​ Tek kişilik… / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Aralık '08

 
Kategori
Öykü
 

Tek kişilik…

Tek kişilik…
 


“Bitti.” dedi, daha çok kendine. Ondan başka duyacak kimse de yoktu zaten.

Ne vardı sanki bu kadar bekleyecek, olur olmaz sebeplerle hem kendini hem de…

hem de…

hem de…

(- Düpedüz kendini kandırdın işte, ne var şimdi itiraf edemeyecek? Tam on yedi yıl oyaladın kendini. On yedi yıl çaldın zamandan. On yedi yıl yaşamadın ömürden. On yedi kara yıl, on yedi kara delik açtı uzayında. Şimdi parça parça çekiliyorsun onlara, kurtuluşun yok artık. Kendi kazdığın kuyuya, kendini sallandırıyorsun…

- Yeter!.. Yeter artık. Bilmediğim bir şey söyle.

- Söyledim ya işte. On yedi koca şey söyledim bilmediğin, daha ne…

…

Sağ koluyla başının üzerinde bir yarım daire çizdi, içeri girip yerleşmeye hazırlanan düşünceleri savsakladı ve kavgasına bir son verdi.

- Nerede kalmıştık?.. Eveeet!.. )

… Ne vardı sanki onca zaman kendini kandıracak.

Başka kim vardı ki; bir kedisi, bir kendisi.

Kedi, ondan daha akıllı çıkmış, iç seslerini dinlemeyi üç sene önce bırakmştı. Dinlemeyi unuttuktan kısa bir süre sonra, duymayı da unuttu. Yıllardır yakılmayı bekleyen besili ve kalın bir kütük gibi sağırdı kedi, ama bıyıklarıyla her şeyi fazlasıyla hissediyordu. Sessiz bir huzurun içinde yavaşça ölmeyi bekliyordu şimdi. Acele de etmiyordu. Huzur olduktan sonra beklemek bile güzeldi.

Şu anda kendi kendine bitirmekte olduğu şeye zaten kendi başına başlamış, hem yüreğinde hem gözünde, kendi kendine büyütmüş olduğunu yeni yeni farkediyordu. Ne aptallık!..

O her ne ise, başlattığı gibi bitiriyordu işte. Kendisinden başka bu sonu özleyen kimse de yoktu zaten etrafta, ne de onu izleyen birileri. Mahşeri bir kalabalığın içinde kendisiyle başbaşaydı. Hep öyle olmuştu.

On yedi yıldır birlikte aynı evi, aynı odayı, dahası aynı yatağı… Yok, artık daha neler. Kendi söylediğinden utanarak kızarıp bozardı bir süre. Kırıtması bitince, inleyerek büküldü, hafifçe yukarı kıvrıldı dudakları. Acı çok derindeyse ve herhangi bir yaranın yokluğuna rağmen duyuluyorsa, garip bir şekilde komikleşebiliyordu. Güldü bu tespite. Gönülden gelip göze yollanan tatlı bir kıkırdayıştan daha çok, boğazdan çıkarak kurumuş ağızdan öteye gidemeyen ve orada yumruk olup kalan isterik bir hıçkırıkdı bu.

Dile kolay, on yedi yıllık Çınar’ını terkediyordu o gün Çiçek.

İnce ince planlamıştı her şeyi, lakin kapının öteki tarafına geçmenin bu kadar zor olacağını hesaplamamıştı. Terkedenin kendisi olması gerekiyordu oysa. Ve atlayıp şu lanet eşikten, kutlama yapması… Arkasında bırakacağını zanettiği on yedi eski yıldönümünün bavuluna girip yükünü ağırlaştıracağını düşünememişti.

Sadece yıldönümleri olsa yine iyi, ne kadar sevinç, kahkaha ve hıçkırık varsa bir o kadar da ‘keşke’nin peşine düşmüşler, Çınar’ın iyi yüreğini de ellerinden tutup getirmişler, kapıda bekleşiyorlardı.

“Aaa!.. Hepinizi götüremem yanımda, kusura bakmayın.”

Çınar’ın, iyiliği yüzünden çürümeye yüz tutmuş yüreğine bakamadı utançtan. Zaten o da kaderine razı olmuş, bir ömür boyu heyecanla açmaktan yorgun omuzlarını düşürüp bir adım gerilemişti.

O kadar iyiydi ki Çınar, on yedi yılını almıştı onu terketmek.

Hıçkırığın mızmızlanmasına aldırmadı.

“Ben mi istedim sanki seninle olmayı. Hep sen çağırdın beni, sulugöz ne olacak.” diye sitem edip duruyordu, ama umursamadı Çiçek. Yeni hayatında, ağlayıp sızlanarak vakit geçirmeyi hiç düşünmüyordu.

Sevinçli kahkahalarına sesini çıkaramadı. Yenilerini yapamazsa bavulundan çıkarıp yüzüne ve sesine yapıştırabilirdi onları, böylece en azından görüntüyü kurtarmış olurdu. Hooop!.. Atladılar bavulun tepesine.

Elindeki yük azalmıyor, tam aksi gittikçe artıyordu. Tomurcuk da sağ omzuna zıplayınca kıpırdayamaz oldu Çiçek. Ne akla hizmet koymuşlardı bu ismi ona. Unutmakta sakınca görmediği için çantasına almadığı bir hatıra, o odadan çıkarken dayanamayıp cebine sıçramış orada beklemeye başlamıştı. Tam o sırada başını çıkarıp kendini gösterdi sahibine. Ona bakıp yüzünü buruşturdu Çiçek,

Tabii ya; sokaktan bulup geldiği sıçan yavrusu büyüklüğündeki kediye ‘çirkin ördek yavrusu’ muamelesi yapmıştı da böylesi bir tomurcuğu ancak senin gibi bir çiçek sulayıp büyütebilir demişti Çınar. Kedi büyüyüp gün günden devleşmiş, ama adı Tomurcuk kalmıştı. Tam Çınar’a göre bir isim diye düşündü Çiçek, yeni başlangıçlara inanırdı o.

Biraz daha beklerse bu sefer de vazgeçebileceğini sezinleyip birden telaşlandı. On yedi yıllık geçmişini sırtlanıp ayaklarını sürüyerek kapıya kadar geldiğinde bir an durup döndü. Son kez Çınar’a baktı. Gitmek zorundaydı artık. Bu kez, kalmak söz konusu bile olamazdı. Ertesi gün gelip yıkacaklardı bu eski binayı. O zaman ne olacaktı onca yaşanmışlığa? Hepsini yüklenip gitmeliydi, onları burada bırakmaya dayanamazdı.

Çınar’ı bırakıyordu ama.

“Götüremem ki seni.” dedi ağlamaklı. ‘Daha önce gidebilseydim’ adındaki ‘keşke’, diğerlerinin arasına katılmak üzere paltosunun yeninden içeri girdi. Ne farkederdi ki? Geride bıraktıkların aynı kaldıkça gitmenin vakti değişse ne olurdu?..

Bütün bir geçmişi burada bırakıp da gidememişti işte. Sonra Çınar gelmiş, birlikte kök salmaya zorlamıştı. O gidemedikçe de yeni bir yıl, yeni bir hatıra derken, çoğalarak büyüyen eski zaman, kocaman, obur bir tarih olmuş, bugünü yalayıp yutmuştu. Bütün olasılıklar, çok uzak bir tarihin ilerisine ertelenince, yarın iyiden kapsama alanı dışına düşmüş, içeride hatıralardan başka bir şey kalmamıştı. Ama o koca tarihi şu küçük bavula tıkıştırmış gidiyordu işte. Bir gün, çok sonra bir gün, cesaret edip de açabilirse, bavulundan çıkarıp onunla yüzleşebilirdi belki. Bütün saatler, tam on yedi yıl sonra ilk kez bugün’ü vuruyordu, gitme vaktiydi artık.

“Hoşçakal.”

…

Ertesi gün gelen yıkım ekibi, daha dün arka bahçeden uzayıp ikinci katdaki yatak odasının pencerelerine kadar ulaşan sapasağlam ağacın bir gecede çürüyüp yıkılmış gövdesine bakıp ‘Allah’ın iş’lerinden birine daha hayretle kafa salladılar…

 
Toplam blog
: 18
: 545
Kayıt tarihi
: 24.12.08
 
 

Göze uzak, gönüle yakın olmaktır dileğim. Keyifli okumalar dilerim. ..