- Kategori
- Öykü
Testi-2-

..
Antalya yolunda,
“Sana söylüyorum dinlediğin yok ki. O kızdan sana hayır gelmez, güvenilmez yani.”
“Niye ki ne?”
“Yahu bıraksana. Daha ilk geceden…”
“Kolay kızlar zordur.”
“Ne demek şimdi o? Hem kolay hem zor?”
“Türkçe.”
“Başladın yine.”
“Kolay ulaşmışsan bir kıza, mutlaka ona giden yolları açan olmuştur; yani kendi izin vermiştir. Eğer kendi izin vermişse, içeride zorluklar seni bekliyor demektir. İçeri girmek çoğu zaman senin elinde olmaz. Senden bir önce düşünen, önde yürüyen beyni kapıları açarken, sen, sadece içeri girersin. Son kapıda, devam etmek sana kalır; karar verirsin yani. Genelde ikinci gün olur bu. Korkaklar ayrılır. Zaten onlar bunu bilir.”
“Anladık. ‘da; yine de cümleleri tam kurmadığından dikkatimi sana vermek zorunda kalıyorum.”
“Laflarım tam da, sen düşünce tembeli olmuşsun. Üstelik İyi ya oğlum işte, kafan dağılıyor, dertlerden uzaklaşıyorsun. Yola ver kendini. Bu yollar metal tenekelerin içinden çok canlar alıp yolcu etti.”
“Her yer mucur zaten. Merak etme yıllar var, sıfır hatam oldu trafikte.
Termosta sıcak su kalmış mıdır acaba, bir bakıver abi.”
“Son bir kahve çıkar. Krema ister misin?”
Gece yarısından sonra İstanbul’dan çıktıkları yolculukta kuşluk-öğle arası sonbahar güneşi yeni doğuyordu. Henüz birkaç günlük sonbahar güneşi yön değiştirmeye başlayan rüzgarlarla birlikte şaşkın çarpışmalardan sonra dağları taşları, önlerinde akan yolu aydınlatırken parlıyordu.
“Krema çocuk işi. Sen benim hiç kremalı bir şey içtiğimi-yediğimi gördün mü?”
“Niye len? Güzel olur. Tatlılarda, pastalarda.”
“Bol kalori. Gereksiz bir tadımlık yükler. Kalsın.”
“Yorulduysan arabayı ben kullanayım. Sen de kahveni rahatça içersin.”
“İyiyim. Hem güzel olur kahve içerken araba kullanmak.”
“Sen bilirsin kardeş.”
Nihat termostan bardağa yarıyı geçecek kadar su koydu. Bir poşet sade kahveyi içine döktü. Tek şekerle kaşıkla karıştırıp, bardağı arabanın ön konsoldaki bardaklığa dikkatlice yerleştirdi.
“Kolay kız zor olur, ha. Vay be. İnsan güncel hayatta konuşurken kelimeleri tüketiveriyor. İçinde ne var ne yok merak etmiyor.”
“Altına ederken merak eder.”
“Nasıl yani?”
“Kahveni soğutma.
Yani kardeş, eğer birinden veya bir şeyden, aniden veya beklerken; aniden korkarsan altına kaçırdıktan hemen sonra kelimeler derinleşiverir.”
Burak derin bir nefes alıp verdikten sonra, “Çok haklısın,” dedi ve kahvesini yudumladı. “Altı yedi sene önce İzmir’de Şeref abinin yanındaydım. Yüklü bir tahsilat vardı, bir mekana gönderdi. O gün öğleden sonra falan, mekana vardığımda dükkanın zemin katında bir odaya götürdüler beni. İçerisi loş, pis, iğrenç kokuyor. Her neyse. Odanın hemen kapıdan girince duvar dibinde eski bir koltuğa gömülmüş patronları oturuyordu. Yanına sandalye getirtti, oturdum. Kırık bir sehpa vardı. Bir tabak, içinde çerez merez işte; viski içiyordu.”
“Ayrıntıları altı sene önceye göre iyi hatırlıyorsun.”
“Nedenini anlarsın birazdan. Neyse, adam, ‘fiski içen mi?’ diye bana sordu. Dikkat, bak, ‘fiski içen mi?’”
“Hahaha.”
“Sağol, içmem dedim. İç ya dedi, oğlum bardak verin diye garsonlarına seslendi. Bilirsin bu tür işlerde bilmediğin ortamlarda fazla zaman geçirmek iyi değildir.”
“Bilirim, bilirim.”
“Anlatırsın, unutma.
Garsonlar bardak getirdiler. Jack içiyordu sanırım, viskiyi koydu bardağa. Odanın içinde garson kılıklı üç kişi daha vardı. Derken birini getirdiler, yirmili yaşlarda biriydi.”
Burak kahvesinden bir yudum daha aldı, bardağı yerine bıraktı.
“Çocuk dehşet korkmuş bir halde patronun önünde ellerini bağlamış, gözleri bazlama gibi açılmış, imdat der gibi değil de; sanki abi, amca, baba, son bir şans daha ver bana, der gibiydi.”
“Desene, oyacaklar.”
“Aynen dediğin gibi oldu. Garsonlardan biri boş bir şişe getirdi, patrona verdi. Adam oturduğu koltuğun yanına koyduğu satırı yerden aldı, şişenin ucunu tek darbeyle kırdı.”
“Markası neydi?”
“Neyin?”
“Şişenin… Rakı şişesi miydi, viski mi, şampanya mı?”
“Ha, rakı rakı. Sonrasını tahmin edersin. Şişe kanla doldu. Çocuk öyle bağırıyordu ki, hani belki görmüşsündür, boğalar çiftleşmeden önce böğürtüyle karışık bir ses çıkarırlar, aynı onun gibi ama bu manyak bir şeydi; çığlıkla böğürme arası.”
“Neden yapmış kalantor puşt bunu sana?”
“Bana mı?”
“Yani, sana bu gösteriyi neden izlettirmiş?”
“Niye olacak abi, güya Şeref abiye, 'ben palazlandım,' diyor; mesaj gönderiyor yani.”
“Sonra. Alabildin mi bari?”
“Neyi?”
Nihat, “Senin kafan çok karışmış, hep karışık ya,” dedi ve arabanın koltuğunu geriye doğru uyuma pozisyonunda yatırmaya başladı.
“Parayı ertesi gün kendisi patrona getirdi. Bir hafta daha yaşadı. Şimdi o mekanın olduğu yerde lunapark var.
Uyuyacak mısın abi?”
“Gözlerimi dinlendireceğim. Güneş çok yorucu parlıyor. Sigara içmemen çok iyi. Bak ne güzel temiz temiz yolculuk yapıyoruz.”
“Alerjim var, alerjik farenjitim. Eğer olmasaymış içermişim. Yine de içmezdim.”
“Aferin sana.”
“Yani diyeceğim, o çocuk, o korkudan altına ederken avcının ağzından çıkan her kelimeden bir medet bekler halde, pür dikkat, hatta dikkat üstü bir halde zamanı çekirdeklerine ayırıyordu. O noktadan sonra olacakları iyi bildiği kesindi.”
“Su testisi su yolunda kırılır. Bu söz çok can aldı, çok.”
“Abi.”
“Evet.”
“Ne olacak vardığımızda oraya?”
Nihat başını geriye doğru yaslayıp gözleri kapalı gülümsedi. “Ora daha burada değil. Rahat ol. Daha zaman var.”
“İyi de abi, varınca.”
“İşte o zaman ora, varınca olur.”
***
Gelecek sefere, eserse…