11 Mart '07
- Kategori
- Arkeoloji
Tarihten bir diplomasi dersi
Değerli arkadaşlar, sizce diplomasi nedir? Olası cevaplarınızın; gizlilik, akılcılık, kararlılık, cesaret, gerçekçilik gibi öğeleri içerdiğini duyar gibiyim. Aslında diplomasi, bu öğelerin hepsinden birer parçayı içermesi gereken karışık bir salatayı andırır. Bu öğelerden birisi olmadı mı, bu salatanın tadı kaçar ve o salata artık yenmez.
Bu durum da gösteriyor ki; diplomasi altından kalkılması zor olan, büyük meziyetler gerektiren ve zamanlaması iyi ayarlanmış hamlelerin yürürlüğe konulmasının olmazsa olmaz olduğu, uluslararası bir satranç oyunudur.
Şimdi size tarihten bir örnek vereyim. Yıl 1974, aylardan Temmuz. Havalarla doğru orantılı olarak; Türkiye'de siyasi ortam, uluslararası arenada ise diplomasi trafiği iyiden iyiye ısınıyor. Yanıbaşımızdaki Kıbrıs'ta, Atina destekli bir operasyonla Makaryos devrilmiş ve Samson liderliğinde bir cunta iktidarı ele geçirmiş. Bununla birlikte adadaki Türk soydaşlarımıza saldırılar artmış ve sivil katliamları da hat safhaya ulaşıyor.
İşte böyle bir ortamda Amerika ve İngiltere, Türkiye'ye "Aman bir şey yapmayın!" diyor. Bu arada Amerika, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sisco'yu yolluyor; ama dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit'in tavrı son derece net; "1960 Londra ve Zürich Anlaşmaları'na göre; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devletlerdir. Bu meselede Amerika'nın söz hakkı yoktur."
Sonrasında Ecevit, İngiltere'ye, "Kıbrıs'ta olanlara beraber çözüm üretme" önerisiyle gidiyor. Ama bir yandan dönemin İngiltere Başbakanı Wilson, diğer yandan da Dışişleri Bakanı Callaghan ağız birliği etmişçesine Ecevit'e "Hiç bir şey yapma!" telkininde bulunuyorlar. Ecevit, İngiltere'nin bu olumsuz tutumu karşısında çözümü yalnızca Türkiye'nin üreteceğini kafasında kesinleştiriyor ve yaptığı kısa Londra gezisinde bir kütüphaneye uğruyor. Tabii yanında ona iştirak eden İngiliz güvenlik görevlileri de var. Kütüphane müdürünü bularak, masanın üzerine 20 Sterlin bırakıyor ve "Telefonunuzu kullanabilir miyim? Ankara'yla görüşmem lazım." diyor. Kütüphane müdürü bu ricayı kabul ediyor.
Ecevit, Ankara'yı arıyor ve telefona dönemin CHP Genel Sekreteri Orhan Eyüboğlu çıkınca, şifreli olarak soruyor; "Mersin İl Kongresi nasıl gidiyor? Şu anda ne aşamada?"(Çünkü harekatın ilk ayağı Mersin'di.) Orhan Eyüboğlu ise; "Şu anda kongre salonundaki koltuklar tamir ediliyor." şeklinde bir yanıt veriyor (Bu cevapta ise koltuklar denilerek helikopterler kastediliyor. Çünkü, o dönemde ordunun elinde yalnızca, 1-2 adet savaş helikopteri bulunuyordu ve bu yüzden elde bulunan hizmet helikopterlerine makineli tüfek montajı yapılması gerekmişti.)
Daha sonrasında ise Ecevit, Ankara'ya dönmüştü. Bütün gözler meclisteydi. Harekat önerisinin TBMM'de oylanması bekleniyordu. Ama unutulan bir şey vardı. O da 1967'de Demirel Hükümeti'ne TBMM'nin verdiği, adaya müdahale izniydi. Demirel buna cesaret edememişti. Ama Ecevit'in bu izni yürürlüğe koymaması için yasal bir engel yoktu ve büyük bir gizlilik içinde, ünlü parolayı dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'a iletti; "Ayşe tatile çıksın."
Böylece Amerikan 6. Filosu'nun da önümüzü kesme ihtimali de ortadan kalkıyordu. Harekat sonunda da malumunuz, Türk Silahlı Kuvvetleri başarılı bir operasyon sonunda, Kıbrıs'ın kuzeyinde Maraş'ın güneyine kadar olan bölgeyi kontrol altına alarak adadaki soydaşlarımızın can ve mal güvenliğini sağlamışlardır.
Yakın tarihimizdeki bu diplomasi dersini, bugünlerde Avrupa Birliği aşkıyla Kıbrıs için; "Ne olacak canım? Verelim gitsin!" sloganları atan muhterem muhteşemlere (!) ithaf ediyorum.