, insanla-hayatın derin, duyuşsal bağıntısını kurabilmeli; insan bu ders sayesinde çevresinde bulunan güzellikleri daha çabuk algılayabilmeli; yazılı eserleri daha kolay değerlendirebilmeli; değer –takdir duyguları gelişebilmelidir.

İnsanı hemen alıp 300-400 yüzyıl öncelere alıp, götüren sonra Divan Edebiyatı; Halk Edebiyatı çevrelerinde geçmiş yüzyıllarda gezdiren bir edebiyatın, genç için, insanlarımız için önemi nedir? Bu herhalde durmadan Edebiyat Program geliştiricilerinin, Talim Terbiye uzmanlarının (kaldıysa…) kendi kendilerine sık sık sormaları gereken bir soru olmalıdır. Herhalde böyle bir soruya yanıtları; “Peki, Divan Edebiyatı; Halk Edebiyatı’nı öğretmeyip de ne öğreteceğiz? Biraz Orhan Veli, biraz Cahit Sıtkı Tarancı.. o kadar, öyle mi?” Zaten onları da öğretirken, öylesine küçümseyici bir tavır takınırlar ki, Aman Allah… Ne var Allah aşkına Orhan Veli’de Cahit Sıtkı’da, ha? Ne var? (Ondan Ötesini de pek bilmezler, bilmek istemezler; şiirden saymazlar…)

Peki , Batılılar bu işi nasıl yapıyorlar… Gençleri, hayattan kopartmamak, günceli yakalamak adına ne yapıyorlar da Batılı genç Edebiyatı seviyor; okuyor… O ders sayesinde okumayı, romanı, şiiri ve müziği seviyor... Neden?

Evet, “Batılı insanın en büyük özelliği nedir?” diye sorsam, tarafsız, akıllı aydınlar mutlaka , “Batılı insan okur, durmadan okur… Okuduklarından zevk alır… Onları değerlendirir.. Onlar üzerine tartışır…” Batılı insanın en büyük özelliği nedir, diye sorduğumuzda gelecek en akıllıca cevap: Batılı insanın okuma alışkanlığını, çok genç yaşlarda edindiği ve bu alışkanlığı geç yaşlarına kadar sürdürdüğüdür. Akıllı insan okur. Gidin bakın, bizim kahvelerimize, gazinolarımıza, boş adamlarımızın devam ettiği yerlere… Bizim boş adamlarımız ne yapıyor? Kitap mı okuyorlar, kütüphanelerin önünde sıraya mı diziliyorlar, ne yapıyorlar Allah aşkına?

Pişpirik mi oynuyorlar. Ne güzel!

Şimdi lütfen bakın, bir İngiliz Lisesi, Edebiyat kitabından alınan aşağıdaki şiire:

“Çarşamba günü tam sabah beşte
Şafak sökerken odasını terkediyor
Yavaşça odasının kapısını kapatıp
Kısa bir not bırakarak,elveda diyor
Aşağı inip mutfağa gidiyor
Mendilini kullanarak sessizce
Arka kapının anahtarını çeviriyor
Dışarıya çıkıyor, o artık özgür.

Ona bütün ömrümüzü vermiştik
Artık gidiyor, hayatımızı adadığımız
Evi terk ediyor, ona istediği her şeyi almıştık
Gidiyor nice yıllar yalnızlıktan sonra, güle güle

Babası horluyor,annesi elbisesini giyiyor
Birden orada duran mektubu görüyor
Merdivenlerin başında öylece duruyor
Orada hıçkırıklarla, kocasına sesleniyor
Hey baksana bana, bebeğimiz gitti
Niçin bizi böyle zalimce terketti
Bize bunu nasıl yapabildi... Ağlıyor...

O, (biz asla kendimizi düşünmezdik)
Gidiyor (asla kendimizi düşünmezdik)
Evi terk ediyor (ne güçlüklerle bu evi çevirdik)
Bunca yıl yalnız yaşadıktan sonra
Şimdi de evi terk ediyor,güle güle.

Cuma günü saat dokuz,o artık uzaklarda
Daha önce verdiği sözü tutmayı deniyor
Araba ticaretinden bir adamı bekliyor.

O, (Biz ne yanlış yaptık ki bu oldu)
Bayağı (Yaptığımız şeyin yanlış olduğunu bilemedik)
Eğleniyor (eğlence paranın satın alamayacağı tek şey)
İçindeydi, yaşıyordu fakat sürekli inkar ediyordu
Yıllar böyle geçti (güle güle)
Şimdi evi terk ediyor (güle güle)” (Beatles; Çeviri:Erdal Ceyhan)

Bu şiir de nerden çıktı demeyin. Bu şiir ve şarkı , Beatles’ların bir ortak çalışması. Bunun bir Edebiyat kitabında ne işi var, demeyin. Bu şiirin, Türkçesini okuduğunuz zaman bile insanı sarsıyor. Bu şiirde anlaşıldığı gibi bir kız çocuğu büyümüştür ve artık evden ayrılıp gitmek istediğini söyleyip, evden ayrılıyor. Bu sıralarda annesinin hissettikleri ayan beyan ortadadır. Gerçi, bu duygular belki bizim için biraz farklı, biraz daha alafranga olabilir. Burada duygulardan sözediyoruz ve şiir yada şarkı bunu son derece güzel bir şekilde verebiliyor. Bir gün sizin de oğlunuz veya kızınız ayrılıp uzaklara gidecektir… Bunun ne kadar duygulu, kötü bir an olduğunu kestirebiliyor musunuz? Bilenler bilir. Öyleyse şiiri müziğe, bir şarkıya bağlamanın ne zararı var? Dolayısıyla hayata bağlıyorsunus. Önce müziğini dinletiyorsunuz. Çocuk onu tadıyor ve sonra onu günün koşulları içinde tartışıyorsunuz.

Soru bu : Edebiyat hayata, insanın duygularına, özüne nasıl bağlanabilir ve Edebiyat gençlere nasıl sevdirilir? İşte, bütün mesele! (That’s all the question.!)

Kolay değil tabii… ama ekmek yemek de kolay değil. Hele koca edebiyatçılar , çocuklara durmadan (failatun/ failatun/failatun…) diye sarmadan önce, bir araya gelip bu soruya cevap vermeye bir çalışsın bakalım.. Yoksa, Edebiyat dersleri, hep böyle gelip, böyle mi gidecek? Öğrenciler, sınıfa büyük bir hevesle gelip, nefret eder bir şekilde mi çıkacaklar?

Heyy.. Edebiyat öğretmenleri , hemen kılıçları çekip, saldırmadan önce, dünyada neler oluyor , diye, biraz daha düşünmek istemez misiniz? Fakat her şeyden önce, içiniz götürüyorsa, şu Beatles’ın (Wednesday morning at five o'clock..) diye başlayan şarkısını, gönül gözüyle bir kez daha dinleyiniz. Ve neden duygulandığınızı anlamaya çalışınız. Anlamayanlara veya anlamak istemeyenlere söyleyecek bir şeyim yok.

 

 

 
Toplam blog
: 2579
: 848
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..