- Kategori
- Tarih
Tarihsel gelişim (1)

"İlahi" iradenin yerine *milli *irade
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda yıkılan ve dağılan Osmanlı Devletinin çoğunluğu Türk olan unsurunun, elde kalan ve işgalden kurtarılabilen toprakları üzerinde milli bir devlet olarak yeniden organize edilmesiyle kurulmuştur.
Ömrünü tamamlayan Osmanlı Devleti, Padişah'ın *ilahi* iradesiyle yönetilen bir imparatorluktu. Yeni devletin kurucuları ise *ilahi* iradenin yerine *milli* iradeyi hakim kılmak için yola çıkmışlardı. (Amasya Tamimi)
Bu yönüyle Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında olması öngörülen temel fark, vatandaşların ortak toplumsal yaşam alanında tabi olacakları iradenin niteliğiydi. Bu anlayış farkı "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" deyişinde ifadesini bulmuştur.
* Millet istedi mi?
Yeni devletin bu temel yaklaşımı üzerinde cumhuriyet vatandaşları arasında 1923 yılında genel bir anlayış ve fikir birliği olduğunu söylemek güçtür. Cumhuriyet düşüncesi halkın benliğinde doğmuş bir arayışın yansıması değildi.
Yeni devletin kurucuları, vatandaşlara, eskisinden çok daha iyi olduğuna inandıkları bir yaşam tarzı önermişlerdir. Bu öneri vatandaşların bir kısmı tarafından zamanla benimsenmiş, bir kısmı tarafından benimsenmemiştir.
Bu farklılaşma Cumhuriyetin kuruluş yılarındaki toplumsal heyecanların birleştirici görüntüsü altında cumhuriyeti kuranlar tarafından pek fazla önemsenmemiş, önerilen yeni yaşam tarzının zaman içinde herkes tarafından benimseneceği düşünülmüştür. Ancak bu beklenti gerçekleşmemiştir.
Siyasi yaşamı biraz olsun demokratikleştirmek için atılan her adım toplumdaki farklılıkları gün ışığına çıkarmıştır. Gün ışığına çıktıkça da köklerinin ne kadar derinde ve güçlü olduğu ortaya çıkmıştır.
Benimsemeyenler kendilerini dini referanslar üzerinden ifade edegelmişlerdir. Din anlayışı ve buna dayanan yaşam tarzı farklılıkları benimseme-benimsememe ayrışmasında en önemli etkenlerden birisi olmuştur.
* Zorlamayla benimsetmek mümkün mü?
İdeal vatandaşlar yaratmayı hedefleyen yeni devlet, başka çıkış yolu bulamayınca, yeni yaşam tarzını kabul ettirmek için zorlamalara başvurmuştur. Zorlamalar istenilen sonucu vermemiş, farklılıkları daha da keskinleştirmiştir.
Zorlama toplumsal ortak yaşam alanıyla sınırlı kalmamış, kişisel yaşam alanını da kapsayacak şekilde geniş kapsamlı olmuştur. Benimsemeyenler bu zorlamalara karşı direnmiş, devletle vatandaş arasında bir yaşam tarzı mücadelesi başlamıştır.
Mücadelenin ana sahası siyaset olmuştur. Benimseyenler ve benimsemeyenler kendi yaşam tarzlarını siyaset üzerinden, devleti ele geçirerek, karşı tarafa zorla kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Mücadele şiddetlenerek sürmektedir. Taraflar devleti kendi anlayışlarına göre şekillendirip, devlet gücünü arkalarına alarak, farklı anlayışları yok edebileceklerini düşünmektedirler.
Bu her iki taraf için de başarıya ulaşması mümkün olmayan bir uğraştır. Çünkü tarafların anlayış farkı inanç temellidir.
Demokrasilerde siyaset kişisel yaşam tarzı mücadelesi için yapılmaz. Diğer bir deyişle kişisel yaşam tarzı siyasetin konusu değildir. Yaşam tarzı kişinin kendi özel alanıdır. Kimseyi ilgilendirmez.
Demokrasilerde siyasetin amacı, halktan toplanan kaynakların kulanım öncelikleri için halktan yetki almak ve yetkiyi halkın gösterdiği doğrultuda kullanılmasını sağlamaktır.
Yaşam tarzlarımızdaki farklılaşma ve bunun siyasete yansıtılması demokrasimizin önündeki temel engeldir. Bu engeli nasıl aşabileceğimizi konuşacağız ama önce biraz daha tarih diyelim.
Farklılıklarımız cumhuriyetle mi başladı yoksa daha önceden de var mıydı?
Tarihimize bu açıdan bakmaya devam edelim....