- Kategori
- Öykü
Süper kedi Temel'in maceraları-4 Temel İstanbul'a gidiyor...

Eve doğru yaklaşınca yüreğim güm güm atmaya başlamıştı. Ya sahiplerim henüz gelmedilerse? Bunca yolu boşuna mı tepmiştim? Onlarsız buraların tadı olur muydu? Her şeye rağmen benim yurdum burasıydı. Ne yapıp edecek, aç kalmak pahasına evimde kalacaktım. Ancak son dönemeci de dönüp ev karşıma çıkınca, pencereden dışarıya sızan soluk ışıkları fark ettim. Gecenin serinliği birden kayboldu, içim ısınıverdi sanki. Sahiplerimi ölesiye özlemiştim ama çoktan kapıları kapamış içeri çekilmişlerdi. Onları böyle akşam akşam rahatsız edemezdim. Sabah ola hayrola deyip, bir sıçrayışta samanlığın üstüne çıktım ve yorgun vücudumu kuru otların üzerine atıverdim. Bu gece ilk defa şöyle ağız tadıyla deliksiz bir uyku çekecektim.
Sabah uyandığımda gün henüz ışımıştı. İlk işim kapıya bakmak oldu ama evin kapısı henüz açılmamıştı. Karnım da bir hayli acıktığından artık uyuyamayacağımı biliyordum. Acaba samanlığın çatısına atlayıp bezgin bezgin bitlenen güvercinlerden birisini mi avlasaydım? Ama hayır, birazdan sahiplerim dışarı çıkacak ve bana özlediğim yiyeceklerden vereceklerdi. Çok uzaklara bıraktıkları, kaybolup gitmesini umdukları kedilerini böyle birdenbire karşılarında görünce kim bilir nasıl da şaşıracaklardı?
Samanlıktan aşağı atlayıp kapı önünde beklemeye başladım. Nasılsa er geç açılacaktı. Nitekim bekleyişim çok fazla sürmedi. Gıcırtıyla açılan kapıdan evin hanımı çıktı. Tam da tahmin ettiğim gibi beni görür görmez fal taşı gibi açılıverdi gözleri. Ağzından sevinçle karşılık bir hayret çığlığı koptu. Hemen üzerime atılıp beni kucağına aldı ve başımı okşamaya başladı. Sesleri duyup dışarı çıkan evin babası da beni görünce bir hayli şaşırdı. Genellikle asık duran yüzü sevinçle aydınlandı birden. Esas gürültü çocuklar uyanıp da dışarı çıkınca koptu. Şaşırma sırası bana gelmişti şimdi. Bir kucaktan inip öbürüne çıkmış, şimdiye kadar hiç görmediğim bir sevgi gösterisiyle karşılaşmıştım. Ancak fazla sevgi de karın doyurmaz derler. Sonunda kedi nankörlüğünü ele alıp sıyrılıverdim aralarından. Sağı solu koklayıp yiyecek arar gibi yaptım. Tabii onlar da aç olduğumu anladılar. Derken gelsin etler, gitsin peynirler… Bir tek çok sevdiğim yiyecek olan ciğer yoktu. Varsın olmasın. Hem beni şehirde terk ettikleri zaman ciğerle kandırmamışlar mıydı? Bir süre ciğerin yüzünü görmek istemiyordum.
Karnım iyice doyunca hızla evden çıkıp uzun bir süredir ayrı kaldığım dostlarımı ziyarete gittim. O kadar tozpembe görüyordum ki hayatı, geleneksel düşmanımız fareler bile sevimli görünüyordu bana.
O yıl bütün yaz böyle güzel geçti. Hele evin büyük oğlu, benim en iyi arkadaşım dönüp de aramıza katılınca keyfim iyice doruğa çıktı. Eskiden olduğu gibi dere tepe beraber dolaşmaya başladık.
Ancak her güzel şey gibi o güzel, sıcak günler hızla gelip geçti. Sonbaharın serin günleri gelip çattığında bizimkilere bir hal olmaya başladı. Galiba yine uzaklara gitmeye hazırlanıyorlardı. Gerçi henüz eşyaları toplamamışlardı ama yakında yolcu olacakları her hallerinden belliydi. Bu arada benim için ne düşünüyorlardı acaba? Tekrar şehre götürüp o hastanenin önüne mi bırakacaklardı? Yoksa başka bir formül mü düşüneceklerdi? Öyle ya, Artık geri dönemeyeceğim çok uzak bir yere götürüp bırakabilirlerdi.
Bütün bu ihtimalleri hesap ettiğim için pek fazla yanlarına yaklaşmıyor, son derecede ihtiyatlı davranıyordum. Ne pahasına olursa olsun, o kafese girmeyecek, tekrar şehre götürülüp sefalet çekmektense, burada evimde kalıp hayatta kalmayı deneyecektim.
Derken bir gün benim için ne düşündüklerini öğreniverdim. Galiba komşu bir eve emanet edeceklerdi beni. Gayet tabii konuşmalarını anlayamıyordum ama beraber gittiğimiz komşu ziyaretleri durumu apaçık belli ediyordu.
Ayrılık gününden bir gün önce yine hep beraber o komşulara gittik. Derken bir anlık gafletimden yararlanıp tutup yakaladılar ve bodrum gibi bir yere kilitlediler beni. Ardından da acı acı miyavlamalarıma boş verip çekip gittiler. Anlaşılan ancak onlar ayrıldıktan sonra buradan çıkabilecektim.
O gece sabaha kadar acı acı bağırıp durdum. Ancak hiç kimse duymadı beni. Hatta bir-iki defa kapıyı tekmeleyip susmamı ihtar ettiler. Bir ara kapı açılır gibi oldu. Günün ilk ışıkları içeriye dolarken evin çocuklarından biri kapıda durup yiyecek bir şeyler attı bana. Çaktırmadan kapıya doğru yaklaşıp tatlı tatlı miyavlamaya başladım. Çocuk da elini uzatıp başımı okşar okşamaz, fırtına gibi bacakları arasından geçip dışarı çıktım. Sonra da bağırmasına filan aldırmadan bizim eve doğru seğirttim. Evin yanına varınca kapıları kilitli buldum. Ne yazık ki geç kalmıştım. Bizimkiler gene beni ekip gitmişlerdi.
Buna rağmen çıkmadık canda ümit vardır diyerek evin yukarısına, araba yoluna doğru koştum. Yola çıkınca bir de ne göreyim? Bizimkilerin arabası oradaydı. Henüz gitmemişlerdi.
Arkada da eşya yüklü kocaman bir araba daha vardı. Galiba böyle büyük arabalara kamyon diyorlardı.
Beni asla arabalarına almayacakları, hatta zorla o hastaneye bırakacaklarını bildiğimden gizlice arkadaki kamyona atlayıverdim. Eşyaların arasında zar zor bulduğum bir boşluğa girip beklemeye başladım. Henüz birkaç dakika geçmişti ki kamyon sarsılarak hareket etti. Nereye gittiğimizi bilmediğimden çok endişeliydim. Ancak geceyi de uykusuz geçirdiğimden göz kapaklarım hemen kapandı. Derin bir uykuya daldım.
Bir ara uyandığımda hala gidiyorduk. Eşyaların arasından zorlukla çıkıp dışarı bakmak istedim. Az kalsın şiddetli hava akımıyla aşağı uçuyordum. Zor bela dışarı bakmayı başardığımda, denizin kenarından geçen düzgün bir yolda olduğumuzu gördüm. Sağımızda beyaz köpüklü deniz, solumuzda da yeşil tepeler ve güzel güzel evler vardı. Tekrar aşağı doğru süzülüp tetikte beklemeye başladım. Bakalım bu yolculuk nerede sona erecekti?
Sonunda bu zoraki seyahat bitip kamyon durunca, ihtiyatla yukarı çıkıp çevreyi gözetlemeye başladım. Burası daha önce gördüğüm yerlere benzemiyordu. Vapur adını verdikleri beyaz renkli dev bir heyulanın önünde durmuştuk. Galiba yolculuğumuz bununla devam edecekti. Anlamadığım şey, kocaman kamyonu vapura nasıl çıkaracaklardı? Ancak buna fazla kafa yormama gerek kalmadı. Kamyonu değil eşyaları vapura koyacaklardı. Nitekim üzerlerindeki örtü birden açılmış, yukarı çıkan birisi eşyaları tek tek aşağı vermeye başlamıştı.
İşte tam burada yakayı ele verip, önümüzdeki kışı buradaki bir hastane bahçesinde geçirmemek için derhal harekete geçtim. Kimseye görünmeden aşağı atladım ve kamyonun tekerlekleri arasında saklandım. Eşyaların vapura taşınması bitmiş sıra bizimkilerin arabasına gelmişti. Herkes pür dikkat arabanın vinçle yukarı çekilmesini seyrederken ben ‘’ tam sırası ‘’ diyerek ileri fırladım ve iskeleden vapura tırmanmaya başladım. Kan ter içinde inip çıkan insanların bir kediyi görecek hali yoktu ama bizim çocuklardan birisi nasıl olduysa fark etti beni. Eliyle işaret edip annesine bir şeyler söylüyordu. Dillerinden anlamasam da şöyle diyordu herhalde :
-Anne, bak Temel orada! Gemiye çıkıyor galiba?