​ Sümbül / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mart '11

 
Kategori
Öykü
 

Sümbül

Arkadaşlarının gelmesine bir buçuk saat vardı. Aslında yarım saat önceden gelmişti. Arkadaşları arayıp mesaiye kaldıkları için gecikeceklerini söylemeselerdi, planları dâhilinde CAPACITY’e girip D&R’da eski bir arkadaşının müzik grubunun yeni çıkardığı albümünü alıp oyalanmayı planlıyordu. Plan değişince o da Avşar Sineması’nın yanından İstanbul Caddesi’ne çıkan sokak aralığına girip adımlarını eski Beyaz Adam’ın olduğu Cevizlik’e doğru çevirdi. Dostlarıyla hemen buluşacağını öngördüğü için sıkı giyinmemişti. İnce pardösüsünün açık olan en alt düğmesinden girip bütün vücudunu titreten ıslak rüzgâr uyuşukluğunu hızlı adımlara doğru çeviriyordu. Akşam yemeği sözü olmasaydı, Bereket’de yarım ekmek bir şeyler atıştıracaktı. Vazgeçti. Deniz-otobüsüne inen caddeden ilk sola saptı. Sağda abisiyle eskiden takıldığı bir kafede müzik yapan bir arkadaşının, bir bar afişinde reklamını gördü. Piyasa tınılarıyla süslü şarkılarının ardından: - Çok etkileyici bir şarkıydı, demişti alay eden gözlerle karşısındaki şarkıcı arkadaşına. - Albümüm yakında çıkacak, demişti karşısındaki de gururla. Biraz da kibir vardı gözlerinde. - Hayallerine ulaşan bir dost daha, diye geçirdi kafasından. Cevizlik’in metropol kültürüne inat dar ve sessiz sokaklarının arasına girdiğinde güneş batıyordu. Aklına albüm çıkaran diğer dostu gelmişti. Altı yıl önce arkadaşı: - Yakında albüm çıkacak! Göreceksin, diye eklemişti. Dostları adına tek tek seviniyordu: - Hayallere ulaşmak güzel olmalı, diye düşündü. Bir yandan kendisine yabancı gözüyle bakan mahallenin delikanlılarını itidal ile keserek yan yana iki ahşap binanın önünden geçerken kendi hayallerini düşündü. Solda restore edilmiş iki katlı çiçeklerle bezenmiş evin yarı açık pencerelerinden dikkatle içeriye baktı ancak kimseleri göremedi. Gözüyle göremediği, dokunup hissedemediği insanların (her zaman yaptığı gibi) hayalini kurmaya başladı. Üç hafta olmuştu. Uzun zamandır istediği fırsat ayağına gelmişti. Görüşmeye, bir uluslararası haber kurumuna, çağrılmıştı. Bir yandan haber takip ederken, diğer yandan tercüme yapacaktı. Görüşmeden çıkıp soğuk-ıslak rüzgâr tenine çarptığında ayıldı. Ne varsa soğuk günlerde olmuştu onunla. Mülakat istediği gibi gitmemişti. Bu şaşkınlığının esas sebebi kötü geçen görüşme değildi. Bekleme odasında karşısında elli-altmış yaşlarında isterik bir kadın eskisi beklerken, odayı tıpkı bir kış güneşi gibi aydınlatan Gaye’ydi içeri giren. Soğuk ama ışıltılı… Ciddi ama sabaha kadar konuşulabilir. Karşısında, aynı yaşlarda olan bu editör kız kendisinden neleri beklediğini anlatırken o çoktan dalmıştı bile. Kapkara toplu saçları, makyajsız beyaz teni, kıpkırmızı dudakları ve o ışıltı saçan ip iri kömür gözleriyle büyülemişti Ahmet’i. Ses tonuna bak: - Çok uzaklarda kaybettiğim bir ses olmalı bu, demişti. Hayatın anlamı gibi belki de. Kız görüşmecisini tanımaya çalışırken o bu görüşmeyi çoktan kafasında bitirmişti. Şimdi Cevizlik evlerinin sahil yoluna bakan merdivenlerinin sonunda basamakların başındaki demirlere tutunmuş Marmara üstündeki onlarca gemiye bakıyordu. Kara bir bulut şehrin üstünü kaplamıştı. Alacakaranlıkta hızını arttıran çiseleyen yağmur, içinde yanan ateşi söndürmeye yetmiyordu. Nasıl sönebilirdi ki? O kömür gözler buna izin vermezdi. Bu ateşi sürekli besliyorlardı. Elinde tamirci çantasıyla biri yaklaşıp bir apartmanın adını sorduğunda daldığı düşüncelerden uyku sersemliğiyle uyanmıştı. Adamın suratına anlamsız bir ifade ile bakınca adam sinirli bir şekilde: - Allah Allah, diyip aşağıya doğru indi. Gözleri bu sefer akşam trafiğine takıldı. “Ne çok araba var” klişesine takılmıyordu artık. Kanıksamıştı trafikte beklemeyi. Karnı kazınır gibi oldu. - Gaye ile nişanlansak ne renk olurdu nişan pastamız acaba, diyerek kendi kendine güldü. Ağzı da sulanmıştı. -Bereket’den bir dürüm almalıydım, diye kızdı kendi kendine. Bu tarz aptalca hayalleri hayatına giren her kadın için kurmuştu. İstekli kadınlardı hayatına girmiş olanlar. Ne istediklerini bilir ve ona göre hayatlarını şekillendirirlerdi. Arzuları ile erkekliğinin isteklerini hayli tatmin etmişlerdi. Şimdi düşünüyordu da onları fiziksel olarak tatmin ederken; onların kendisinden istemediği bir şeyi istemiş bulurdu hep. Ruhunu tatmin edemedi hiçbir kadın. Uzun birliktelikler yaşadı. Her bir ilişkisi için, “işte bu” demişti. Kendi kendine yalanlarına bir yenisini eklemeye devam ederdi. Sevdiği belli başlı konuların hiçbirini konuşamamak… Hayatının en büyük hikâyesi buydu işte. -Birileri hep beni… ker, derdi kendi kendine. Yağmur hızını arttırmaya başladığında cep telefonunun saatine baktı. Vakit hayli geç olmuştu. Buluşma yerine gitmeliydi. Hiçbir aksesuar takmamıştı Ahmet hayatında. Rahatlık kaygısı bir yana, yanından geçtiği Ermeni mi Rum mu anlayamadığı bu herkesten saklanmış katedral yavrusunun ihtişamına dalmış bir şekilde, etrafından dolaşıp giriş kapısını ararken gittiği yerlerin fotoğraflarını hiç çekmediğinin farkına aniden vardı. Facebook ile yaşayan bir dostu bu konuda ona çok kızardı: - Gittiğimiz yerlerde ben olmasam doğru düzgün bir fotoğrafın olmayacak, diye azarlamıştı bir gün Ahmet’i. Facebook’u da yoktu ki. Sonra takı, fotoğraf ve sosyal ağ bağlantısını bir arada düşündüğünde neden bu üç tutku taşına sahip olamadığını anladı: - Ne bir iz bırakmak istiyorum; ne de hayatımda anıların izi olsun istiyorum, diye düşündü. Ürperdi. Biraz korkutucuydu bu düşündükleri. Hafıza yetisi yok olduğunda hayatı da yok olmuş olacaktı. Yılların elinden aldığını hatırlamak daha da hüzün verir insana. Üzerinde çok düşünmemeye karar verdi. BASAD’dan çıkıp CAPACITY yönüne döndüğünde buluşmaya geç kaldığını fark etti. Hızlanmalı. Hava da iyice kararmış ve fırtınaya çevirmişti. Tam başı önde koştururcasına ilerlerken bir koku burnuna çarptı. - Aman Tanrım bu o gece ondan gelen kokuydu, diye etrafına başı dönerek baktı. Görünürde saksı saksı sümbül satan yaşlı bir amcadan başka kimse yoktu. Sokakta öylece çakılıp kalmıştı. Düşündü. Bu kokuydu onu büyüleyen. Daha doğrusu duyduğu kokunun ona hissettirdikleri. Diğer kadınlarda bulamadığını Gaye ile yemek yerken tatma fırsatı bulmuştu. Ortak yanları, hayalleri, idealleri… Hepsi bir gibiydi. Siyasal, sosyal ve özel konular… Arada hızla, kesik ama sevecen kahkahalar. Galata’da yemek yedikleri yerden çıkıp Karaköy’e hızlı adımlarla inerken, arkalarından koşturan üç sarhoşun yolundan, Gaye’nin içgüdüsel olarak koluna girip onu kenara çektiğinde nerdeyse dudaklarına yapışacaktı. Buydu. Bu duyguydu. Daha önceki kadınlardan farklı olan bu duygu birlikteliğiydi. Aynı anda heyecanlanıp aynı duruma tepki verme durumu. - Amca, ne kadar saksısı bu sümbüllerin? - Dört lira beyefendi… - Bir tane alayım ben. - Hay hay! - Buyur paranı amca. Poşet gerekmez. Elde giderim. - Bereket versin. Üç günde bir; bir çay bardağı su koyacaksın. - Teşekkürler. Demek ki üç gün geçtikten sonra elinde tuttuğu bu narin varlık, onu beslemezse solup gidecekti. Karaköy’de vapur iskelesinin hemen yanında, Finlandiya’da sevgilisi olduğunu öyle güzel punduna getirip söylemişti ki Gaye ne diyeceğini şaşırmıştı Ahmet. Öyle doğal ve uzaktı ki bu kara gözler kendisine. Bozulduğunu belli etmemişti ya Gaye ne tür bir bakış yakaladığını dudağının yanına sıkıştırdığı gülüşüyle bir güzel anlatmıştı. Üç gün sonraki albüm çıkarmış arkadaşının konserine Gaye ile gitmeyi takmıştı kafasına. Belki Finlandiya uzaktı. Aralarında sorun olmasa erkek arkadaşıyla, bu kadar sıcak bir sohbet yapamazdı ya Ahmet’le. Hafta sonundan sonra pazartesi sabahı mail yoluyla yaptığı davet geri çevrilince anladı Ahmet: - (…) Başka arkadaşlarına sor bence/nokta. Görüşmek üzere/nokta… Kendine iyi bak/nokta. Dünya başına yıkılmıştı. Arkadaşlarını sokağın karşı tarafında görüp el salladığında bunları hak etmediğini düşünüyordu. Yaşanmışlıklar yaşanması gerekenlerin önüne geçiyorlarmış. Duyguların sıcaklığı her tende ve kafada aynı hissedilmiyormuş. Algıların farklılığı, duyguların birliğinden çok ama çok uzak bir kategorideymiş. Dostlarının elini sıkarken diğer elindeki saksıyı sıktı Ahmet: - Ela bak, sana çiçek aldım. Üç günde bir; bir çay bardağı kadar su koyacaksın. CAPACITY’e doğru yavaşça ve bol kahkaha ile yürümeye devam ettiler. Duygu birliğinden çok uzakta ve de Gaye’den. 

 
Toplam blog
: 37
: 541
Kayıt tarihi
: 03.06.10
 
 

2011 Sorbonne Üniversitesi (Paris-IV) Modern ve Yakın Tarih Doktora •2009-2010 Sorbonne Ünive..