​ Sultanahmet'teki Libyalının sırrı / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Aralık '11

 
Kategori
Güncel
 

Sultanahmet'teki Libyalının sırrı

Sultanahmet'teki Libyalının sırrı
 

Samir Selam Ali Elmadhavri


Samir Selam Ali Elmadhavri, hayatında ilk defa yurtdışına çıkan, 36 yaşında bir Libya vatandaşı.          

İstanbul'a geliyor, havaalanından oteline gidiyor ve sonra da Mercan Yokuşu'na pompalı tüfek almaya. Pasaportunun fotokopisini gösterdiği anda, kutusunda gıcır gıcır tüfeği ile dükkandan ayrılmasının önünde hiçbir engel yok, yasalar uygun. 

Kuzey Afrika ülkeleri, kuşların göç yolları üzerinde de olduğundan, meğer şimdiye kadar çok sayıda yabancı bu şekilde silah sahibi olmuş ama nedense hep başımıza gelince akıllanan bir toplum olduğumuz için bunun sıkıntı yaratabileceği hiç kimsenin aklına bile gelmemiş. 

Kuzey Irak'tan PKK'nın İstanbul'a 'Pompalı Tüfek Turu' yaptığını gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Türkiye'de bir eyleme katıldığı tespit edilmemiş olan teröristlerin, Suriye'den Atatürk Havaalanı'na uçup, ardından da  KCK TOUR'a ait özel otobüslerle Mercan'a götürüldüklerini düşünsenize. Gerçi pompalıya ihtiyaçları mı var, istedikleri silah anında yabancı güçler tarafından pompalanırken?

Bugüne kadar oluru varmış yani de, işte bu olaydan sonra Emniyet ''Yassah Hemşerim'' diyerek olaya dur demiş.

Burası işin başka bir yönü. Gerçekten de terörist bir eyleme kalkışmayı planlayan bir kişi, Mercan'dan bulmasa Sercan'dan alır, olmadı Korcan'dan ama illaki de bir şekilde silah edinir.  Kişisel olarak bu konuda takıldığım nokta eğer Topkapı Sarayı'nın avlusundaki görevli astsubay kendisine engel olmasaydı, olayın nereye varacağı.

Artık işimiz gücümüz TV'lerde dizi izlemek olduğu için, İstanbul'un göbeğinde çapraz fişekleri de takmış halde elde tüfek yürüyen birisine ya kamera şakası yapıyor ya da dizi çekiliyor diye bakabiliyoruz. Sanki yüzlerce yıldır tek bir terör olayı yaşanmayan bir ülkede yaşıyor gibiyiz, duyarsızlık esnafa da yansımış. Çay parasını ödemeden masadan kalksan en fazla üçüncü adımında ''Hoop birader, çay paraları...'' diye yanında bitecek garson; ''Durumundan şüphelendim hatta bir ara tuvalete gittiğinde çantasına da bakmak aklıma geldi'' diyebiliyor ama polise ihbar etmeyi bile düşünmüyor. Peki esnafı da geçtik, hani nerede o çocukluktan beri bize anlatılan, simitçi, baloncu, temizlik görevlisi sivil polisler?

Şimdi gelelim olayı Amerika'ya ve İsrail'e bağlamaya. Niye mi? Hani her şeyin arkasında Amerika, onun da ardında İsrail yok mu? Yoksa bu da başka bir şehir efsanesi mi?

Assubayımız eğer kendisine engel olmasaydı ve Norveç'tekine benzer bir katliam, Allah korusun İstanbul'da da yaşansaydı ne olacaktı? 

Libya'lı terörist, Suriye plakalı araçla geldiği Topkapı Sarayı'nı kana buladı, 28'i turist 35 ölü

Esad, yaptı gene yapacağını, artık bunlara her şey müstehak. Girelim kuzeyden, Şam'a kadar yolumuz var. Hem Suriye değil miydi zamanında Apo'yu da saklayan ve hala PKK'ya destek veren?

Muhtemelen, medyada terör saldırısında ölenlerin acıklı hikayeleri gazetelerde televizyonlarda sabah akşam yayınlandıkça yüreğimiz kabaracak, Avrupa ise, kriz haberlerini bile ikinci plana itecek bu olaya balıklama dalacak ve yüklenecek, ''Suriye'yi hallederse Türkler halleder'' diye bol aragazı ile  ortamı tamamen müdahaleye hazır hale getirecek ve daha düne kadar diz dize oturup eşleriyle birlikte sohbet eden başbakanlardan, kalkan vizelerden, belki de hızlı bir şekilde belirsiz bir savaşa atılabilecektik.

Zaten tam karışmak için bir kıvılcım bekleyen Ortadoğu da, bizim Suriye'ye müdahalemiz, ardından Amerika'nın bizim topraklarımızdan İran'a saldırması, İran'ın kendisine  saldırının Türkiye Cumhuriyeti topraklarından olmasından dolayı bizim topraklarımızı vurması, Amerika'ya artık dur demek için fırsat bekleyen Rusya'nın füze kalkanlarımıza uzun menzilli füzeleri ile hücumu, derken ateş topuna dönüşecekti belki de.

Tarih kitaplarında 1. Dünya Savaşı'nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtını bir Sırp'ın vurmasıyla başladığını okuyanlar için bu kıvılcım aslında hiç de az değil. 

Benim tüm bunların yanında asıl takıldığım nokta, 'terörist'in kıstırılmasına da rağmen neden canlı olarak ele geçirilmeyip öldürüldüğü. Kaçması mümkün olmayan bir yerde sıkıştırılan bir insan, öldürmeye gerek kalmadan canlı olarak ele geçirilemez miydi? 

Kurban bayramında bile görüyoruz, sağa sola bilinçsizce saldıran  boğalara uzaktan uyuşturucu tabanca, tüfekle ateş ediliyor. Bir süre bekledikten sonra yere düşen boğayı 'karga tulumba' alıp, gerekli adrese götürüyorlar. Çevresi kuşatılmış, tepesinde bile keskin nişancılar var, bir sis bombası atılsa, dışarıya çıkmaya zorlansa, sonra etkisiz hale getirilmesi bu kadar mı zor? İstendiği zaman yanında rehineler varken bile teröristler canlı yakalanabilirken, bu kez niye böyle bir yöntem tercih edilmedi acaba?

Acaba verilen görevi başaramadığı için 'görgü şahidi' olarak kalması da istenmedi mi? Bu eğer planlı bir terör olayı ise, kendisine emir veren kişi muhtemelen onuncu aracı falandır. Direkt eylemi planlayanlar araya, gizlenmelerini sağlayacak ve bulunmalarını güçleştirecek nice insanlar koyuyor olmalılar.

Terörist eyleme kalkan öldürülür, öyle 'yaralı ele geçirilip bir kaç yıl yattıktan sonra afla salıverilir' umudu olmasın, yeni yeni M. Ali Ağca'lar yaratılmasın diye eğer bu tip bir 'son' uygun görülmüşse bilemeyeceğim ama şahit bırakmamak içinse bu ölüm, o zaman işin içinden çıkmak pek de kolay olmayacak sanırım.

 
Toplam blog
: 344
: 1122
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..