Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

28 Aralık '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
84
 

Tokana bölüm -4

Tokana bölüm -4
 

Götürüldüğü gezegende, uygarlıklarından mutlu olamayanlar da vardı...


“Yitirdiklerimiz, kazandıklarımızın yanılsama olduğunu gösteriyor artık!"
 
Fizikçi Murat da anlatıp dururdu bazen; kâinatın uçsuz bucaksızlığını, güneşin semadaki sayısız yıldızlar arasında cüceliğini, belkide dünyada yalnız olmadığımızı… İnsan hafsalasının almadığı şeylerdi ama daha birkaç yıl öncesine kadar teyyareleri kim akıl edebilirdi ki? Çocukluk yıllarında büyükleri hayretler içinde bırakan manipleli telgrafı, Avrupa’dan gelenlerin ballandırarak metettikleri radyoyu, memlekete demonte vaziyette sokulurken gümrük memurlarının kendiliğinden hareket eden manasında “zatü’l-hareke” adını verdikleri ilk arabayı… “Göklerde olanları, yerde olanları hepsini sizin emrinize vermiştir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için âyetler (deliller) vardır,” ayetini hatırladı; “ilimden nasibini alamayanların vay haline!” diye düşündü… Gerçek zannettiği düşlerini anımsadı: Böylesine tahhayyülünün ötesindeki insanımsılar, aletler, ışık cümbüşleri ilk defaydı… Şimdi karşısında, gözleri pür dikkat üzerine dikilmiş ikikişi duruyordu: Biri, platformdayken yaklaşıp “Hoş geldin! Korkma! Bizden sana zarar gelmez,” diyendi. Cübbesinden diğerinin âmiri olduğu görülüyordu: Kadın suratlıydı, bakışları daha sıcaktı. Garip bir kanepeye oturtmuşlar, başına da fes benzeri bir şey geçirmişlerdi. Anlamadığı konuşmaları tamamlanmış gibiydi, yine yaklaşmış bir elini omuzuna koymuştu:
 
“Endişelenme Dünyalı! Buradaki misafirliğin uzun sürmeyecek!  Adını bağışlar mısın?”
 
Çevirici, geldiği yerin lisanına ayarlandığı için algılamada güçlük çekmedi: “Kâmil derlerdi! Neredeyim? Kimsiniz?”
 
“Geceleyin görebildiğin yıldızların çok ötelerinde bir yerdeyiz, Kâmil! Atalarımız dünyanızdan bir şekilde buraya göç ettirilmiş.”
 
“Zorla mı? Bana yaptığınız gibi!”
 
“Seninki bir kazaydı.”
 
“Onlarınki?”
 
 “Müsebbipleri meçhul… Hasım bir medeniyetin acımasız yenilgisine uğramışlar; sonrasında da yer altında yaşam kavgası verirken bir grup kendilerini burada bulmuşlar.”
 
“Bakıyorum, çok değişmişsiniz!”
 
“Yeteneklerimizi artırmak için kontrollü evrim süreci geçirdik; hâlâ daha sürdürüyoruz.”
 
“Muradınıza eriyor musunuz bari?”
 
Yanındaki senatöre bakarak acı acı gülümsedi: ”Ne yazık ki hayır! Yitirdiklerimiz, kazandıklarımızın yanılsama olduğunu gösteriyor artık! Öyle değil mi senatör?”
 
O ise senatoda bu görüşe muhalif taraftandı. Onlar, kazanılanların özellikle yeni nesilde doyumsuzluğu tırmandırmasını, gelişimin vazgeçilemez motivasyonu olarak görüyordu. Konsül ve yandaşları ise bu tırmanışın toplumu bir arada tutan değerleri yozlaştırdığını savunuyorlardı. Muhaliflerin karşı cevabı da kendileri için basitti: kolayca konulabilen kuralların caydırıcılığı yeterli idi; kurallardaki katılaşmayı umursamıyorlardı. Konsül ve yandaşlarına göre, anatomik yapıdaki evrimin, onu yöneten özle uyumu bozulmuştu. Özün içinde yetinmezliği güdüleyen veya frenleyen unsurlar bulunduğunu düşünüyorlardı. Hakkında çok az şey bilindiği için özün evrimine teşebbüs edilemiyordu. Senato, çekimserlerin oyu ile konsüle araştırma fırsatı tanımıştı. Yıllar su gibi akıyor, elle tutulur bir sonuç alınamıyordu, tâ ki solucan deliği projesi imdada yetişene kadar. Dünya’daki elektromanyetik spektrum üzerinden paylaşılan bilgi yığınlarından süzüp çıkardıkları semavi dinlere ait dosyalar tünelin ucundaki çelişkili aydınlığı gösteriyordu. Aydınlık, insanın yaratılış gayesi ve yaratılışındaki kusursuzluktu; Dünya’daki gaddarlıklarla dolu doyumsuzlukların kol gezmesi ise anlaşılması zor çelişkiydi. Konsül, ön açıcı bilgileri Kâmil’den edinebileceğini umuyordu ama senatör öyle değildi; gözlemlenemeyen şeylerin varlığına inanmıyordu, cevabı da bu yöndeydi:
 
“Efendim! Biliyorum; yitirdik dedikleriniz toplum dukusunu bozan davranışlar. Bunları, kuralların terbiye ediciliği ile kontrol altına alabiliyoruz pek âlâ.”
 
Derin bir nefes alıp yüzünü buruşturdu: “Nereye kadar Senatör? Kuralları katılaştırmak nereye kadar? Böyle giderse senin gibiler de isyan bayrağını çeker, emin ol!”
 
“Evrim sürecimizde yeni kazanç bekleyenler disipline rıza gösterirler efendim!”
 
Neleri kazandıklarını anlamamıştı ama sarf edilen sözlerden yitirdiklerini tahmin edebiliyordu. Kendi dünyasındaki yaşananlar bir an gözünün önünden film şeridi gibi geçti, içinden, “ne kadar da değişse, insan her yerde insan,” diyordu. Karşısında birbirlerini alt etmeye çalışan bu insanımsılara bir açılım getirebilmek maksadıyla araya girdi:
 
“Kazandık diyebilmek için evvela, kazandığınızı kullanan ele bakmak gerek!”
 
Senatör hışımla sordu: “Ne demek bu şimdi Dünyalı?”
 
“O eller, mazlumu güldüredebilir de ağlatadabilir de.”  
 
Konsülün gözleri parlamıştı: “Hislerimin tercümanı oldun Kâmil!”
 
Senatör’ün ise bön bön bakarak “ağlatan eli kurallarımız pişman eder,” diye verdiği karşılıktan, sözlerinin ona değmediğini anlamıştı:
 
“Pişman ederken haksızlık yapmıyorsa ne âlâ! Kaldı ki, o kurallarınız evvela haksızlığı caydırabilmeli.”
 
Senatörün takıntısı, galaksi komşuları üzerindeki yaptırım güçlerini muhafaza edebilmekti; bireyler ise onun gözünde düzenin hizmetkârları idi.
 
Konsül, senatörün yanıtını ağzında bıraktı: ”Olamadığı için habire katılaştırıyoruz. Sonra da özgürlük kısıtlamaları gelişimimize ket vuruyor. Öyle değil mi senatör?”
 
“Tam öyle denemez efendim! Sadece bozguncuları kısıtlıyoruz.”
 
“Senin gibilerin bozguncu saydıklarını ama!”
 
“Kurallar senatoda onaylanıyor.”
 
“Aldatılan yüzergezer oylar sayesinde.”
 
“İkna edilen diyelim isterseniz!”
 
Gerilimi giderek artan bu konuşmalar ona Padişahı, Meclis-i Mebusanı, paşaları ve memleketi soktukları hâli hatırlatmıştı. Bir taraftan da bulunduğu ortam için, “ilme sarılmanın sonucu böyle tecelli etmemeliydi,” diye düşünüyordu. Konsüldeki kıvılcımları fark etmişti ama senatörün sözlerinde buram buram iktidar hırsı kokuyordu, belki de yanılıyordu, sordu:
 
“Sayın Senatör! Yaptıklarınızdan, hiç içinizin cız ettiği, keşki deyip pişmanlık duyduğunuz olmuyor mu?”
 
“Olmaz olurmu! Biz siz değiliz, hemen fark edip düzeltiriz.”
 
Sorusunun yine yerini bulmadığını gördü: “Mazlumun canı yandığı zaman, demek istemiştim.”
 
“Bunları, aynaya bakarak söylüyorsun galiba dünyalı! Oradaki gaddarlıklarınıza ne demeli?”
 
Bu sözler şamar gibiydi, kızardı, yutkundu, cevabı vardı ama yanlış algılanabileceğinden korkuyordu, içinden “Vahiy buralara ulaşmış olabilir mi acaba?” diye geçirdi. Yine de toparladığı bir iki sözü dillendirecekti ki Konsül erken davrandı:
 
“Bu kez haklı, Kâmil! Bilgi kütüklerinizi tarayıp duruyoruz, çelişkilerle dolu, bizim mazlumlarınız sizinkilerin yanında solda sıfır kalır.”
 
Şimdi daha da zorlanmaya başlamıştı: Kütüklerden, kim bilir hangi derinlikte bilgi sahibiydiler? Yaşanan çelişkilerin yanı sıra kütüklerdeki çelişkilere de vâkıf mıydılar? Bozulamaz son vahiyi ne kadar biliyorlardı? Senatörün alaylı çıkışı, bu düşüncelerini yarıda bırakmıştı:
 
“Gördün mü dünyalı, nutkun tutuldu değil mi?”
 
Artık öfkesini yutamadı, ağzına ilk geleni savurdu: “Şayet o kütüklerden doğruyu görüp inandıysanız, bizim gibi şaşkınları neden örnek gösterirsiniz? İbret alın vesselam!”
 
Hemen ardından, kütüklerden bazı ışıltıları yakalayabilen Konsül’ün sorusu geldi: “Yaratılış gayesi ile alakalı dosyalarınızı kastediyorsun herhalde?”
 
“Aynen öyle!”
 
Gözleri parlamış, heyecanlanmıştı; o dosyalarda kafasında yığınlarca cevabını bekleyen soru biriktirmişti. “Evvela hangisini sorsam?” diye düşünürken güvenlik sorumlusunun kendine ve senatöre telepati ile yolladığı ikaz ikisini de dondurmuştu: “Kalkanlarımızı yine delmeye çalışıyorlar, bu sefer bilmediğimiz bir güç kullanıyorlar, fazla dayanamayabiliriz, iç savunma modülleri aktive edildi, hazırlıklı olun!” diyordu. Hemen kollarındaki bilezikler ile kendi kalkanlarını oluşturdular… Korku ve öfke karışımı suskunluğu senatör bozdu: “Efendim! Bağışlayın ama kardeşinizi daha ne kadar hoş göreceksiniz?” der demez cızırtılı parlak ışıklar ve onlar… Kardeşi, üç koruyucusu ile birlikte meforun üzerindeydiler. Bitip tükenmek bilmeyen ihtirası ve uzun zamandır düşlediği coşkulu başarısı yüzündeki güzelliği silip süpürmüştü:
 
“Abla! Çok özlettin, sürpriz yapayım dedim!”
 
“Emin ol! En az senin kadar ben de özledim kardeşim! Ama niyetin iyi değilse bağrıma taş basmaya devam edebilirim.”
 
“Kaygılanma! Kötü niyetle gelmedim… Sadece işinize yaramayanı istiyorum. Biraz da sohbet, neden olmasın?”
 
“Neymiş o yaramayan?”
 
“Yaa şu Tako’nuz var ya, işte o!”
 
“Yaramadığını nereden çıkardın?”
 
“Abla, ne olur yorma! Bak! Mefor bende artık… Haa! Bu dünyalı da nereden çıktı?”
 
“Konuğumuz; zamanı gelince geri yollayacağız.”
 
“Deme yaaa! Getirip götürebiliyorsunuz artık desene! Bizden çalmadın değil mi abla?”
 
“O bana yakışmaz bilirsin! Başka şey istemiştik o geldi, nedenini çözmeye çalışıyoruz… Gel, bir kardeşlik yap! Bizi uğraştırma! Nasılını öğret!”
 
“Hay hay! Eninde sonunda senin derin kollarına kaptırmak yerine doğrudan sana bağışlayayım. Ama teminki isteğimle takas edelim, olmaz mı?”
 
“Şu yanında getirdiklerin mi seni üst perdeden konuşturuyor? Yetecek mi dersin?”
 
“Mefor yeter abla! Üzerindeyken kılımıza dokunamazsınız.”
 
Senatör, görelim bakalım dercesine parmağını doğrultuyordu ki hemen koluna yapışıp mani oldu, onların bilmediği yeni ışınları dayanılmazdı ama mefora bir zarar gelmesinden endişeliydi. Telepati ile platform sorumlusunu arayıp Tako’nun klonunu programlamalarını söyledi. Sonra da bir kuşku yaratmadan müzakereyi zonlandırmak istedi:
 
“Peki! Öyle olsun kardeşim! Nakil bilgilerini buraya hemen yollattır! Önce bizimkiler denesinler, Tako’yu da birazdan getirecekler.”
 
Kurcalama gereği duymadan kabul etti. Deneme olumluydu, Tako da getirilmişti, aslının gözlerindeki zekâ kıvılcımlarını fark etmesi mümkün değildi. O da denemek istemişti: Avcuna alıp kaldırdı, boynuna bir halka taktı, meforun üzerine bıraktı, bekledi… Halka, beklediği sinyalleri üretmeye başlamıştı, artık mefor’un tüm yularları elindeydi:
 
“Bu iyiliğini unutmayacağım abla! Bunlarla sizin çok önünüze geçtiğimin farkındasın herhalde. Ama emin ol! Size zararım dukunmayacak. Bazı basit isteklerimi de yine hoş görürsün umarım!”
 
“Kaygılanma! Biz her demde kardeşiz. İyiliklerde kullanmanı dilerim.”
 
Geldikleri gibi gitmişlerdi. Çevirici susturulduğundan konuşulanları anlayamamıştı, ama tavırlardan tatsızlığı hissedebiliyordu. Elindeki acısı henüz geçmemiş ısırığa rağmen Tako’nun apar topar götürülüşüne ise üzülmüştü…
 
Ofisinde, zevkten dört köşe vaziyette etrafındaki şak şakçılara, düşlerini artık hayata geçirebileceğini anlatıyordu. Bir aklı evvel, yaranmak adına bu durumdan vazife çıkarmak istedi:
 
“Sayın başkanım! Hemen denemeyi öneririm. Hem de ablanıza anlamlı bir mesaj vermiş oluruz.”
 
“Tabi yaaa! Neden olmasın? Nerede yapabiliriz?”
 
Kafasında zaten kurduğu için fazla düşünmedi: “Dış gezegencikleri ablanızın karşısında örgütlemeye çalışan Azorlular olabilir pek âlâ.”
 
Öneriye balıklama atlamıştı. Ablasına itimadının hayal kırıklığı ile sonuçlanacağı aklının köşesinden bile geçmiyordu; halbûki klona yüklenen program geçiciydi…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 150
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster